Kardeşim Hrant; Soykırımın Son Kurbanı!..


                                                   (resim: sadık varer)

1914 yılında Sivas’ta yaşayan Ermeni nüfusu 225.000 civarında idi, bu sayı 1922’de 16.800’e düştü. Diyarbakır’da 1914’te 124.000 Ermeni vardı,1922’de 3.000 kalmıştı. Erzurum’da, 1914’te 215.000, 1922’de 1.500 Ermeni vardı. Van’da, 1914’te, 197.000 Ermeni vardı, ama bu sayı 1922’de 500’dü. Ve 1914’te Osmanlı nüfus sayımı sonuçlarına göre 1.300.000, Patrikhane sayımına göre 1.900.000 Ermeni yaşarken 1922’de 387.800 Ermeni yaşıyordu!

1922 yılından bu yana genel nüfus artışıyla kıyaslandığında ise bugün Türkiye’deki Ermeni nüfusunun iki milyon civarında olması gerekirdi. Oysa bugünkü Ermeni nüfusu, Hrant’sız 50 bin civarındadır…

Reddedilemeyecek açıklıkta ve belgeli olduğundan İttihat ve Terakki Hükümeti’nin 1915’te Ermeniler için tehcir kararı alıp uyguladığı gerçeğini herkes kabul ediyor. Kabul edilmeyen ve üzerinde fırtınalar kopartılan şey, tehcir uygulaması esnasında yaşanan büyük trajedinin soykırım olup olmadığı meselesidir.

Soykırım Sözleşmesi 9 Aralık 1948 tarihinde Paris’te toplanan Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda kabul edildi. Bu sözleşme 12 Ocak 1951 tarihinde yürürlüğe girdi. Türkiye’nin de 23 Mart 1950’de onayladığı sözleşmenin bazı maddeleri şöyledir:

“Madde 1 – Sözleşmeci devletler, ister barış zamanında, isterse savaş zamanında işlensin, önlemeyi ve cezalandırmayı taahhüt ettikleri soykırımın uluslararası hukuka göre bir suç olduğunu teyit ederler.

Madde 2 – Bu sözleşme bakımından, ulusal, etnik, ırksal veya dinsel bir grubu, kısmen veya tamamen ortadan kaldırmak amacıyla işlenen aşağıdaki fiillerden herhangi biri, soykırım suçunu oluşturur:

a – Gruba mensup olanların öldürülmesi;
b – Grubun mensuplarına bedensel ya da zihinsel zarar verilmesi;
c– Grubun bütünüyle veya kısmen, fiziksel varlığını ortadan kaldıracağı hesaplanarak yaşam şartlarını   kasten değiştirmek;
d – Grubun içinde doğumları engellemek amacıyla tedbirler almak;
e – Gruba mensup çocukları zorla bir başka gruba nakletmek. “

Soykırım Sözleşmesi’nin yorum gerektirmeyecek denli açık bu maddelerine göre Anadolu’nun kadim halkı Ermenilerin yaşadıkları trajedinin adı soykırımdır.

Elbette biz komünistler için Ermeni halkının yaşadığı büyük trajedi ile ilgili uluslararası diplomaside kopartılan fırtınanın bir kıymet-i harbiyesi yoktur!... Önemsediğimiz şey, özgür insanlığın vazgeçilmezi saydığımız dünya halklarının kardeşliğini gerçekleştirmek için zorunlu görülen, her halkın kendi tarihiyle hesaplaşması ve diğer halklara karşı işlenmiş suçların özürlü teslimidir…

Sadık Varer

HAYATA DEVRİME ÖZGÜRLÜĞE DAİR (2)


                                                                   resim: sadık varer

Barış…

 “Barış İstiyoruz” sloganı, insanlığın hakkı olan kalıcı barışın koşullarını yaratma mücadelesine eşlik ediyorsa anlamlıdır; barış içinde bir arada yaşanılabilir bir dünya isteğinde samimi iseniz, barış isteğini dillendirmekle yetinmez, savaşların müsebbibi olan kapitalizmi tarihin çöplüğüne süpürme işini de görev edinirsiniz...

Savaş ve Gözyaşı…

Devletli savaşlarda duygulara yer yoktur, ama bu savaşların tümüne mutlaka gözyaşı siyaseti eşlik eder, çünkü savaşın mimarları ‘meşruiyet meselesi’nin halli için halkların artan oranlarda çoğalan gözyaşına ihtiyaç duyarlar…

İktidar ve Korku…

İktidarlar biteviye korku üretmek, korkanları çoğaltmak isterler, çünkü korkmayan bir toplumu yönetemezler…

Yoldaşlık…

Che’yi tanımadım ama “yoldaşım Che” diyorum; bir insanlık ayıbı olan kapitalizmi tasfiye etmek ve sadece insanın insan üzerindeki bütün sömürü, iktidar ve istismar biçimlerini yasaklayan özgürlükçü ve eşitlikçi bir toplum kurmak isteyen dünyanın bütün devrimcilerini de yoldaş sayıyorum.

Özgürlüğe Dair…

Özgürlük mücadelesinin insanlarına yakışan, bir insanın peşinden gitmek değil, fikirlerin peşinden gitmektir…
---
Fikirleri alınmadan oluşturulan yasalarla kuşatılmış bir hayatı yaşamak zorunda bırakılan insanların kendilerini özgür sanmaları, egemenlerin en büyük başarılarından biridir…

Tekil İrade Konumundaki Lider ve Demokrasi…

Toplumların kaderi üzerinde tepinen tekil irade konumundaki bir liderin yönetimine olanak tanıyan rejimleri demokrasi ile ilişkilendirenlerin durumu ancak iki sözcükle açıklanabilir: cehalet ya da sahtekarlık!..

Demokrasi ve Şeriat…

Takiye örtüsünü kaldırmaya başlayan İslamcılar “Kahrolsun Demokrasi” sloganı atıyorlar. Tartışmaya kapalı doğrularını ifade eden bu İslamcılar samimiler; gerçekte çok iyi bilinir ki, şeriat düzeninde “Allahın egemenliğini kula veren demokrasi”ye yer yoktur!..

Başvekil Tayyip’e İhtiyaçları Kalmadı!..

Kanımca kapitalizmin bekası için İslam coğrafyasında şeriatçı güçlerle demokrasi ihdas etmek isteyen emperyalizmin düzen kurucuları, özellikle de “Mursi’li demokrasi” deneyinden sonra beyhude bir çaba içinde olduklarını anladılar ve bu işe uygun bir ‘rol model’ olarak hazırlayıp sahaya sürdükleri Erdoğan’a “çok da lazım değilsin artık” mesajını vermeye başladılar… Velhasıl, Erdoğan’ın görünür hale gelen “Bana da Mursi’ye yaptıklarını yapabilirler” korkusunu ‘anlayışla’ karşılamak lazım!..

Darbe karşıtlığı

Darbe karşıtlığı bahsinde samimiyet testi için sorulması gereken soru şudur:
Diyelim ki bir ülkede politika tercihleri sosyalist geleceğe ayarlı komünistler seçimle iktidar olmuş ve fakat komünistlere karşı askeri bir darbe yapılmıştır; bu durumda komünistlerden başka kim(ler) darbe karşıtı bir duruş sergiler?..

Seçmeli Ders Lazca…

Lazca seçmeli ders olmuş; lütfetmişler!..
Anadilim Lazcayı konuşmam ilkokulda yasaklandı. Türkçeyi ilkokulda öğrendim. Lazcanın 1924 sonrasında uygulamaya konulan asimilasyon politikasınca yasaklı dillerden olduğunu çok sonra öğrendim. Bu arada bir şey daha öğrendim; asimilasyon bir insanlık suçudur… Devlet, önce kuşaklar boyunca işlediği insanlık suçunun kabul edilebilir açıklıkta özeleştirisini vermeli ve mutlaka asimilasyon tahribatını onarmak üzere bir an önce Lazlara anadilde eğitim hakkını teslim etmelidir...

Sadık Varer

HAYATA DEVRİME ÖZGÜRLÜĞE DAİR (1)

Rojava'dan..

Silivri Mahkemesinin Kararı

İstiklal Mahkemelerini çağrıştıran Silivri mahkemesinde yargılananlar ve onları yargılatanlar, ancak şiddet üreterek ayakta durmayı başarabilen sömürü ve talan düzeninin egemenlik dalaşı içindeki eski ve yeni aktörleridir.
12 Eylül’de bizi ‘yargılamaya’ kalkışanlara şöyle demiştik: “Mahkemelerinizi tanımıyoruz. Siz devrimcileri yargılayamazsınız, ama unutmayın, devrimciler sizleri mutlaka yargılayacaklar; sömürü ve talan düzeninin bütün aktörleri devrim mahkemesinde sanık sandalyesine oturacaklar.”

Rojava

Rojava’ya dair sadece insani ve duygusal bir tepki vermek istiyorum:
Rojava’da çocuk, kadın, yaşlı, genç ayrımı yapmaksızın Kürtleri katleden şeriatçı canilere lanet olsun; bu canileri destekleyenlerle “barış” görüşmeleri yapmayı sürdüren Kürtlerin “yüksek siyaset hesabına” da lanet olsun!..



Rojava’da Hitler faşizminin vahşeti ile yarışan şeriatçı canilerin vahşeti üzerinden (de) şöyle bir saptama yapılabilir; günümüzde şeriatçıların örgütleyecekleri bir devlet, klasik faşist devletler kadar tehlikeli olacaktır…

Mısır’daki Askeri Darbe

Hiç kimse sosyalist bir gelecek isteyen ve tarih sahnesine çıkarken (sayısal durumlarına bakmaksızın) zaten bir taraf olduklarını ilan eden devrimcilerin egemenler arasındaki iktidar kavgasında taraf olmasını beklemesin!..
İslamcı Mursi iktidarına karşı olan devrimciler, Mısır’daki isyanı sistem içinde tutup değerlendirmek üzere ‘inisiyatif alan’ askerlerin kuracakları iktidara de karşıdırlar...
                                 
Başvekil Erdoğan’ın Darbe Karşıtlığı

Başvekil Erdoğan’ın darbe karşıtlığı ciddiye alınmıyor. Doğaldır, çünkü Başvekil sadece kendine (ve kendi gibilere) askeri darbe yapılmasına karşıdır, darbelere değil. AKP iktidarının Sudan - El Beşir ilişkisi durumu açıklamaya yetiyor:
Sudan Devlet Başkanı General Ömer Hasan El Beşir darbeyle iktidara geldi. Uluslararası Ceza Mehkemesi, gerçekleştirdiği katliamlar ve soykırım suçundan El Beşir hakkında tutuklama kararı çıkarttı, bütün dünyada aranıyor. Darbeci ve soykırım suçlusu İslamcı General El Beşir, Başvekil Erdoğan’ın himayesinde sadece Türkiye’ye gelebiliyor ve dahi AKP’li ehli Müslim hür teşebbüs erbabı ile iş yapıyor.

Şeriat Şerbeti İçenlerin Demokratlığı

Denir ki, şeriata göre egemenlik Allahın, demokrasiye göre ise ulusundur!.. 
Hal böyle olunca şeriat şerbeti içmiş İslami siyaset erbabının “egemenliği Allahtan alıp ulusa veren demokrasi”yi benimsemiş gibi davranmasına kuşku ile bakılır. Bu tiplerde demokrasiyi araçsallaştırıp iktidarı ele geçirdikten sonra görülen “Mühür bendeyse Sultan Süleyman benim” tavrı da kuşkuyu haklı çıkartan şeylerden biridir...

Başvekillik Mührü - Hilafet Mührü

İslam coğrafyasında şeriat şerbeti içenlerle “demokrasi” ihdas etmeye çalışanlar umutsuzluğa kapılmış gibiler. Mesele şu ki, asırlar boyunca toplumu şekillendiren hazır ve yaygın bir ideolojiyi, İslam ideolojisini kullanarak siyaset yapan ve de “sandıkla iktidar” olanlar, ele geçirdikleri Başbakanlık ya da Başkanlık mührünü Hilafet mührü sanıyorlar!..



Sadık Varer

HAZİRAN İSYANI ( İSYAN NOTLARI)


Haziran İsyanına dair yazmak için aldığım notları sosyal medya üzerinden paylaşmıştım. Yazmaya oturdum ve fakat notların toplamına bakınca aklıma yazmak yerine bu notları yayınlamak geldi:

31 Mayıs – Taksim direnişi isyana dönüşüyor.

1 Haziran – Yılgınlık belirtisi göremedim isyancılarda. Dik başlı, öfkeli ve inatçılar; kazanacağız…

2 Haziran  - Taksim’den başlayıp İstanbul sokaklarına ve Anadolu’ya yayılan bu isyan, ihtiyaç duyduğumuz devrime de örnek olabilecek bir zenginlikte…

2 Haziran  - İsyanın öncüleri ve emekçileri bellidir; bu isyanı kendilerine mal etmeye çalışan ulusalcılar boşa debeleniyorlar!

3 Haziran - Artan oranlarda taraftar bulan bu isyan yalnızca iktidarı terbiye etmez, bizi devrime yakınlaştırır; otoriteye boyun eğme refleksini azaltan bir isyan kültürü oluşuyor.

5 Haziran - Bazı dostlarımız devrime beş kala heyecanı yaşıyorlar. Bu iyi bir şey belki ama düş kırıklığı da kötü bir şeydir. Gerçekçi olmak lazım; kanımca Yunanistan’da, İspanya’da ve pek çok ülkede yaşanan öfke patlaması niteliğindeki isyanlara benzeyen bu isyan egemenleri terbiye eder, devrimi yakınlaştırır fakat devrime çıkmaz.

6 Haziran - Kırk yıllık bir devrimci olarak isyancı gençlerden devrim dersi almanın mutluluğunu yaşıyorum.

7 Haziran - İsyan bilinç patlaması yaratıyor ve öğretiyor: Hayatımızı kontrol eden, neyi ne zaman yapacağımıza ya da yapmayacağımıza karar veren, sömüren, aşağılayan, şiddet uygulayan iktidarlara başkaldırmak yalnızca bir insanlık hakkı değil, aynı zamanda bir insanlık görevidir.

14 Haziran - Dayanışmanın stratejik önemini merkeze alan muazzam bir devrim dersi niteliğindeki Haziran İsyanı ile ortaya çıkan Taksim Komünü, özgürlükçü toplum projemizi de bir ölçüde görünür kılan ve ona çekicilik kazandıran son derece değerli bir deneydir. Velhasıl, daha şimdiden çok şey kazandık.

21 Haziran - Tarihsel tecrübelerle sabittir; korku eşiği aşılmadan özgürlük elde edilemiyor. Bunu onlar da biliyor ve ‘korkmuyorum’ diyenler çoğaldıkça korkuları büyüyor.

22 Haziran - En meşru demokratik tepkileri bile şiddetle karşılama rahatlığındaki egemenlerin taş atan gençlerden yakınmaları anlamsızdır. Şu söz boşuna edilmemiştir; rüzgar eken fırtına biçer!

28 Haziran - Hayatı kontrol eden, neyin ne zaman nasıl yapılacağına ya da yapılamayacağına karar veren, sömüren, aşağılayan, şiddet uygulayan iktidara karşı özgürlük talebiyle harekete geçen bireylerin, grupların ve örgütlerin kolektif eseri olan Haziran İsyanı yakıcı bir ihtiyacı bilince çıkartmıştır; kurtuluş için Özgürlük Cephesi zorunludur...

8 Temmuz - Üzerimize salınan saldırgan itleri savuşturmak için ‘sopa’ kullanmamız gerekir elbet, ama meselenin kökten hallini istiyorsak saldırgan itlerin sahibini ‘sopalamayı’ tercih etmemiz lazım!

15 Temmuz - Küresel kapitalizmin en büyük kâbusu, sosyalist bir gelecek isteyen uluslararası devrim güçlerinin eski zamanlardakinden çok daha kapsayıcı ve işlevsel bir enternasyonal birlik kurmayı ve tıpkı Taksim’de başlayıp “Her Yer Taksim Her Yer Direniş” sloganıyla Anadolu’nun pek çok yerine yayılan Haziran İsyanı gibi kapitalist zincirin bir halkasında, diyelim ki İspanya’da başlayacak bir isyanı “Her Yer İspanya Her Yer Direniş” sloganıyla küresel bir isyana dönüştürmeyi başarmalarıdır.

22 Temmuz - İstanbul’dan başlayıp Anadolu’ya yayılan ciddi bir devrim dersi niteliğindeki Haziran İsyanının görünür kıldığı gerçeklerden biri de şudur: on yıllar boyunca süren tartışmalara rağmen devrimcilerin birliği bahsinde başarı sağlanamadı, evet, birlik olamıyoruz ama hayat zorlayınca birlikte olabiliyoruz, adı konulmamış cephesel birliktelikler kurabiliyoruz…


Sadık Varer

Deniz Gezmiş’in “Kemalistliği” Üzerine



Emperyalist istilaya karşı Anadolu’da sürdürülen savaşı desteklemek gerektiğini düşünen Bolşevikler, bu savaşa ciddi katkılar sunmuşlardı.
Şu sözler Lenin’e aittir: “Mustafa Kemal Paşa tabii ki sosyalist değildir, ama o, işgalcilere karşı bir kurtuluş savaşı veriyor… Emperyalistlerin gururunu kıracağına, Padişahı da yardakçılarıyla birlikte silip süpüreceğine inanıyorum.”
Ekim Devriminden hemen sonra, olağanüstü zorluklarla boğuşan genç Sovyetler’in Anadolu’da süren savaşa yaptığı para, silah ve cephane yardımının özet dökümü şöyledir:
Ağustos 1920 Halil Paşa’nın getirdiği Altın. Osmanlı lirası karşılığı : 100.000 külçe altın
Eylül 1920 Y. Kemal’in getirdiği : 1.000.000 Altın Ruble
Eylül 1920 Erzurum’da teslim : 200.6 Külçe Altın
Nisan 1921 Y. Kemal’in getirdiği : 4.000.000 Altın Ruble
Haziran 1921 Almanya ‘dan silah alımı için : 1.400.000 Altın Ruble
Aralık 1921 Frunze’nin getirdiği : 1.100.000 Altın Ruble
Mayıs 1922 hükümetten hükümete : 3.500.000 Altın Ruble
Mayıs 1922 hükümetten hükümete : 11.000.000 Altın Ruble
Genel Toplam :80.000.000 TL.
45.181 tüfek.3210 makineli tüfek.96 adet ağır makineli tüfek. Ve 166.910 adet çeşitli tipte top mermisi ve yüzlerce sandık cephanelik.
Sovyetler, bunca yardımı neden yapmıştı?…
Komünist Lenin, ‘hidayete erip’ Kemalist olduğu için değil elbette!…
Komünistler, sosyalizme çıkma ihtimali olmasa bile, her zaman, tarihsel açıdan ilerici özellikler taşıyan emperyalist işgale karşı mücadeleleri desteklediler.
Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu da emperyalist işgale karşı sürdürülen Anadolu kurtuluş mücadelesini, “desteklenmesi gereken bir hareket” olarak değerlendirmiş ve bu örgütün üyeleri, belki de pragmatik bir amaçla, kendilerini, “ikinci kurtuluş savaşçıları“ şeklinde tanımlamışlardı. Ama buradan hareketle onlara Kemalist diyemezsiniz…
Yeni jenerasyon, vakti zamanında bizi çok uğraştıran ya da bizimle çok uğraşan ‘ünlü’ 141 – 142. maddeleri bilmeyebilir. Ağzımızdan ve kalemlerimizden çıkan hemen her söz bu maddelere çarpardı. Komünizm propagandasını ‘yasaklayan’ bu ceza maddeleri, Deniz’in idam sehpasından haykırdığı son sözlerini de yıllarca yasaklamıştı!
Pek çok davaya konu olan Deniz’in son sözleri, idamından 22 yıl sonra, yani 141-142. maddeler kalktıktan sonra, “12 Mart, İhtilal’in Pençesinde Demokrasi” başlıklı bir TV programında Anadolu halklarına ulaşabildi. Deniz’in son sözlerini, Mehmet Ali Birand, Can Dündar ve Bülent Çaplı’nın yer aldığı programa katılan Deniz’lerin avukatı Halit Çelenk açıklamıştı:
“Yaşasın Marksizmin, Leninizmin Yüce İlkeleri, Yaşasın Türk ve Kürt Halklarının Bağımsızlık Mücadelesi. Kahrolsun Emperyalizm. Kahrolsun Faşizm.”
Diyecek fazla bir şey yok; idam edilmeden önceki son sözleri, “Yaşasın Marksizmin, Leninizmin Yüce İlkeleri” olan bir devrimcinin ideolojik ve siyasi kimliğine ‘Kemalist’ yazmaya çalışmak, akıl dışı bir davranıştır…
Sadık Varer

SOSYALİST DEĞERLERE YABANCILAŞMA



resim: sadık varer
Sosyalist değerlere yabancılaşmış, kendi geleceğini yok edip yeniden kapitalist sömürüyü kabullenmiş 'sosyalist' ülke halklarının yaşadığı tarihsel yıkımın nedenlerini anlamadan yeni bir sosyalist gelecek inşa edilemez.
Kuşkusuz, anlamak için yerleşik politik kaygılardan uzak durmayı başarmak ve sosyalizmin yaşanmışlıklarını bilim insanı sorumluluğu ile neşterlemek gerekiyor.
Elbette bu, ortalama bir makalenin sınırların fersah fersah aşacak çaplı bir meseledir;burada kısa bir tarih gezintisi yapmakla yetineceğim...
Biliniyor; 1917 Ekim Devrimiyle örgütlenen sosyalist iktidar, proletaryanın sosyalist çoğunluğunca değil, 180 milyonluk Rusya'da ancak 4 milyona yakın bir nüfusa sahip olan proletaryanın küçük bir bölümünün devrimci eylemine katılan asker üniforması giymiş köylü kalabalıklarınca gerçekleştirildi. Bu devrimde sosyalist ideolojinin dolaylı bir rolü vardı; savaş konjonktürünün ürettiği açlık ve barış gibi yakıcı sorunlara yanıt arayan üniformalı köylü kalabalıklarının sosyalist ideolojiden süzülmüş sloganlarla sağlanan motivasyonudur söz konusu olan.
Sosyalizm kendi insanını yaratmadan doğmuştu. Ama yine da üretenlerin doğrudan yönetimini veren Sovyetler örgütlenmişti ve sosyalizm, kendi insanını Sovyetler pratiğiyle çoğaltabilirdi...
Toplumun sosyalist dönüşümü için son derece uygun bir araç sayılan Sovyetler vardı evet ama öte yanda da muazzam bir emperyalist kuşatma ve içeride hatırı sayılır bir karşı devrimci faaliyet vardı. Bu durum, genç Sovyetlerin zaten çok az olan sosyalist insan malzemesinin, her şeyden önemli emperyalist kuşatmanın kırılması, iç savaş ve açlık gibi yaşamsal sorunların çözümüne ayrılmasını zorunlu kılıyordu.
Ve fakat cılız omuzlarına devasa sorunları yüklenen çok az sayıdaki devrimci proletarya 1921 yılının sonuna doğru yok olmanın eşiğine geldi. Bu, sosyalizmin geleceği için çok vahim bir durumdu ve gerçekti. Lenin'in de teslim ettiği gibi, 1921 yılının sonunda, sanayi proletaryası savaş, sefalet ve yıkım sonucu sınıfsızlaşmış, deklase bir hale gelmiş, başka bir deyişle, proletarya olarak varlığı sona ermişti.
Proletaryasız bir sosyalizm... Sosyalizm hakkında bir fikri olmayan 180 küsür milyonluk çok uluslu feodal-emperyalist Rusya'da dünyanın ilk sosyalist deneyimi, daha işin başında sosyalist değerlerin sakatlanmasına neden olabilirdi, böyle de oldu.
Sosyalist değerlere yabancılaşma sürecini açan pek çok neden gösterilebilir ama sanırım 10. Kongre kararları özel bir ilgiyi hak ediyor. 10. Kongre'den çıkan kararlar, sosyalist öğretiye yabancı bir pratiğin örgütlendirilmesine olanak tanıyordu
10. Kongre kararları ile fraksiyonlar yasaklandı. Fraksiyonlar, sosyalizm içi farklı düşüncelerden doğar ve fraksiyonlara konulan yasak, sosyalizm içi farklı düşünceleri ifade etme özgürlüğünü yok etmek anlamına gelir. Böylece 10. Kongre kararları, sosyalist demokrasinin olmazsa olmaz bir ilkesini askıya almış oluyordu.
Ve ne yazık ki, sosyalist demokrasiyi sakatlayan 10. Kongre kararları, başlangıçta tanımlandığı gibi "tarihsel zorunluluklardan kaynaklanan bir geri adım" olmaktan çıkartılıp 'dokunulamaz bir teori' düzeyine çekilmiş ve bu 'resmi görüş'le çelişen düşünce sahiplerinin kurşuna dizilerek tasfiye edilmesi gibi ürkütücü bir pratik yaşanmıştır. Bu durum, düşüncenin tek tipleşmesine, bağıntılı olarak düşünce dünyasında sosyalist yabancılaşmaya neden oldu.
Gerçekte sosyalist öğretinin önerdiği toplum projesinde tek kişi yönetimi yoktur. Üretim ve yönetim süreçlerinde tek kişi yönetimi, sosyalist demokrasinin ortadan kaldırılması demektir. 10. Kongre, fabrikalardan başlayarak toplumsal yaşamın her alanında seçmenlerine hesap vermekle yükümlü olan ve her an görevden geri çağrılabilen ayrıcalıksız vekillerce oluşmuş kolektiflerin yerine, Parti merkezinden atanmış tek kişi yönetimini geçirdi. Kolektiflerin yerine geçen denetlenemez atanmışlar, kaçınılmaz bir şekilde toplumsal eşitsizliği üreten bürokrasiyi yarattı.
Emeğin denetimine uzak duran ve atanarak yönetmenin avantajlarını kullanarak toplumun ayrıcalıklıları durumuna gelen tek kişi yönetiminin bireylerince oluşan bürokrasi, çok geçmeden topluma ve sosyalist değerlere yabancılaştı. Bunun, sosyalist insanın bilincine yine yabancılaşma şeklinde yansıması kaçınılmazdı; sosyalizmin insanları giderek 'sosyalist yönetim'e yabancılaşmaya başladılar.
Teoride "devletin giderek sönümlendirilmesi ve devlete ihtiyaç duymayan bir toplumun ortaya çıkması" gerekiyordu, fakat bu teorik seçime rağmen pratikte devlet aygıtı güçlendirilmiş, dahası parti ve devlet özdeşleşmiş ve parti, her şeyin üzerinde duran bir erk haline dönüştürülmüştür. Ayrıca parti'nin de, genel sekreterde ifadesini bulan tekil iradeye kilitlendiği gerçeği vardı; 'Genel Sekreter Yoldaş' hapşırdığında bütün partililer nezle oluyorlardı!...
Tekil irade durumundaki Genel Sekreter, parti'nin, dolayısıyla parti ile özdeşleşen devletin ve doğal olarak toplumsal yaşamın üzerinde belirleyici bir etkinliğe sahipti. Sosyalist demokrasiye uzak duran böylesi bir partide kastlaşma kaçınılmaz bir şeydi. Parti, kast sistemine dayanan ayrıcalıklı bir alandı ve partili bir yönetici, ayrıcalıklı bir 'yoldaş'tı. Siyasal ve yönetsel açıdan eşitsizliği üreten bürokratik kastlaşma, parti - toplum ilişkisinde yabancılaşma demekti; parti topluma, toplum da parti'ye yabancılaştı. Kuşkusuz, sosyalist iktidarla özdeşleşen parti'ye yabancılaşma, toplumun sosyalist değerlere yabancılaşması anlamına geliyordu.
Velhasıl, emeği değil ama 'temsilcilerini' iktidara taşıyan devrimlerden sonra örgütlenen sosyalizmin gereksindiği sosyalist insan bir türlü yaratılamadı. Emeğin üzerinde konumlanan, otoritesi sorgulanamaz bürokrasi ve 'kurtarıcı önder'ler yüzünden emeğin kurtuluşu ve özgürlüğü gerçekleşemedi. Emek, kendini egemen güç şeklinde örgütleyemedi; üretim araçlarının gerçek sahibi olarak hem üreten hem de doğrudan yöneten proletarya düşüncesi kitaplardan çıkıp gerçek hayatla buluşamadı.
Pek çok nedenle çok yönlü bir yabancılaşma ortamında yaşayan 'sosyalist' ülke halkları, zamanla kendi değerlerini yadsımaya ve 'sosyalizme' tavır almaya başladılar. Verili 'sosyalist' iktidarları tasfiye ettiler ama yerine gerçek sosyalizmi inşa etmeyi düşünemeyecek denli sosyalist değerlere yabancılaştırılan halklar, kapitalist sömürüyü ve aşağılanmayı tercih etmek zorunda kaldılar...
Sadık Varer

BÜYÜK TEHLİKE : EMEK DÜNYASINDAKİ MAKYAVEL



Verili maddi koşullarca şekillenen ideolojilerden hareketle hayatı kontrol etmek ve hayatı değiştirmek isteyenler, belirli araçları kullanarak aynı hayata müdahale ederler. Bu  müdahaleye siyaset, müdahale eylemine girenlere de siyasetçi diyebiliriz.

Kapitalist toplumlarda siyaset, savaş ve barış, insan hakları, gelir dağılımındaki adaletsizlik, sömürü, çevre ya da kadın sorunu gibi insanlığı ilgilendiren pek çok sorunla ilişkilenerek çeşitlenmiş yapısına rağmen belirleyici iki ana başlık altında yürüyor; popüler kültürde sağ ve sol siyaset şeklinde de okunan burjuva siyaseti ve emek siyaseti..

Burjuva siyaseti, kapitalizmin kendini yeniden üretebilmesi ve sistemin bekasıyla ilgilidir. Burjuva siyasetçinin işi de böylece düzenlenmiştir; burjuva siyasetçi, kapitalist sömürüyü disipline eden devlet iktidarının korunması, kapitalizmi ve onun iktidar araçlarını hedefleyen ‘tehditlerin’ bertaraf edilmesi, sömürü ve iktidar olanaklarından nasiplenmek isteyen kimi burjuva kesimlerinin ‘terbiye edilmesi’ gibi çetrefil işleri yerine getirmek üzere vazifelendirilmiş düzen insanıdır.

Ve ‘doğal’ olarak, bunca çetrefil işlerin üstesinden gelmesi gereken burjuva siyasetçinin tarz-ı siyasetinde insani değerlere, hümanizma, ahlak, vicdan gibi ‘lüzumsuz’ şeylere yer yoktur!.

Machiavelli’nin “Prens”ini ve Stefan Zweig’in, “Fouche - Bir Politikacının Portresi”ni okuyanlar için bildik bir şeydir; Makyavel ve Fouche tarzı siyaset bahsinde başarılı olanlar, burjuva siyasetinde ‘en makbul siyasetçi’ tipi sayılırlar.

Fransız Devrimi ile hayatımıza giren burjuva demokrasisinin siyasetçi profilini veren Joseph Fouche, Makyavel’in ‘çağdaş’ versiyonu ve Makyavelist siyaset felsefesinin tamamlayıcı figürüdür.

Makyavel denildiğinde akla ilk gelen şey, “amaca ulaşmak için her yol mübahtır” sözüdür. Burjuva siyasetinin amentüsü sayılan Makyavelist siyaset felsefesinde amaç her şeydir; amaca ulaşmak için bütün insani değerler çiğnenebilir; asla güvenilmemesi gereken insan, yalnızca bir araçtır ve bütün araçlar gibi insan da amaç uğruna hoyratça kullanılabilir ve dahi rahatlıkla silinebilir!..

Bunları biliyoruz diyenler olabilir; evet ama sermaye dünyasının siyasetçi tipi Makyavel’in emek dünyasındaki varlığını ‘fark etmemiz’ için bilinenleri yeniden ve yeniden hatırlamak da gerekebilir.

Kuşku yok ki teorik olarak emeğin ve insanlığın özgür geleceğini dert edinen bir devrimcinin tarz-ı siyasetini Makyavelist siyaset felsefesiyle ilişkilendirmek saçma bir şeydir, fakat buna rağmen, objektif olmayı başarabilenlerin rahatlıkla algılayabilecekleri bir gerçeği, bizim dünyanın siyasetçileri içinde hiç de hafife alınmayacak etkinlikteki Makyavellerin varlığını teslim etmemiz lazım.

Vahim bir durumdur ve gerçektir; sermaye dünyasının siyasetçi tipi Makyavel son derece tehlikeli bir virüs gibi emek dünyasının siyasetçi tipine bulaşmıştır!..

Emek dünyasının siyasetçisi için amaç insandır; bu yüzden, insanlığı ilgilendiren her sorunu kendi sorunu sayar ve özgürlük, eşitlik, dayanışma gibi siyaset tarzını da biçimlendiren insani değerlerin pratik karşılıklarını kurmak amacıyla müdahale hakkını  kullanır.

Elbette kişisel bir maddi kazanç veya iktidar beklentisi olmaksızın işkenceyi, tutsaklığı ve ölümü göze alarak, özgürlük, eşitlik, dayanışma gibi insanlığa en çok yakışan değerlerle siyaset yapan bir devrimcinin, mücadele ettiği kapitalist haydutların siyasetçi tipi olarak Makyavel’i tanıması, Makyavelist siyaset felsefesini çok iyi bilmesi gerekiyor, ama hepsi bu kadar; devrimci siyasetçinin kendi dünyasında ve de ‘kendinde’ Makyavel’e hayat hakkı tanıması, olabilecek en ciddi hatalardan biridir..

Yaşadığımız tarihsel tecrübelerle sabittir; şayet emek dünyasındaki Makyavellerin etkinliği kırılamazsa, devrimciler arasında güvene dayalı kalıcı ilişkiler kurmak ve sosyalizme taşınabilir devrimci birlikteliği gerçekleştirmek, bütün iktidar biçimlerini yadsıyan eşitlikçi ve özgürlükçü bir toplum kurmak, bir biçimde kurulsa bile o toplumu yaşatmak imkansızdır!..


Sadık Varer