Devrimci Cephe

.......................................... Che : “Gerçekçi ol imkansızı iste!..” ( resim: sadık varer )

Emeğin ve insanlığın özgür geleceğini dert edinen devrimcilerin ulusal ve uluslararası düzeyde dayanışması ve birliği gerçekleştirilemezse, kapitalizmi tasfiyesi edip sosyalizmi kurmak mümkün değildir!...

Yakıcı gerçek budur ve bu yüzden, durumun farkında olan, meseleye duyarlı devrimcilerin iyi niyetli birlik girişimleri eksik olmuyor.

Ne var ki, birlik girişimlerinde baskın bir eğilim olarak, öncelikle örgütlerin idealize edilmiş ortak bir teorik dilde buluşmaları ve birlik isteyenlerin kendilerini lağvedip tek bir örgütün yeniden kaynaşmış unsurları haline gelmeleri koşulu aranıyor, bu koşullara endeksli birlik girişimleri ise başarısızlıkla sonuçlanıyor.

Kanımca, birlik yanlısı örgütlerin kendilerini lağvedip tek bir örgütün kaynaşmış unsurları haline gelmeleri koşulunun arka planında, kaynağını ‘çelişkisiz birlik’ isteğinden alan ‘tek doğru – tek örgüt’ mantığı var.

Bu mantığın savunucusu, kendi doğrusunun dışındakilerin doğrularını zararlı bulur; birlik söz konusuysa, birlik isteyenleri kendi doğrusuna ‘davet’ eder; kendi doğrusunu benimsemeyenleri de rahatlıkla revizyonist, oportünist, goşist, pasifist, teslimiyetçi ve saire ilan eder, dahası, onları ideolojik ve siyasi muarız olarak konumlandırır.

Böylece yaratılmış bir ideolojik kültürün etkisindeki devimcilerin birliği elbette gerçekleştirilemez; kimi zorunluluklar sonucu gerçekleşmiş olsa bile, pek çok örnekle sabit olduğu üzere, ‘tek doğru’cu ve de ‘resmi doğru’cu mantığın zorlayıcı etkisiyle bir süre sonra herkes kendine döner ve bölüne parçalana ‘çoğalma’ devam eder...

Şurası açık; Türkiye’nin ve dünyanın her biri farklı teşkilatlarda yer alan devrimcileri nihai amaç meselesinde ortak bir dil kullanıyorlar; herkes kapitalizmin tasfiye edilmesini ve yine herkes bütün sömürü, iktidar ve istismar biçimlerinin ortadan kalktığı eşitlikçi ve özgürlükçü bir toplum istiyor. Farklılık, esas olarak bu isteği gerçekleştirme sürecinin yolu ve yönteminde ortaya çıkıyor.

Gerçekte devrimciler arasındaki fark, dil farkı değil, şive farkıdır; kapitalizmi tasfiye edip emeğin ve insanlığın özgür geleceğini kurmak isteyen devrimciler, o an için doğruluğuna inandıkları yoldan, uygun buldukları yöntemlerle yürümek istiyorlar, ki bu son derece doğal, tabiri caizse eşyanın tabiatına uygun bir şeydir.

Siyasal kişiliğine ‘Makyawel mikrobu’ bulaşmamış ve politik önyargılardan arınmayı başarmış devrimciler teslim edebilirler; Türkiye ve dünya ölçeğinde aklı erdiğince ve elinden geldiğince bir şeyler yapan, bir şeyler yapmaya çalışan devrimci (komünist) örgütler, sınıf içi örgütlerdir, kardeş örgütlerdir.

Sınıf içi kardeş örgütler kavramına yüksek bir değer biçmek lazım. Sosyalizme taşınabilir birliğin gerçekleştirilebilmesi, büyük ölçüde, ‘tek doğru’cu bilimdışı mantığın son bulmasına ve sınıf içi kardeş örgütler kavramının benimsenip içselleştirilmesine bağlıdır. Bu başarılabilirse, hem örgütsel iç süreçlerde hem de devrimci örgütler arasındaki ilişkilerde, amaçta değil fakat amaca ulaşmada izlenmesi gereken yol ve yöntemlerde farklı düşünenlerin birliği de, birlikteliği de gerçekleşebilir.

Gelecekte olur ya da olmaz ama bugün için söylenebilecek şey budur; birlik isteyen örgütlerin kendilerini lağvedip ‘tek bir doğru’da ve ‘tek bir örgüt’te bir araya gelmeleri çok zordur; ancak, birbirlerine sınıf içi kardeş örgüt deme sorumluluğunu gösteren devrimcilerin, farklılıklarına rağmen, bağımsız iradelerini koruyan belirli bir hukukla, cephesel bir devrimci güç oluşturmaları mümkündür.

Literatürdeki cephe kavramı, belirli ve öncelikli amaçlarla bir araya gelmiş değişik çıkar gruplarının ya da sınıf ve tabakaların konjonktürel birliğini ifade ediyor. Faşizme karşı anti faşist kurtuluş cepheleri, emperyalist işgale karşı ulusal kurtuluş cepheleri, diktatörlüklere karşı halk cepheleri benzeri bütün cephe pratiklerinde emek güçleri, halk güçleri, burjuvazinin ‘mağdur’ kesimleri geçici bir ittifak oluştururlar. Bu ittifaklar, öncelikli sorunlar çözümlendiğinde veya her kesim için temel çelişki sayılan sorun giderildiğinde dağılır ve o zamana kadar cephe içinde ortak mücadele sürdüren güçler, artık birbirlerini yok etmeye koyulurlar.

Kapitalizmi tasfiye etmeye kararlı, emek-sermaye çelişkisinin çözümünü merkeze alan, ama aynı zamanda insanlığı ilgilendiren bütün sorunların çözümünü de gündemine alan kapsayıcı bir sosyalist gelecek amacında hemfikir olan sınıf içi kardeş örgütlerce oluşturulan Devrimci Cephe, sınıfsal içeriği ve birlikteliğin sosyalizme taşınabilirliği ile, içinde burjuvazinin ‘mağdur’ kesimlerinin de yer aldığı bildik cephe pratiklerinden özsel olarak farklıdır.

İmkansız, dememek, “imkansızı istemek” lazım!.. Küba devriminde, Karakas Paktı ile kurulan cephede komünistler, halkçılar ve içinde bankerlerin de yer aldığı ‘mağdur’ kapitalistler, Sierra Maestra’da bir araya geldilerse, eşitlik, özgürlük, dayanışma gibi ortak değerleri benimseyen ve insanın insan üzerinde kurduğu bütün sömürü, istismar ve iktidar biçimlerinin ortadan kaldırılması içini mücadele eden kardeş örgütler, ‘kendilerini koruma’ haklarını saklı tutarak, enternasyonal örgütlenmeye de model olabilecek, sosyalizme taşınabilir Devrimci Cephe’de pekala bir araya gelebilirler…

Sadık Varer

Sosyalizmin 'Yüce Önder' Meselesi

................................... Kim Jong-Un… Yeni ‘Yüce Önder’ !...

Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti’nin 69 yaşındaki ‘yüce önder’i Kim Jong-il 17 Aralık 2011 tarihinde öldü. Kim Jong-il’in ölümü 24 milyonluk ülkeyi yasa boğdu; halk, uzun yas günleri boyunca gözyaşı döktü. Ve her vesileyle sosyalizme karşı ideolojik taarruza geçen sermaye medyası, bu kitlesel yas görüntüleri üzerinden uluslararası ölçekte etkin bir sosyalizm karşıtı propaganda faaliyeti yürüttü.

Uluslararası sermayenin iletişim stratejisi, Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti yurttaşlarının yaşadığı derin yas görüntüleri ile ‘komünist yüce önder’ tiplemesi ilişkilendirilerek kuruldu. Sermayenin toplum bilincine kaydetmeye çalıştığı şey burjuva medyasının bütününde neredeyse aynı formatta servis edildi: “Sosyalizm anti demokratik bir rejimdir ve bu rejimde toplumun kaderi totaliter yüce önderlerin iradesine tabidir. Tekil irade konumundaki yüce önder öldüğünde yas tutmayanlar bile cezalandırılır. Bugün Kuzey Kore’de bütün halk yas tutuyor, ağlıyorsa, bunun nedeni korkudur; 1994’te Kuzey Kore’nin ilk lideri Kim İl Sung öldüğünde yas tutmayanlar hapse atılmıştı vs…”

Sermayenin anti-komünist reflekslerinde şaşırtıcı bir yan yoktur; sermaye güçleri elbette kapitalizmin ömrünü uzatmak için sosyalist ideolojiyi etkisizleştirmeye çalışır ve bu eşyanın tabiatına uygun bir davranıştır. Asıl mesele ‘sosyalist toplum’ iddiasındaki rejimlerde yaşanan rezaletin sosyalizme karşı ideolojik taarruz için fırsat kollayan sermayenin işini kolaylaştırmasıdır.

1948’de kurulan Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti’nin ilk lideri Kim Il Sung 1994 yılında öldüğünde ülkede bir seçim falan yapılmadı; Kim İl Sung”un oğlu Kim Jong-il ‘yüce önder’ mührünü eline aldı. 17 Aralık 2011’de Kim Jong-il ölünce de aynı şey tekrarlandı ve Kim Jong-il’in yirmili yaşlardaki oğlu Kim Jong-un Kuzey Kore’nin yeni ‘yüce önderi’ ilan edildi…

Emeğin ve insanlığın özgür geleceğini dert edinen hiçbir komünist bu rezalete sessiz kalmamalı; çünkü bu vahim durum, yalnızca Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti’nde uygulanan ‘sosyalizmin’ değil, genel olarak sosyalizmin prestij kaybına neden oluyor.

Çok iyi bilinir ki, sosyalizm projesinde kolektif iradenin yerine geçen tekil iradeye, toplumun kaderini elinde tutan her şeye muktedir ‘yüce önder’e, ‘sayın başkan’a, Sezar’a ya da Kleopatra’ya yer yoktur.

Sosyalist ideolojinin öngördüğü önderlik, hiçbir ayrıcalığı olmayan, eleştiriden muaf tutulmayan ve gerektiğinde görevden de geri çağrılabilen önderlik vasıflarına sahip seçilmiş bireylerce oluşturulan kolektif önderliktir.

İşin teorisi böyledir ve fakat birkaç istisna hariç, tarihimizin hiçbir döneminde teoriyle örtüşen bir önderlik kurulamadı. Eleştirilemeyen ve görevden geri çağrılamayan ‘yüce önder’ tipi sosyalizmin ayıplarından biri olarak varlığını sürdürdü. Kendine ‘sosyalist’ diyen Kore Demokratik Halk Cumhuriyetinde de aynı ayıp sürüyor…

En gelişmiş burjuva demokrasilerinden yüzlerce kat daha gelişmiş bir demokrasi vaadeden sosyalist demokrasi, toplumun kaderi üzerinde tepinme olanağına sahip tekil irade konumundaki ‘yüce önder’ tiplemesine izin verdiği ölçüde kendini gerçekleştiremez. Muhtelif yazılarda ifade etmeye çalıştım; düşüncede hiyerarşi yoktur ve ‘en iyi’ olma hali anlık bir şeydir, bugün ‘en iyi’ sayılan, yarın ‘en iyi’ değildir artık. Ama bir biçimde ‘yüce önder’ postuna oturtulan birey, her zaman kendini toplumun ‘en iyisi’ sanır. Kendini ‘en iyi’ sanan biri, kaçınılmaz olarak, kişiliğiyle özdeşleşen ‘önderliği’ sorgulatmama refleksi geliştirir. Otoritesi tartışılamayan ‘yüce önder’, düşüncelerinin sorgulanmasına, tartışılmasına tahammül edemez. Farklı olan tasfiye edilir ve tasfiye kaygısı, sosyalizm içi farklı düşüncelerin gizlenmesine neden olur. Eşitlik ve özgürlük gibi en güçlü değerlerimizi de sakatlayan bu durum, bireyleri, ‘yüce önder’in her fikrini ve de zikrini onaylayan dalkavuklara dönüştürür. Elbette bu ortamda sosyalist demokrasiden de söz edilemez…

Sadık Varer





Enternasyonalsiz Bir Sosyalist Gelecek Mümkün Değildir

........................................ İspanya – Uluslararası Tugaylar

Kapitalizmi tasfiye edip emeğin ve insanlığın özgür geleceğini kurmak isteyen devrimcileri, devrim öncesi süreçlerde halledilmesi gereken stratejik önemde bir iş bekliyor; eski zamanlardakinden çok daha kapsayıcı ve işlevsel bir enternasyonal birlik oluşturmak…

Enternasyonale duyulan ihtiyaç hiçbir biçimde hafife alınamaz; işin aslı şu ki, enternasyonalsizliğe son vermek, kapitalizmi tarihin çöplüğüne süpürecek devrimler kadar önemli bir meseledir.

Sermayenin büyükçe bir köye dönüştürdüğü dünyamızın bu gününde devrimcilerin, “hele bir devrimimizi yapalım, enternasyonal birliği sağlama işine sonra bakarız” deme lüksü de yoktur.

Enternasyonal ihtiyacını hafifseme eğilimi SSCB dağılmadan önce vardı. Doğru değil fakat anlaşılır bir şeydi bu. Caydırıcı muazzam bir silahlı güce sahip olan SSCB, pragmatik amaçlarla da olsa, kimi istisnalar hariç, devrimini yapan ülkelerin yanında yer alıyor ve devrimi boğmak üzere harekete geçen emperyalist devletleri bir ölçüde engelliyordu.

Ama artık çok farklı bir dünyada yaşıyoruz; herhangi bir ülkede gerçekleştirilecek olan devrimi boğmak için hazırda bekleyen güçlere eski SSCB’yi oluşturan yeni kapitalist devletler de katılmış bulunuyor. Gerçekleştirilecek devrimlere demokratik ya da totaliter tüm kapitalist devletlerin saldıracakları kesindir.

Yakın geçmişte Libya’da yaşananlar örnek olsun: uluslararası sermayenin politika tercihleriyle çelişen Kaddafi yönetimi NATO üyesi devletlerin hışmına uğradı. Üstelik Libya sosyalist bir ülke de değildi.

Uluslararası sermayenin çıkarlarıyla çelişen ‘aykırı’ duruşu yüzünden Libya’ya saldıranların, kapitalizmi tasfiye eden sosyalist bir ülkeye saldırmayacaklarını kim iddia edebilir?...

Velhasıl, enternasyonalsizliğe son vermek sosyalizmin hayati meseledir. Anti-kapitalist devrimlerin, kapitalist haydutların kaçınılmaz saldırısına rağmen sosyalizme çıkabilmesi için, saldırgan devletleri engelleyecek kapsayıcı ve işlevsel bir enternasyonal şarttır…

Sadık Varer

Komünist, Bilim İnsanı Özelliğine (de) Sahip Olmalı

.................................... (resim: sadık varer)

1917 Ekim Devriminden birkaç yıl sonra, emperyalist kuşatma ve iç savaş koşullarında “zorunlu bir geri adım” vurgusuyla alınan ve fraksiyonları, dolayısıyla sosyalizm içi ‘farklı’ düşünceleri yasaklayan 10. Kongre Kararlarının zaman içinde teorize edilip kalıcılaştırılması yüzünden emek dünyasının tarih yapıcıları bilim insanı özelliğini yitirmeye başladılar.

Anlaşılır bir şeydir bu; sosyalizm projesinde yeri olmayan tekil irade konumundaki “yüce önder”in “resmi düşünceleri” ile çelişenlere uygulanan trajik tasfiye eylemleri, düşünen sosyalist insanı yok etti. Çok geçmeden, yönergelerle belirlenmiş alanlar dışında bilim ve teori yapma cesaretini gösterebilen kimse kalmadı. Teori yapmanın tehlikeli bir iş olduğunu gören Komintern siyasetçileri, “Yüce Önder Genel Sekreter Yoldaş”ın prototipleri haline dönüştüler ve iki satırlık bilimsel bilgi ile yüz satırlık politika yapmayı başarmak gibi yeni bir özellik edindiler. Kapitalizm, yaşamın her alanında ama özellikle üretim süreçlerini doğrudan etkileyen bilimsel–teknolojik alanda ciddi gelişmeler kaydederken, kapitalizmin izini sürmek, çözmek, dünyayı yeniden ve yeniden yorumlamak yerine, Skolastiklerden farksız bir tutumla gelişmeleri onlarca yıl önce yazılmışlarla ‘açıklama’yı tercih ettiler. Daha da kötüsü; bu gerilik, Komintern aracılığıyla komünistler dünyasının neredeyse bütününe yayıldı.

Bu yüzden, günümüzde sermaye dünyasını anlamak ve yorumlamak için hala Lenin’in 1916‘da kaleme aldığı Emperyalizm kitabını açmakla yetinenlere sıklıkla rastlıyoruz…

Elbette, Lenin’in Emperyalizm başlıklı çalışmasının açıklayıcı ömrünü sonsuzlaştırmak, bilim insanı özelliğine de sahip bir komünistin anlayabileceği bir şey değildir.
Emperyalizm başlıklı çalışmanın açıklayıcı ömrü, emperyalistler arası ikinci paylaşım savaşının bitimine kadar sürdü. Savaş sonrasında emperyalist-kapitalist dünyada, Lenin’in Emperyalizm çalışmasında yer almayan yeni ilişki biçimleri ortaya çıkmaya başladı. Örneğin, Lenin’de emperyalistler arası ilişkinin antagonist karakterine yapılan vurgu temel değerde bir saptama idi ve devrim teorisi de bu saptamadan yola çıkılarak oluşturulmuştu: Emperyalistler arası çelişkiler uzlaşmaz karakterdedir; bu çelişkiler emperyalist devletleri kaçınılmaz olarak pazarların yeniden ve yeniden paylaşılması için savaşa sürükleyecektir, savaşın ortaya çıkartacağı uygun ideolojik ve siyasi koşullardan yararlanarak devrim gerçekleştirilebilir ve emeğin iktidarı kurulabilir…

Bilindiği gibi bu teorinin doğruluğu, ikinci savaş sonrası dünyanın üçte birini emperyalist – kapitalist sömürünün dışında tutmayı sağlayan devrimlerle kanıtlandı.

İkinci paylaşım savaşından sonra pazarlarının üçte birini kaybeden ve özellikle askeri alanda, SSCB merkezli meydan okuyan bir güçle karşılaşan emperyalizm, gönülsüzce ama mecburen yeni bir ilişki biçimi örgütlemeye koyuldu. Lenin’in Emperyalizm teorisinde olmayan çok önemli bir şey başlığa çıkartıldı: entegrasyon...

1951 Paris Antlaşması, entegrasyon sürecinin başlangıcıdır. Bu antlaşma ile, Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu kuruldu. Bunu, Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu’nun kuruluşu izledi ve sonuçta, emperyalizmin merkezi Avrupa’nın bütün kapitalist ülkelerini ekonomik, siyasi, askeri, kültürel açıdan ‘birleştiren’ ve Avrupa Birliği’ni ortaya çıkartan muazzam bir gelişme yaşandı.

Kanımca, sermaye dünyasındaki gelişmeleri izleyen komünistler, Lenin’in 1916 yılında yazdığı Emperyalizm kitabına “Emperyalizm I” deyip, “Emperyalizm II”yi yazmaları gerekirdi. Ve yine, reel sosyalizmin dağılmasından sonra başlığa çıkartılan globalizmin ya da küresel kapitalizmin çözümlemesini yaparken de “Emperyalizm III” yazılmalıydı !...

Ne var ki, komünistler dünyasında hatırı sayılır bir kesim, aradan geçen yaklaşık bir asırlık zaman içinde sermaye dünyasında yaşanan devasa değişimlere rağmen, tek başına dünyanın bugününü anlama olanağı sunmayan Lenin’in emperyalizm teorisiyle yetinme ısrarını sürdürüyor.

Bu meseleyi önemsemek lazım; kapitalizmi süpürüp atmayı ve özgür bir gelecek kurmayı amaçlayan komünistler, bu işin üstesinden gelmek için, bilim ve siyaset denklemini yeniden kurmalı; büyük bir ciddiyetle ve hiç zaman kaybetmeden bilim insanı özelliğini yeniden kazanmaya başlamalıdırlar.

Bunu mutlaka başarmamız gerekiyor, çünkü çok iyi bilinir ki, dünyanın bugününü çözecek ve yorumlayacak düzeyde bilimsel bilgiye sahip olmayanların dünyayı değiştirmeleri mümkün değildir…
Sadık Varer

Sosyalizme Yeniden Çekicilik Kazandırmak İçin

.......................................................... Nikolay ve Elene Çevuşesku

21 Aralık 1989, Temeşvar, Devrim Meydanı... Daha bir ay kadar önce yapılan seçimde yüzde doksan dokuzluk bir oy oranıyla yeniden Romanya Komünist Partisi Genel Sekreteri, Cumhurbaşkanı ve Ordu Komutanı seçilmiş olan Nikolay Çavuşesku, kendisini desteklemek üzere “kendiliğinden toplanan” kalabalığın karşısında konuşma yapmaktadır…

Fakat meydanda toplanan kalabalığın arasından küçük bir grup, Çavuşesku’yu protesto etmeye başlar. Kısa süre önce Çavuşesku’yu “coşkuyla destekleyip seçen” halk, protestocu grubun eylemine katılır. Protesto hızla isyana dönüşür. İsyanı bastırması için orduya verilen emirler boşlukta kalır; askerler, Başkomutan Çavuşesku’nun emrine itaat etmez. Çavuşesku ve karısı Elena bir helikopterle kaçmaya çalışır ama yakalanırlar ve daha ne olduğunu bile anlayamadan, bir gün sonra, 22 Aralık 1989’da, uyduruk bir mahkemede yargılanıp kurşuna dizilirler…

Çavuşesku ve Elena kurşuna dizildiğinde Bursa Özel Tip Cezaevi’ndeydim. Olup bitenleri anlamaya çalışıyordum. Eleştirdiğim kimi uygulamalarına rağmen ‘sağlam’ bir görüntü veren sosyalist rejimler sarsılmaya ve çökmeye başlamıştı…

O sırada, bir rahatsızlığım dolayısıyla sıklıkla Bursa Tıp Fakültesi’nin mahkumlar koğuşuna konuk oluyordum. Koğuşta adli mahkumlardan bir hasta vardı. Onunla siyasi sohbetlere girmeyi denerdim; kapitalizm cehenneminden açar, sosyalizm cennetiyle biten konuşmalar yapardım. Koğuş arkadaşım, konuşmayı pek sevmezdi, daha çok dinler, ender olarak da birkaç cümle ederdi. Bir keresinde şöyle demişti: “Hocam, kusura bakmayın ama işiniz çok zor; ne bir deprem oldu, ne de bir tufan, ama sizin rejimler peş peşe çöküyor, bu yüzden halk size inanmaz, kurmak istediğiniz sosyalist rejime itibar etmez artık. “

Son derece yalın bir saptamaydı bu ve maalesef gerçekti…

Şuna inanıyorum; bir ideolojinin albenisi düşerse, o ideolojinin kitleselleşme, maddi bir güce dönüşme ihtimali de düşer…

Biriktirdiği sorunların altında kalan ‘sosyalist’ ülkelerde yaşanan kapitalist restorasyon, toplum bilincine “kapitalizmin zaferi ve sosyalizmin (hatta komünizmin) iflası” şeklinde yansı(tıl)mıştır.

Toplum bilincini yeniden ve yeniden biçimlendirmek üzere hazırlanmış olağanüstü etkili kitle iletişim araçlarına sahip olan kapitalist haydutlar, tarihsel bir kaza geçiren sosyalizme karşı ideolojik taarruza hız kesmeden devam ediyorlar.

Bu durum, sosyalizmin yaşanmışlıklarını sorgulayıp teorik yenilenmeyi başarmış komünistleri değil (belki) ama “sosyalizmin iflas ettiğine” inandırılan emek insanlarını feci şekilde etkiliyor; sosyalist gelecek umudunu yitiren emek insanları, kaçınılmaz olarak düzen içi ‘çözümlere’ yöneliyor.

Anlaşılır bir şeydir bu; şayet kapitalizme alternatif, inandırıcı ve çekici bir sosyalizm projesi yoksa, emek insanlarının kapitalizme duydukları tepki sosyalizme büyüyemez.

Emek insanlarının yeniden sosyalizm mücadelesine katılmaları için pek çok şeyin üstesinden gelmek lazım, fakat öncelikle ve acilen yapılması gereken şey, en gelişmiş kapitalist toplumların refah düzeyi görece yüksek emekçilerine de çekici gelecek, günümüzün ve öngörülebilir geleceğin parametreleriyle yenilenmiş bir sosyalizm projesi üretmektir.

Bu işin üstesinden gelmek için de, komünistler dünyasında kutsallara yer olmadığını, hiç kimsenin ama hiç kimsenin eleştiriden muhaf tutulamayacağını unutmadan, sosyalizmin prestij kaybına neden olan herkesi ve her pratiği bilim insanı nesnelliğiyle sorgulamak, yapılan yanlışları ve işlenen suçları açığa çıkarıp teslim etmek gerekiyor…

Sadık Varer

İdeolojik Savaş Aracı Medya


Korku, insani ve doğal bir duygudur. Doğal olmayan, hiçbir şeyden korkmama halidir. Akıllı insanlar, akıllı oldukları için kimi şeylerden korkarlar ve yine akıl takviyeli bir cesaretle korkunun üzerine giderler.

Akıl ve cesaret düzeyim nedir bilmiyorum, ama şunu biliyorum; ‘kötü adamlar’ tarafından kontrol edilen ve toplumu bilgilendirmek, eğitmek, yönlendirmek, tehlikelere karşı uyarmak, eğlendirmek gibi olabilecek en büyük ‘insani vazifeleri’ üstlenmiş bulunan şu ‘mübarek medya’dan korktuğum kadar hiç bir şeyden korkmam !..

Kapitalist toplumlarda ‘demokratik devlet’ iktidarı, kendini, Montesquie’nün formüle ettiği ‘kuvvetler ayrılığı ilkesi’ne göre düzenlenmiş olduğu varsayılan yasama, yürütme ve yargı erki ile ifade ediyor(du). Klasik siyaset bilimi literatüründe sözü geçen bu üç kuvvet, uzunca bir süredir dörtlenmiş durumdadır; ‘dördüncü kuvvet’ medyadır.

Ve durumun vahameti şuradadır; sermaye bileşenlerinden biri olan bu medya, yasaların, mahkemelerin, polisin ve ordunun etkisini misliyle aşarak, toplumu yeniden ve yeniden biçimlendirip ‘terbiye’ etme, halkın etkilenmeye açık çok büyük bir kesimine biteviye ‘düşünce paketleri’ hazırlayıp, aynı halka neyin ‘doğru’ neyin ‘yanlış’ olduğunu ve de neyi nasıl yapıp yapmayacağını belletme becerisine sahiptir.

Meselenin bu yanı, toplumun kimi duyarlı kesimlerini ilgilendirebilir, ama en çok, emeğin ve insanlığın özgür geleceğini dert edinip sermaye güçleri ile tarihsel bir hesaplaşmaya girmiş bulunan komünistleri ilgilendirir…

Kanımca, öncelikle ele alınması gereken şey; emeğe ve insanlığa yakışan en uygun ‘adresi’ göstermek amacıyla çıkartılan ve “kolektif propagandacı, kolektif ajitatör, bilinçlendirme ve örgütleme aracı” olarak algılanan aylık üç beş bin baskılı dergiler ve web sitelerinden oluşan bizim medya ile sermaye medyasının toplumu etkileme performansı arasındaki muazzam farktır.

Eski zamanlarda vaziyet böyle değildi. Örneğin, Bolşeviklerin Iskra’sı ile gazete dağıtıcısının girdiği işçi ve köylü evlerine, ne Çar’ın medyası ne de propagandisti giriyordu. Iskra’yı ‘okuyup açıklayan’ partililer aracılığıyla sosyalizmi benimseyen emekçilerin düşüncesini ‘bozabilecek’ etkinlikteki ideolojik araçlar henüz keşfedilmemişti.

Artık, yirminci yüzyılın başındaki ideolojik mücadele araçları ve yöntemleriyle yetinmek mümkün değil. Verili koşullarda, emek ve sermaye güçleri arasındaki ideolojik mücadele, ‘önemini biliyoruz işte’ babında bir mesele olmaktan çıkmış, tabir yerindeyse kader belirleyici bir ‘ideolojik savaş’ özelliği kazanmaya başlamıştır.

Ve yanıt bekleyen soru şudur: tarihsel açıdan meşru ve haklı bir mücadeleyi toplum bilincine baş döndürücü bir hızla ‘tehlikeli ve kötü şey’ olarak kaydetme yeteneğine ulaşmış bulunan ve sermayenin, devrimci mücadeleyi etkisizleştirmek üzere etkin bir ideolojik savaş aracı olarak kullandığı medya ile mücadelenin yolu-yöntemi nedir ?...

Teslim etmem lazım; siyasal hayatım boyunca karşılaştığım en zor soru budur ve soruya doyurucu bir yanıt bulamıyorum. Fakat şuna inanıyorum; toplumların hatırı sayılır bir bölümünü etkileyebilen dehalar dönemini sonlandırmış bulunan ‘bilgi, iletişim ve hız çağı’nda, bu sorunun yanıtını, bilim insanı özelliğine sahip komünistlerin kolektif aklı verecektir…

Sadık Varer

Birlik İsteyen Devrimcilere:



Sermayenin büyükçe bir köye dönüştürdüğü günümüz dünyasında ulusal ve uluslararası düzeyde birlik sorununu çözmeden sosyalizmi kurup yaşatmanın mümkün olmadığına inanan devrimcilerin birlik girişimleri eksik olmuyor.

Ne var ki bu girişimlerin çoğu başarısızlıkla sonuçlanıyor. Ve birlik isteğiyle harekete geçen devrimciler, her başarısız girişim sonrasında, adeta bir daha asla bir araya gelmeyi düşünmeyen kırgın sevgili ayrılıklarına benzer atışmalarla yeniden ‘kendi evlerine’ dönüyorlar. Böylece, her başarısız birlik girişimi, devrimciler dünyasında birlik kültürünün biraz daha aşınmasına neden oluyor.

Gerçekte son derece vahim bir durumla karşı karşıyayız; birlik sorunu çözülemezse sosyalizm hedefine ulaşılamaz inancıyla beraber, birliği gerçekleştirmenin çok zor (ve hatta imkansız) olduğu inancı da yaygınlaşmaktadır…

Evet, durum vahimdir ve artık çok gecikmiş bir şeyi yapmak, yerleşik politik kaygılardan uzaklaşıp, sayısız girişime rağmen pratik karşılığı kurulamayan geleneksel birlik teorisini neşterlemek gerekiyor.

Kanımca, geleneksel birlik teorisinin tarihsel arka planında, sosyalist ilişkilerin demokrasi yoksunluğuna neden olan politikalar var. Ve bu teori, sosyalizm içi farklı düşünceleri yasaklayan, dahası, farklı düşünenleri kılıçla tasfiye etmeyi de ‘meşrulaştıran’ söz konusu politikaların teorize edilmesiyle kuruldu.

Ekim Devrimi’nden dört yıl sonra, 1921 Mart’ında gerçekleşen 10. Kongre, sosyalist demokrasiyi hayatımızdan çıkaran sürecin başlangıcıdır. 10. Kongre’de, “zorunlu bir tarihsel geri adım” nitelemesiyle alınan “parti birliği üzerine özel karar”, konjonktürün ihtiyaç duyduğu ‘disiplin’ için fraksiyonları, dolayısıyla sosyalizm içi farklı düşünceleri yasaklıyordu..

Bilindiği gibi, anılan politik karar, daha sonra, her şeye ama her şeye muktedir bir ‘Genel Sekreter Yoldaş’ tarafından tartışılamaz bir teori katına yükseltilip Komintern aracılığıyla bütün bir tarihsel sürecin belirleyicisi haline getirildi ve sonuçta, “demir disiplinli parti” birliği, çelişkisiz birlik şeklinde okunmaya başlandı.

Geleneksel birlik teorisiyle hareket eden devrimcilerin, birlik için, idealize edilmiş ortak bir dil ya da çelişkisiz birlik arayışı içine girmelerinin en önemli nedenlerinden biri budur.

Açıktır ki bize sosyalist demokrasiyi unutturan bu birlik teorisini savunma inadını sürdürürsek, bu teorinin merkezinde yer alan çelişkisiz birlik anlayışını etkisizleştirmeyi başaramazsak, çok ama çok fazla ihtiyaç duyulan birliği gerçekleştiremeyiz.

Çelişkisiz birlik isteği, bilim dışı bir istektir. Engels demiştir ki, ”Diyalektik gelişme yasalarının tanıtladığı gibi bir işçi partisi sadece iç mücadelelerle gelişebilir“ ya da Lenin demiştir ki, “Bir partide, bir birlerine ters düşen en aşırı fikirler dahil, her fikir yer bulabilir” benzeri alıntılarla yürüyen bir ikna çabası anlamsız; zaten ilgili herkes bunları bilir. Ama bilgi sahibi olmak ayrı, bilgiyi pratikle ilişkilendirmek ayrı bir şeydir.

Velhasıl, kaynağını çelişkisiz birlik isteğinden alan geleneksel birlik teorisini değiştirmek, sosyalizm içi düşünce farklılıklarıyla birlikte olunabileceği gerçeğini görmek ve kabullenmek zorundayız. Bunu başaramazsak, her zaman olduğu gibi atomize olmaya, bölünüp parçalanmaya devam ederiz…

Sadık Varer