Anti Emperyalizm Meselesi


Ulusalcı, İslamcı ve faşist siyaset, uzunca bir süredir anti emperyalizm kavramını ‘sahiplenmiş’ bulunuyor.

Siyasal sahtekarlığın sınırı yok; anti emperyalizm bahsinde, ulusalcı ve faşist siyaset erbabı ile patırtılı bir yarış içine giren İslamcılar, yaklaşık bir asır boyunca emperyalizme karşı mücadelenin merkezinde yer almış sol güçleri de baypas ederek, Türkiye’de ve dünyada “tek anti emperyalist damar”ın kendileri olduğunu iddia ediyorlar.

Bu konuda, anti emperyalist siyaseti merkeze alarak güç biriktirmeyi kafasına koymuş sol’un bir kesimince İslamcılara ‘mütevazı bir katkı’ yapıldığı gerçeğini de görmek lazım. Yakın geçmişte, Arap coğrafyasında emperyalist işgale karşı sürdürülen direnişin içinde yer alan şeriatçı örgütler, kimi sol çevreler tarafından, “ittifak (bile) yapılabilir, anti emperyalist teşkilatlardan” sayılarak, selamlandılar!

Gerçekte, emperyalizm karşıtlığını test etmek, son derece basit, bağıntılı iki soruluk bir iştir; “emperyalizm nedir?” ve ” emperyalizmin neyine karşısınız?.”

Kapitalizm öncesi emperyalizmi geçelim; Osmanlı yayılmacılığı ile ya da Büyük İskender’in işgal ve talan ‘maceraları’ ile ilişkilendirilen emperyalizm ‘tarifleri’ konu dışıdır. Günümüzde, yalnızca sol için değil, liberal iktisatçılar için de tartışmaya değer görülmeyen şey, kapitalizmle ilişkilendirilmeyen emperyalizm tanımıdır. Sözü edilen emperyalizm, yirminci yüz yılın başında ‘tanıştığımız’ kapitalist emperyalizmdir.

Emperyalizm, merkantilist dönemden başlayarak belirli aşamalardan geçmiş kapitalizmin, tekellerin ve finans kapitalin mutlak egemenliğiyle karakterize olan bir aşamasıdır. Lenin buna “kapitalizmin en yüksek aşaması” diyordu.

Anti emperyalist siyaset erbabının kabul etmek zorunda olduğu gerçek budur: emperyalizm, kapitalizmin ta kendisidir!.

Buradan hareketle, emperyalizme karşı olanın, kaçınılmaz olarak kapitalizme de karşı olduğu düşünülür. Ne var ki, bu güne değin, kapitalizme karşı bir İslamcıya, bir ulusalcıya veya bir faşiste rastlanmamıştır. Bunların emperyalizm karşıtlığı, emperyalist politikaların şekline – şemaline ayarlıdır.

Emperyalizmin değer aktarımı mekanizmaları işgal politikası üzerine kurulmuşsa, tankıyla, topuyla, askeriyle ortada duran işgalci emperyalist devletlere karşı tepkiler kaçınılmaz olarak çeşitlenmeye başlar. Emperyalist işgale karşı, sol güçlerle birlikte işgal mağduru burjuvazinin bir kesimi ile ulusal gururu kırılmış halk da savaşa çıkabilir.. Emperyalizmin Irak işgali örnek olsun; Irak’ta işbirlikçi küçük bir grup hariç, işgal mağduru ‘ulusal’ kesimler ve İslamcılar, emperyalist işgale karşı savaşıyorlar.

Peki ama bu güçler, işgal sonrası Irak’ta emperyalist - kapitalist ilişkilerin dışına çıkıp farklı bir düzen mi kuracaklar?.. Hayır; işgal öncesinde olduğu gibi, işgal sonrasında da aynı emperyalist haydutlarla, uluslararası sermaye ile sömürü ve talan ortaklığı yapacaklar, şimdilerde biriktirdikleri gücü de bu amaç için kullanacaklar.

Yine de emperyalist işgal koşullarında siyasetin merkezinde yer alan ‘emperyalizm karşıtlığı’nın anlaşılır bir yanı vardır. Ama öyle görünüyor ki, işgalin yaşanmadığı ve fakat emperyalizmin yeni yöntemlerle iktisadi hayatın bütününü kontrol ettiği ülkelerdeki anti emperyalizm meselesi, ‘anlaşılmaya’ muhtaçtır.

Emperyalizm, yüksek maliyetli ve o ölçüde ‘sorunlu’ askeri operasyonlarla yürütülen klasik sömürgecilik yöntemini terk edeli çok oldu. Emperyalizm, Türkiye benzeri ülkelerde, verili kapitalizme içerili, içsel bir olgudur. İktisadi ve siyasi hayat, küresel sermayenin iradesine tabii kılınmıştır. Özgünlüğüyle ayrıca değerlendirilebilecek Irak gibi bazı istisnalar hariç, genel olarak, pazar ülkedeki sömürüyü ve talanı gerçekleştiren emperyalizmin varlığını ortalama bir yurttaşın ‘görmesi’ mümkün değildir artık.

Ulusal sermaye ile yabancı sermaye ayrımı yapmaya çalışmanın beyhude bir ‘zihinsel çaba’ haline geldiği günümüz dünyasında, küresel düzeyde işlevsel emperyalist sermaye, örneğin memleketin en ücra köşesinde yaşayan bir köylünün yıllarca didinip biriktirmeyi başardığı üç beş kuruşu bile anında ‘eritebilecek’ denli etkin ama gözle görünemez bir biçimde hayatımızın içindedir. Ve ne kadar çok anti emperyalist siyaset yaparsanız yapın, o köylü ya da işçi, mücadele edeceği varsayılan emperyalist güçleri görememektedir. Görünen tek şey, uluslararası sermaye ile kurduğu gönüllü işbirliğini hiçbir biçimde gizleme gereği duymayan, tersine bu durumla böbürlenen ‘ulusal’ sermaye taifesinin bildik düzeni, kapitalizmdir.

Kavramların, zamanı, mekanı ve değişimi gözetmeksizin, gelişigüzel kullanılması, çoğu kez umulanın dışında, hesapta olmayan siyasi sonuçların ortaya çıkmasına neden olur. Samimiyetinden kuşku duyulmaması gereken anti emperyalist sol güçlerin, zamanı, mekanı ve değişimi hesaba katmadan geleneksel bir siyasal refleks düzeyinde ifade ettikleri emperyalizm karşıtlığı, sosyalist gelecek açısından, umulanın dışında, pek de ‘hayırlı’ sayılamayacak sonuçları ortaya çıkartır; anti emperyalist merkezli siyaset yaparken kapitalizm karşıtlığını önemsizleştirmek gibi, ulusalcılığın yeniden ve yeniden üretilmesine dolaylı ‘katkı sunmak’ gibi ya da sermayeyi kutsal sayan İslamcıların ‘anti emperyalizm’ sahtekarlığına şapka çıkarmak gibi…

Anti emperyalizm meselesinde turnusol, kapitalizm karşıtlığıdır. Emperyalizme karşı iseniz, kapitalizme de karşı olmalısınız. Ya da pratik karşılığı olmayan uyduruk bir emperyalizm ‘teorisi’ kurup, o ‘emperyalizmi’ siyasi hedef haline getirmeyi başarmalısınız!..

Anti kapitalist mücadele, kaçınılmaz olarak anti emperyalist mücadeleyi de içerir ve hiçbir biçimde emperyalizm karşıtlığını gölgelemez, fakat anti kapitalist mücadeleyi merkeze almayan anti emperyalist siyaset, kapitalizm karşıtlığını gölgeleyip silikleştirebilir.

Sadık Varer

Biraz Sanat Biraz Siyaset!..


Karikatürcüler Derneği üyesi ve Anadolu Sanatçılar Derneği kurucu üyesi Hasan Seçkin, 77’den bu yana Gırgır Dergisinde başladığı karikatür serüvenini inatla ve dahi ‘imanla’ sürdürüyor.

Kadim dostum Hasan Seçkin, 2008’in 1 Mayıs’ında, dünyanın en uzun karikatürünü çizmeye başladı. Emeğin hikayesini anlatan 1 metre genişliğinde, 120 metre uzunluğundaki bu karikatür, Guinness Rekorlar Kitabının da ‘ilgisini’ çekti

Karikatür, 1Mayıs’ın 120. yılında bitecek, 2009 1 Mayıs’ında emek örgütlerinin dayanışması ile sergilenecekti. Karikatür bitti, ama 1 Mayıs’ta sergilenemedi. İktidarın neredeyse bir ‘savaş hali’ ilan ettiği o çatışmalı günde, 120 metre uzunluğundaki karikatürün 1 Mayıs alanında sergilenmesi imkansızdı.

Velhasıl, karikatürün, 15 – 16 Haziran direnişinin merkezi sayılan Kartal’da, 15 – 16 Haziran 2009’da sergilenmesine karar verildi. Ne var ki bunca büyük bir karikatürün Kartal Meydanında sergilenmesi için de dayanışmaya ihtiyaç vardı.

Bu meseleyi çözmek amacıyla birkaç emek ve sanat örgütü bir araya geldik. Toplantıda, Dev-Maden-Sen Başkanı Çetin Uygur, Eğitim-Sen 5 Nolu Şube Başkanı Feyzullah Coşkun, Yeni Kuşak Köy Enstitüleri Derneği’ni temsilen Ali Ekber Ataş , Anadolu Sanatçılar Derneği sözcüsü olarak ben, bazı yerel gazetelerin temsilcileri ve Hasan’ın ‘hepimiz için’ çizdiği devasa Emek Karikatürü’nün sergilenmesine emeğini katmak isteyen dostlar vardı.

Herkes fikrini söyledi. Çetin Uygur, DİSK’in, Feyzullah Coşkun da Eğitim - Sen’in harekete geçirilmesi için çalışacaklarını açıkladılar. Doğrusu, Emek Karikatürü’nün hak ettiği biçimde sergilenmesi, DİSK ve Eğitim - Sen’in meseleye ‘el atması’na bağlıydı. Umarım, DİSK ve Eğitim – Sen, emeğin sanatını sahiplenme bahsinde duyarlı davranır…

Okuyucu ile paylaşmak istediğim bir şey daha var; bu toplantının sanat dışı sohbeti... Önemsediğim bazı bölümleri aktarmak isterim:

Toplantıda bir arkadaş, ‘İstiklal Caddesi Solcuları’nın sayısındaki ‘kaygı verici’ azalma eğilimi üzerine konuşmaya başladı. Galatasaray’da yaptıkları son eylemde yüz kişi falan varmış…

Tam “İstiklal Caddesi devrimciliği” üzerine eleştirel bir konuşma yapmak üzereydim ki, Çetin Uygur lafı aldı ve şöyle dedi; “ Neden İstiklal Caddesi’nin dışına çıkmayı düşünmüyorsunuz?. Neden Kadıköy’de ya da Kartal’da değilsiniz?.. 15 – 16 Haziran direnişinin yıldönümünde, direnişin başladığı yerde, Kartal’da olmalısınız. Bakın Hasan arkadaşımız da 15 – 16 Haziran’da Kartal Meydanında Emek Karikatürü sergisi açacak…”

Emek dünyasının ‘temiz’ kalmayı başaran az sayıdaki devrimcilerinden biri olarak saygı duyduğum Çetin Uygur, yaşına ve kalbindeki rahatsızlığına rağmen ‘genç devrimci heyecanı’ ile konuşmasını sürdürdü: “Birkaç gün önce, bir işçi yürüyüşü vardı. İşçiler kahvelerin önünden geçerken, oralarda oturan devrimcileri gördüm. Kalkıp işçilerle kol kola gireceklerine seyretmeyi tercih ettiler..”

Bunun üzerine bir arkadaş, enteresan bir ‘savunma’ yaptı; “ İyi ama abi, o işçilerle sendikaları bizi yanlarında istemiyorlar ki?!..”

Evet, bu çok ciddi bir sorundu, ama işte her zaman var olan sorunlardan biriydi. 1970 yılının 15 – 16 Haziran’ında 150 bin civarında işçinin yer aldığı aktif direnişe katılmak isteyen devrimcilere yalnızca TÜRK-İŞ yöneticileri değil, o zamanın DİSK yöneticileri de engel olmaya çalışmışlardı. Kolluk güçleri ile çatışmaya başlamış, beş ölü, iki yüze yakın yaralı vermiş direnişçi işçilere radyodan sesini duyurmaya çalışan DİSK Genel Başkanı şöyle demişti:
“İşçi kardeşlerim, işçi sınıfının bilinçli temsilcileri, sizlere sesleniyorum, iyi dinleyiniz. Anayasal haklarınız için direndiniz. Direniyorsunuz. Anayasamız her türlü toplantı ve yürüyüşlerin silahsız ve saldırısız olacağını emreder. Bizler anayasaya sımsıkı bağlı işçiler olduğumuz için hiçbir hareketimiz anayasaya aykırı olamaz. Ne var ki bizim aramıza çeşitli maksatlar güden kişiler, çeşitli kılıklara bürünerek girebilirler. Hatta kötüsü, gözbebeğimiz şerefli Türk Ordusu’nun bir mensubuna kötü maksatlarla taş atabilir, tahrikler yapabilirler. Türkiye Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu Genel Başkanı olarak sizi uyarıyorum.”
Bu iş böyle!.. Demek ki, devrimciler ‘bir biçimde’ harekete geçmiş işçilerle kol kola giremiyorlarsa, doğrudan sınıf çalışması yapmalı, işçileri devrimciler harekete geçirmeli ve işçilerle sendikalar gerçekten devrimcileştirilmelidir.
Sohbetimiz, “nerede bu devrimciler?..” sorusuna çarpınca söz aldım: “Reel sosyalizm, emperyalist devletlerin bombardımanıyla yıkılmadı; sosyalizm, biriktirdiği sorunların altında kaldı. Neler olup bitiğini anlayamayan komünistlerin sosyalizme inancını feci şekilde zayıflatan, vahim bir durumdur bu… Vakti zamanında Gorbaçov adında ‘devrimci ve de komünist bir yoldaş’ vardı; Sovyetler Birliği’nde, komünistlerin ‘en iyisidir’ deyip eline Genel Sekreter mührü vermişlerdi. Aynı Gorbaçov, şimdi şurada yaptığımız sohbete katılsa bizden para isterdi; eski ‘yoldaş’ Gorbaçov benim yaptığım konuşmanın bir ‘benzerini’ birkaç on bin dolar almadan yapmayacak kadar rezil bir haldedir. Ve kabul etmeliyiz ki, komünistlerin dünyasında sayısız Gorbaçov örneği var. Tesadüfen devrimci olmuş, ‘mecburen’ devrimci kimliğini kullanan ama devrime de sosyalizme de şu kadarcık olsun inancı kalmamış sayısız ‘devrimci’ ile birlikte yaşıyoruz.. Mesele budur; devrimci olduğunu düşündüklerimizin çoğunluğunda, tabiri caizse ‘iman’ sorunu var!.. ‘Nerede bu devrimciler?.’ sorusunun cevabını biraz da burada aramak lazım..”
Sadık Varer

Devrimci Sosyalist Cephe

Che : “Gerçekçi ol imkansızı iste!..” ..................................................... ........... resim: sadık varer


Emek güçlerinin ulusal ve uluslararası düzeyde dayanışması ve birliği gerçekleştirilemezse, kapitalizmi tasfiyesi edip sosyalizmi kurmak düşüncesi, ‘hoş’ bir düşünce olarak kalabilir!..
Durum budur ve bu yüzden meseleye duyarlı komünistlerin iyi niyetli birlik girişimleri eksik olmuyor.
Ne var ki, baskın bir eğilim olarak, evvelemirde örgütlerin idealize edilmiş ortak bir teorik dilde buluşmaları ve birlik isteyenlerin kendilerini lağvedip tek bir örgütün yeniden kaynaşmış unsurları haline gelmeleri koşulu aranıyor, bu koşullara endeksli birlik girişimleri ise çoğunlukla başarısızlıkla sonuçlanıyor.
Sanırım, birlik yanlısı örgütlerin kendilerini lağvedip tek bir örgütün kaynaşmış unsurları haline gelmeleri koşulunun tarihsel arka planında, kaynağını ‘çelişkisiz birlik’ isteğinden alan ‘tek doğru – tek örgüt’ mantığı var.
Bu mantığın savunucusu, kendi ‘doğrusu’nun dışındakilerin doğrularını zararlı bulur; birlik söz konusuysa, birlik isteyenleri kendi doğrusuna ‘davet’ eder; kendi doğrusunu benimsemeyenleri ideolojik ve siyasi muarız olarak konumlandırır ve büyük bir ‘rahatlıkla’ kimini küçük burjuva, kimini goşist, kimini revizyonist, kimini oportünist, kimini pasifist ya da teslimiyetçi vesaire ilan eder.
Böylece yaratılmış bir ideolojik kültürün etkisindeki komünistlerin ‘çatılı’ ya da ‘çatısız’ bir parti birliği elbette gerçekleştirilemez; kimi zorunluluklar sonucu gerçekleşmiş olsa bile, pek çok örnekle sabit olduğu üzere, ‘tek doğru’cu ve de ‘resmi doğru’cu mantığın zorlayıcı etkisiyle bir süre sonra herkes ‘kendine’ döner ve bölüne - parçalana ‘çoğalma’ devam eder...
Türkiye’nin ve dünyanın, her biri farklı teşkilatlarda yer alan komünistleri, nihai amaç meselesinde ortak bir dil kullanıyorlar; herkes kapitalizmin tasfiye edilmesini ve yine herkes bütün sömürü, iktidar ve istismar biçimlerinin ortadan kalktığı eşitlikçi ve özgürlükçü bir toplum istiyor. Farklılık, esas olarak bu isteği gerçekleştirme sürecinin yolu ve yönteminde ortaya çıkıyor.
Gerçekte komünistler arasındaki fark, ‘dil’ farkı değil, ‘şive’ farkıdır; kapitalizmi tasfiye edip emeğin ve insanlığın özgür geleceğini kurmak isteyen komünistler, o ‘an’ için doğruluğuna inandıkları yoldan, uygun buldukları yöntemlerle yürümek istiyorlar, ki bu son derece doğal, tabiri caizse, ‘eşyanın tabiatına’ uygun bir şeydir.
Siyasal kişiliğine Makyawel - Fouche ‘mikrobu’ bulaşmamış, önyargılardan arınmış komünistler teslim edebilirler; Türkiye ve dünya ölçeğinde aklı erdiğince ve elinden geldiğince bir şeyler yapan, bir şeyler yapmaya çalışan komünist örgütler, sınıf içi örgütlerdir, kardeş örgütlerdir..
Burada durup, ‘ezberli’ yanıtları biliniyor olsa da, sormak lazım; amaç ve hedefte aynı fakat yol ve yöntem seçiminde farklılık gösteren komünistler, birbirlerine neden ‘kardeş’ gibi davranmazlar?.. Mustafa Suphi’yi, Kıvılcımlı’yı, Mahir’i, İbrahim’i, Deniz’i yoldaş sayan memleketin komünistleri, onların yoldaşlarını, yoldaş değilse bile neden ‘kardeş’ sayamazlar?.. Lenin’i yoldaş sayan dünyanın komünistleri, Lenin’in en yakın yoldaşlarından biri olan Troçki’yi neden yoldaş, yoldaş değilse bile dost saymazlar?..
Sorular önemlidir!.. Sosyalizme taşınabilir birliğin gerçekleştirilebilmesi, büyük ölçüde, ‘tek doğru’cu bilimdışı mantığın son bulmasına ve sınıf içi - kardeş örgütler kavramının literatürümüze girmesine bağlıdır.. Bu başarılabilirse, hem örgütsel iç süreçlerde hem de komünist örgütler arasındaki ilişkilerde, amaçta değil fakat amaca ulaşmada izlenmesi gereken yol ve yöntemlerde farklı düşünenlerin birliği de, birlikteliği de gerçekleşebilir.
Gelecekte olur ya da olmaz ama bugün için söylenebilecek şey budur; birlik isteyen örgütlerin kendilerini lağvedip ‘tek bir doğru’da ve ‘tek bir örgüt’te bir araya gelmeleri mümkün gözükmüyor, ancak, birbirlerine sınıf içi - kardeş örgüt deme sorumluluğunu gösteren komünistlerin, bağımsız iradelerini ‘koruyan’ belirli bir hukukla, farklılıklarına rağmen, cephesel bir güç oluşturmaları mümkündür.

Literatürdeki cephe kavramı, belirli ve öncelikli amaçlarla biraraya gelmiş değişik çıkar gruplarının ya da sınıf ve tabakaların konjonktürel birliğini ifade ediyor. Faşizme karşı anti faşist kurtuluş cepheleri, emperyalist işgale karşı ulusal kurtuluş cepheleri, diktatörlüklere karşı halk cepheleri benzeri bütün cephe pratiklerinde emek güçleri, halk güçleri, burjuvazinin ‘mağdur’ kesimleri geçici bir ittifak oluştururlar. Bu ittifaklar, öncelikli sorunlar çözümlendiğinde veya her kesim için temel çelişki sayılan sorun giderildiğinde dağılır ve o zamana kadar cephe içinde ortak mücadele sürdüren güçler, artık birbirlerini yok etmeye koyulurlar.

Emek - sermaye çelişkisinin çözümünü merkeze alan, ama aynı zamanda insanlığı ilgilendiren bütün sorunların çözümünü de gündemine alan kapsayıcı bir sosyalist gelecek amacında hemfikir olan sınıf içi - kardeş örgütlerce oluşturulan Devrimci Sosyalist Cephe, sınıfsal içeriği ve birlikteliğin sosyalizme taşınabilirliği ile, içinde burjuvazinin ‘mağdur’ kesimlerinin de yer aldığı bildik cephe pratiklerinden özsel olarak farklıdır.

İmkansız, dememek, “imkansızı istemek” lazım!.. Küba devriminde, Karakas Paktı ile kurulan cephede komünistler, halkçılar ve içinde bankerlerin de yer aldığı ‘mağdur’ kapitalistler, Sierra Maestra’da bir araya geldilerse, eşitlik, özgürlük, dayanışma gibi ortak değerleri benimseyen ve insanın insan üzerinde kurduğu bütün sömürü, istismar ve iktidar biçimlerinin ortadan kaldırılması içini mücadele eden kardeş örgütler, ‘kendilerini koruma’ haklarını saklı tutarak, enternasyonal örgütlenmeye de model olabilecek, sosyalizme taşınabilir Devrimci Sosyalist Cephe’de pekala bir araya gelebilirler…

Geçenlerde, Devrimci İşçi Partisi Girişimi, İşçi Kardeşliği Partisi, Sosyalist Parti, Sosyalist Cumhuriyet Kolektifi, Sosyalist Emek Hareketi Parti Girişimi, Sosyalist Dayanışma Platformu ve kendilerini Ürün Sosyalist Dergi ile ifade eden ‘gayriresmi’ TKP’li dostlar, “Sosyalist Kamuoyuna” başlıklı bir açıklama yaptılar. Açıklama şöyle:

“ Biz aşağıda imzası olanlar, Türkiye sosyalist hareketinde yer alan aşağıdaki güçlerin faaliyetlerini sosyalistlerin bir koordinasyonu çerçevesinde ortaklaştırma olanağı aramak amacıyla 2009 Şubat ayından beri toplanmaktayız.
Yapıcı tartışmalar sonucunda ortaklaştığımız pek çok nokta olduğunu gördük.
Bir yandan işçi sınıfının siyaset sahnesinin önüne yeniden getirilebilmesi için ortak pratik faaliyetler yürütmeye devam ederken, diğer yandan aramızda aşağıdaki konuların tartışılmasının yararlı olacağı ifade edildi:
-Emeğin örgütlü kesimlerinin sınıf mücadelesi ekseninde derlenmesi, örgütsüz kesimlerinin örgütlenmesi;
-Politik bir işçi hareketinin kuruluşu ve iktidara yürümesi;
-Toplumsal muhalefetin hegemonya mücadelesinde karşıt sermaye kamplarının kıskacından işçi sınıfı hareketi temelinde üçüncü bir kutupla çıkılması;
-Kürt hareketiyle Türkiye sosyalist hareketi arasında kalıcı ve devrimci bir ittifakın gerçekleştirilmesi;
-20. yüzyıl sosyalizm deneyimlerinin değerlendirilmesi;
-Emekçilerin iktidar mücadelesinin taşıyıcısı olacak birleşik bir politik merkez oluşturma imkânının değerlendirilmesi.
Sosyalist hareketin politik ve toplumsal yükselişi için, kapitalizmin geçen yılın sonlarından başlayarak hızlanan ve derinleşen genel krizi koşullarında emekçilerin sermaye saldırıları karşısında ortak bir mücadele hattı örmesine katkıda bulunmanın güncel görevimiz olduğunda mutabık kaldık.
Tartışmalarımızı belli bir plan ve hedef çerçevesinde sosyalist hareketin benzer hedefler taşıyan kümeleriyle birlikte gerçekleştirmek üzere, katılıma ve yeniden karılmaya açık olarak sürdürmeye karar verdik. “

‘Tek doğru – tek örgüt’ mantığına ayarlı geleneksel birlik projelerinden farklı, yeni bir birliktelik projesi gibi gözüken bu adımın Devrimci Sosyalist Cephe’ye evrilmesi umudumu koruyarak, gelecek vaadeden bu adımı atan dostları kutluyor ve içtenlikle selamlıyorum.

Sadık Varer

Şiddet Karşıtlığı

Vedat Günyol (1911 - 2004) .......................................................................... resim: sadık varer

Antropologlara göre düşünen insan, yaklaşık 500 bin yıl önce ortaya çıkmıştır. Ve ne yazık ki, düşünme yetisine kavuşan insanın tarihsel serüvenine, azalan ve çoğalan süreğen bir şiddet eşlik etmiştir.

Dünyayı yirmi kez yok edebilecek güçteki nükleer bombaları, uçakları, tankları, topları ve şiddete ayarlı silahlı elemanlarıyla insanlığın başına musallat olmuş kapitalist haydutların en büyük palavralarından biri, ‘düşünce özgürlüğü – şiddet karşıtlığı’ üzerine kurulmuştur.

Biraz ‘havuçla’ ama daha çok ‘sopayla’ yönetilen, insafsızca sömürülen ve aşağılanan emek insanlarına şiddetin ‘kötü bir şey’ olduğunu kavratacağı varsayılan ‘düşünce özgürlüğü’nün açılımı şöyle yapılmıştır: düşünmek serbesttir; düşünün ama düşüncenizi eyleme dönüştürmek isterseniz bizden izin almak, yasalarımıza uymak zorundasınız; yasalarımızı çiğnerseniz ‘sopayı’ yersiniz!..

Yirminci yüzyılın son çeyreğinden bu yana artan oranlarda taraftar bulan şiddet karşıtı kültürden beslenen günümüzün barışçıl insanı için de bildik bir şeydir; hayatın yeniden düzenlenmesi için üretilen ve meşruiyeti, hiç kimseden ‘izin’ almayı gerektirmeyecek denli açık olan insancıl düşüncelerin patiğini yaşamak, belalı bir iştir!

İnsanın insan üzerinde kurduğu bütün sömürü, iktidar ve şiddet ilişkilerini ortadan kaldırmak düşüncesi, şiddet karşıtları dahil, insanlığın ezici bir çoğunluğunca kabul görebilir. Tümüyle insancıl bir düşüncedir bu. Fakat, düşüncenin pratiğini yaşamaya karar verenler, varlığını silahla sürdüren egemen azınlığın şiddetiyle karşılaşırlar…

12 Eylül öncesi, hayata dair uzun sohbetlere girdiğim ve ‘içeride’ iken bir süre yazıştığım Vedat Günyol, “insanlığı ilgilendiren her şey beni de ilgilendirir” düşüncesini içselleştirmiş insana, “güzel insan” derdi. Hümanizm, denildiğinde akla ilk gelen isimlerden biri olan Vedat Günyol, bir de şunu derdi; “Hümanist olmayan biri, komünist olamaz..”

Elbette, ancak bir hümanist , insanlığın sorununu kendi sorunu sayabilir ve komünistlerin ayırt edici özelliği de budur; insanlığı ilgilendiren her şey komünistleri ilgilendirir.

Gerçek bir hümanist, insanlığa zarar veren eylemlere, ama özellikle insanlığın en büyük ayıplarından biri olan sömürüye ve şiddete karşıdır. Vedat Günyol’un, hümanist oldukları için komünist düşünceyi benimseyen “güzel insanları” da şiddete karşıdırlar. Ne var ki, karşı oldukları şiddeti ortadan kaldırmak için, şiddetin sevimsiz araçlarını kullanmak zorunda bırakılırlar.

İhtimal odur ki, köle sahipleri, insanın köleleştirilmesine karşı çıkan ve özgürlük isteyen Spartaküs’ün insancıl düşüncesine saygı gösterip, köleci sitemi ortadan kaldırmış olsalardı, Spartaküs, düşüncesini kılıçla ifade etme gereği duymazdı!

Bizim Che için de aynı şeyler geçerlidir; bir şair ve doktor olan Che’nin yüksek insan sevgisini, düşmanları bile teslim ederler, fakat Che, sömürünün ve şiddetin kaynağı olarak gördüğü emperyalist – kapitalist sisteme karşı mücadeleye girenlerin karşılaştıkları sınırsız şiddet yüzünden, düşüncesini ifade ederken ‘kılıç’ kullanmak zorunda kalmıştır.

Ve her nasılsa, Şili’de barışçıl yöntemlerle hükümet olmayı başaran Unitad Popular, silahlı güçlerin de ‘sahibi’ olan Şili’li bir avuç kapitalist serseri ve Amerikan emperyalizmi tarafından şiddet kullanılarak tasfiye edilmiş, Allende ile birlikte sol ittifakın binlerce üyesi öldürülmüştür..

Velhasıl, önyargısız herkesin kabul edebileceği yalın gerçek şudur; emeğe ve insanlığa yakışan, eşitlikçi, özgürlükçü, sömürüsüz ve şiddetsiz bir hayat düşüncesinin pratik karşılığını barışçıl yöntemlerle kurmak mümkün olsa, hiçbir komünist ‘kılıcı’ tercih etmez…

Sadık Varer

Lazona’da İlk 1 Mayıs

Yalçın Atabey (1955 -1977 ) .................................. resim: sadık varer


Lazona’daki ilk kitlesel 1 Mayıs’ın öyküsünden önce, 2009’un 1 Mayıs ‘zaferi’ üzerine bir çift söz etmek isterim:

Görünen o ki, iktidar için 1 Mayıs ve Taksim meselesi, tabiri caizse, bir ‘namus meselesi’ haline geldi. Ve fakat, bu 1 Mayıs’ta, ‘makul olmayan sayıdaki’ sendikalı kitlenin ‘bir biçimde’ Taksim meydanına girmesi ile iktidarın namusuna bir parça ‘halel’ geldiği de söylenebilir!

Sendika yöneticilerinin dışındaki devrimci kitlenin 1 Mayıs kutlamasına katılmasını ’tehlikeli’ bulan iktidar, bu 1 Mayıs’ta da ‘lazım gelen’ bütün saldırı önlemlerini aldı. Ve sokaklarda yaşanan sayısız çatışmalı zorlamalara rağmen ‘işçi olmayan’ devrimci kitle 1 Mayıs Alanı’na giremedi. Bu nedenle ‘polis gözetiminde’ Taksim’e giren dostlarımızın ‘başarısına’ zafer diyemiyorum. Kanımca, ancak sendikalarla devrimci örgütlerin birlikte 1 Mayıs Alanı’na girişleri gerçekleştiğinde, bir zaferden söz edilebilir.

Gelelim, Lazların ilk kitlesel 1 Mayıs eylemine…

Doğrusu bu ya, 70’lı yıllarda Lazlar, 1 Mayıs’la fazlaca ilgili değillerdi. İlgilenenler de 1 Mayıs’ı, derneklerde ya da Halk Evleri’nde kutluyorlardı. Lazların 1 Mayıs’a ilgisizliğini dert edinen dönemin devrimcileri olarak sormuş soruşturmuş, 1977 öncesinde Pazar, Ardeşen, Fındıklı, Arhavi ve Hopa’da yaşayan Lazların, kitlesel 1 Mayıs gösterisi yaptıklarına dair herhangi bir ‘kayda’ rastlamamıştık..

Yalçın Atabey ve Erkan Eskiçırak gibi çok erken yitirdiğimiz devrimciler dahil bir grup devrimci, 1977’de, 1 Mayıs’ı Ardeşen’de kitlesel bir eylemle kutlamaya karar verdik.

Ama bir ‘sorun’ vardı; benimsediğimiz devrimci çizgi, “silahla güven altına alınmayan kitle eylemlerini yanlış” buluyordu…

Elbette, 1 Mayıs gösterisi için özel olarak silahlanmak gerekmiyordu; polisin ve askerin de çok iyi bildiği gibi, o zamanlar, silahsız Lazları ‘adamdan saymayan’ bir kültür egemendi, dolayısıyla Laz devrimcilerin tümü zaten silahlı idiler. Sorun, silahların nasıl kullanılacağıydı..

Sonuçta ‘Tertip Komitesi’ şöyle bir karar verdi; 1 Mayıs’a katılan kitlenin sağında ve solunda silahlı devrimciler yürüyecek ve yürüyüş boyunca belirli periyotlarla havaya ateş edilecek, böylece kitle “silahla güven altına alınmış” olacak…

İkinci ‘sorun’ yürüyüş boyunca hangi enstrümanın kullanılacağıydı!. Kortejin önünde çalan tulum ya da kemençenin sesini arkadaki kitle duyamazdı. Bu yüzden davul – zurna bulmamız lazımdı. Ama işte, Lazlarda davul – zurna yoktu. Nihayet, çay toplamak ve inşaatlarda çalışmak için Lazona'ya gelmiş tanıdık Kürt işçiler, sorunumuzu çözdüler. Davul ve zurna çalmayı bilen iki Kürt işçi arkadaşı kortejin önüne koyup, Ardeşen’den Pazar’a doğru, Karadeniz sahil yolunu işgal ederek yürümeye başladık. Hedefimiz, üç kilometre ilerideki Fırtına deresinin denizle buluştuğu yerin yanındaki ‘meydan’dı. Oraya kadar sloganlar atılarak yürünecek, konuşmalar yapılacak, horon oynanacak ve 1 Mayıs kutlaması sonlandırılacaktı.

Biliniyor; silah sesi duyan bir Laz, sesin geldiği yerden uzaklaşmaz; tam tersine, silah sesine doğru gider. 1 Mayıs gösterisinde sloganlara eşlik eden yoğun silah sesi, olup bitenlerden habersiz Lazların ilgisini çekmiş, izleyicilerimiz ve kitlemiz çoğalmaya başlamıştı.

Her şey yolundaydı!.. Derken, o zamana kadar ciddiye almadığımız ciddi bir polis gücü ile karşılaştık. Trabzon - Rize yönünden gelen polis araçları yüz metre kadar ileride durdular ve üç polis bize doğru yürümeye başladı. Yalçın ve Erkan’la birlikte birkaç adım öne çıkıp polisleri karşıladık.

Daha önce hiç görmediğimiz, son derece soğukkanlı bir polis şefi bizimle konuşmaya başladı; “Gözlerime inanamıyorum, ne yapıyorsunuz siz?..”

Polis şefini, kararlılığımızı gölgelemeyecek bir gülümsemeyle yanıtladık; “1 Mayıs kutlaması yapıyoruz. Bir kilometre kadar ileride ana yoldan çıkıp sahile sapacağız. Oradaki meydanda horon oynayıp dağılacağız..”

Polis şefi, soğukkanlılığını korumaya çalışarak, şöyle dedi; “Ben onu sormuyorum; ana yolu işgal ettiniz ve silahlı yürüyüş yapıyorsunuz, yasadışı ve tehlikeli bir iştir bu.”

Bizim yanıtımız ise çok ‘açık’tı; “Lazlar düğünlerde de ateş ederler ama bu yüzden hiçbir Laz düğünü polis ya da asker tarafından engellenmemiştir. 1 Mayıs bizim için bir düğünden farksızdır. Yürüyüşümüzü sürdüreceğiz ve yürüyüş boyunca sloganlarımıza silah sesleri eşlik edecek…”

Polis şefi, bir süre sustu, düşündü, sonra, “Bu Lazlar deli yahu!..” dedi ve ekibini alıp geri döndü, yolumuzu açtı..

Böylece Lazların ilk olduğunu düşündüğümüz kitlesel 1 Mayıs eylemi ‘kazasız belasız’ gerçekleşmiş oldu.

Ne var ki, biz havaya ateş ederek Lazona’nın ilk kitlesel 1 Mayıs kutlamasını gerçekleştirirken, aynı saatlerde devlet iktidarının illegal güçleri, Taksim meydanında kutlama yapan yarım milyon silahsız insana ölüm yağdırıyormuş…

Ancak akşam haberlerinde öğrenebildiğimiz 1 Mayıs katliamına verdiğimiz tepki şu cümleyle bitmişti; ‘’Keşke 1 Mayıs kutlamasını Taksim’de yapsaydık..’’

Ve bir yıl sonra, Taksim’de son büyük 1 Mayıs kutlaması yapılırken, Laz devrimcilerinin çoğu Lazona’da değillerdi!...

Sadık Varer

İşsizlik ve Sosyal Patlama


Hayatını kontrol altında tutan ‘efendilerin’ belirlediği bir ücret ya da maaş karşılığı emek gücünü satan insan, emeğini satacağı yeni ‘efendileri’ seçme ‘özgürlüğüne’ sahip olmasına karşın, özgür değildir.

Hiçbir üretim aracına sahip olmadığından emek gücünü satmak zorunda olan ve her zaman emek gücünü satacağı yeni ‘efendilere’ ihtiyaç duyan işçi, bu haliyle, insanlığa yakışmayan bir konumdadır. Manifestomuzda yer alan “İşçilerin zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyi yoktur” sözündeki “zincir”, gerçekte, çağdaş dünyanın ‘köleliğini’ simgeler.

Kapitalist dünyada, yaşayabilmek ve yaşatabilmek için, sahip olduğu tek şeyi, emeğini satışa çıkarmış, artı değer sömürüsüne izin verdiği ‘efendilerin’ iradesini kabullenmiş işçinin durumu vahimdir, fakat işçinin işi ile ‘zinciri’ arasında özdeşlik kurulduğunda, daha vahim bir durumla karşılaşırız; kapitalizmin son derin krizi ile baş döndürücü bir hızla çoğalan işsizler, her türden hak ihlalini ve aşağılanmayı kabullenerek zincirlerini arar hale geldiler. Daha açık bir ifadeyle, zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyi olmayan işçi, zincirini de kaybetmek istemiyor artık!..

Elbette bu durumun mantıklı bir açıklaması var; kapitalist toplumlarda işçilik, ‘çağdaş kölelik’ sayılır, evet ama, işsizlik de hayatın sonu demektir! Ve burada hiçbir abartı yoktur; ekmeğini, suyunu alamayan, kirasını, faturasını ödeyemeyen, çocuklarının sağlık ve okul giderlerini bile karşılayamayan ve de geleceğe dair umudunu yitiren insanın ‘bitmiş’ hayatıdır söz konusu olan..

Türkiye İstatistik Kurumu, işsizlerin sayısını 3 milyon 274 bin olarak açıkladı. Ancak ‘resmi’ rakamları ciddiye alan yok. İşçi ve dahi işveren sendikalarının açıkladıkları işsizlik rakamları çok farklıdır.

Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu’nun yaptığı araştırmaya göre, Nisan 2009 itibarıyla Türkiye’deki gerçek işsiz sayısı 6 milyon 334 bin civarındadır ve işsizlik hızla artmaya devam etmektedir..

Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu, işsizlik oranının yüzde 23.3 olduğunu, iş bulma umudunu kaybedip iş aramaktan vazgeçmiş olanlarla birlikte toplam işsiz sayısının 6 milyona yaklaştığını açıkladı.

Kayıt dışı, sigortasız çalıştırılan işçilerin oranını yaklaşık yüzde 50 sayan bağımsız analistler ise, ülkemizde, hayatını emek gücünü satarak sürdürmek zorunda olan her üç kişiden birinin işsiz olduğunu söylüyorlar.

Bir insan işsiz kalabilir, yeni bir iş bulma umudu varsa, mesele yoktur, fakat sistem sürekli işsizlik üretmeye ve işsiz kalanların yeni bir iş bulma umutları sönmeye başlamışsa, tehlike sinyali vermek lazım!.. Böyle düşünen kapitalizmin akıl yapıcıları, krizle birlikte hızla çoğalan işsizlerin içindeki umutsuzluk grafiğini kaygıyla izliyor ve uyarıyorlar.

Türkiye’de, krizin hızla işsizlik üretmeye başladığı 2008 Eylül ayında yaklaşık 550 bin olan umutsuzların sayısının, şimdilerde bir milyonu aştığını ifade eden düzen sözcüleri, yüksek sesle sosyal patlama uyarısı yapmaya başladılar.

Kuşkusuz, kapitalizmin işsiz ve umutsuz bıraktığı emek insanlarının meşru tepkisi olarak görülmesi gereken sosyal patlama ihtimali, korku içindeki sermaye dünyasını ilgilendirdiği kadar, emek dünyasını da ilgilendiriyor.

Yakın geçmişte, yüz bini aşkın kriz mağdurunun Dublin’de sokaklara dökülmesinden sonra, küresel krizin kapsama alanındaki devletler, sosyal patlamalara karşı silahlı güçlerini hazırlamaya başladılar.

Ne var ki, emek dünyası henüz yakınmanın ötesine geçmiş değil. Krizin faturasını ödemek zorunda bırakılan işsiz ve umutsuz emek insanları, tahammül sınırının eşiğindedir, ve bu, yakınmalarla ya da kapitalizmin eleştirisiyle ‘geçiştirilemeyecek’ önemde, tarihsel bir andır!..

Zaman çok değerlidir; emeğin ve insanlığın özgür geleceğini dert edinen kapitalizm karşıtları, şayet küresel düzeylerde gerçekleşme ihtimali yüksek olan sosyal patlamaları izlemekle yetinme ayıbını yaşamak istemiyorlarsa, hiç zaman kaybetmeden bu tarihsel anı ‘değerlendirmeye’ başlamalıdırlar…

Sadık Varer

Kürdün Kaderi

........................................................................................................................... resim : sadık varer

Ulusların kendi kaderlerini belirleme hakkı, Fransız Devrimi’nden sonra ulus devletlerin kuruluşuyla yaşanan tarihsel süreç boyunca, kendini tartıştırmayacak denli kabul görmüş haklardan biri haline geldi.

Osmanlının son dönemlerinde, kendi kaderini belirlemek isteyen pek çok ulus vardı. Bunlardan bazıları, Balkanlarda ve Arap coğrafyasında, Osmanlı egemenliğinden çıkıp kendi ulus devletlerini kurdular. Geriye Türkler, Ermeniler ve Kürtler kalmıştı.

Kendilerini İttihat ve Terakki siyasi kimliğiyle ifade eden Türkler, Osmanlı devletine rağmen hükümet olmayı başardılar. Ancak, İttihat ve Terakki hükümeti, Türkler gibi, kendi kaderlerini belirlemek isteyen diğer uluslara, özellikle Ermenilere karşı hiç ‘anlayış’ göstermedi; Anadolu’nun kadim halklarından biri olan Ermeniler, İttihat ve Terakki hükümetinin uygulamaya koyduğu tehcir siyaseti ile, ulusal taleplerini bir daha asla ifade edemeyecek ölçülerde kırıma uğradılar. Ermeni ulusunun kendi kaderini belirleme hakkı, böylece ‘yanıtlanmış’ oldu!.

İttihat ve Terakki hükümetinin dağılmasından sonra, Ankara’da kurulan Büyük Millet Meclisi, Türklerle birlikte Kürtlerin ulusal sorununun çözümünü de ‘anayasal teminat’ altına almıştı. “Kürtlerle mesken yerlerde mahalli bir idare kurulmasını gerekli görmekteyiz. Milletlerin kendi geleceklerini bizzat idare etme hakkı bütün dünyada kabul olunmuş bir prensiptir. Biz de bu prensibi kabul etmişizdir” sözleri Mustafa Kemal’e aittir. 1921 Anayasası meseleyi özerklik projesi ile ‘çözmüş’ ve Mecliste yer alan Kürt milletvekilleri, resmi kayıtlara Kürdistan Mebusları şeklinde geçmişlerdi.

Fakat, 1924’den sonra durum değişti. Kendi kaderini eline alan Türk ulusu, Kürt ulusunun kaderini ‘belirleme’ işini de üstlendi; Büyük Millet Meclisi, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne dönüştürüldü ve Kürdistan Mebusları ile birlikte Lazistan Mebusları ‘Türklüğe davet’ edildiler!.. Türkiye sınırları içinde yaşayan halkların ulusal kimlikleri ve dilleri yasaklandı. Türklüğü kabul etmeyenlere, sistematik bir baskı ve şiddet uygulandı.

Kendi kaderini belirleme isteğiyle örgütlenip Osmanlıya başkaldıran Kürtlerle emperyalist istiladan kurtuluş sürecinde ‘kader ortaklığı’ yapan Türk ulusunun temsilcileri, 1924’den sonra, Kürdü yok saymanın da ötesine geçip, 1921 Anayasasıyla tescillenmiş bulunan ‘Özerk Kürdistan’ı iç sömürge haline getirmeyi amaçlayan bir siyaset izlemeye başladılar.

Bu durumda Kürtlerin iki seçeneği vardı. Birincisi; dilinden, kültüründen, tarihinden, yani kendinden vazgeçip Türkleşmeyi kabullenmek; ikincisi, kendi kaderini eline almak için 1924’den çok önce başlayan mücadeleyi sürdürmek.. Bilindiği üzere, Kürtler ikinci seçeneği benimsediler ve başkaldırıya devam ettiler.

Osmanlı döneminde kayıt altına alınmış irili ufaklı on üç Kürt isyanı vardı. Cumhuriyet döneminde ise, 1924’den başlayıp 1937 yılına dek süren yirmi dört isyan gerçekleşti.

1937 Dersim isyanından sonra Kürtler uzun bir sessizlik dönemi geçirdiler. 60’lı yıllarda “Doğu’nun geri kalmışlığı”nı çıkış noktası haline getiren demokratik talepli küçük bir hareketlilik yaşayan Kürtler, 70’li yılların ortalarından sonra, daha önce görülmemiş bir ideolojik ve siyasi kimlikle kendilerini ifade etmeye başladılar; Kürt ulusunun kaderini belirleme görevini sosyalistler üstlendi.

70’li yıllarda, “Sosyalist Kürdistan” programıyla örgütlenip mücadele eden bir dizi örgüt vardı. Ancak 12 Eylül’ün terör ortamında bu örgütlerden bazıları ya yok oldu ya da çok zayıf düştü.

1984 Eruh – Şemdinli baskını ile yeniden siyasi arenaya giren PKK, çok geçmeden Kürt ulusal hareketinin ana dinamiği haline geldi. Ne var ki, önce, yola çıkarken ilan ettiği ‘’Sosyalist Kürdistan’’ programından, daha sonra ‘’Devletli Kürdistan’’ düşüncesinden vazgeçti, ve nihayet, ‘’Demokratik Özerklik’’ projesi ile, meselenin çözülebileceğini ilan etti.

Zamanla hatırı sayılır bir kitle desteği sağlayan PKK’nın ‘siyasi kanadı’ olduğu varsayılan DTP, Kürdün ‘siyasi coğrafyası’nın defacto ilanı anlamına da gelen bir referandum niteliğindeki 2009 yerel seçimlerinde, Kürt halkından büyük bir destek aldı.

Ve Başvekil Erdoğan’ın selam vermeye bile ‘tenezzül’ etmediği DTP’nin Eşbaşkanı Ahmet Türk, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde, eline “Demokratik Özerklik” kitapçığını tutuşturduğu ABD Başkanı Hüseyin ile oturup Kürt meselesinin çözümünü konuşmaya başladı.

Velhasıl, Kürdün kaderi ile Prezident Hüseyin de resmen ‘ilgileniyor’ artık ve ABD’nin, öncekilerden farklı olduğu anlaşılan bu ilgisi, sonun başlangıcı gibi gözüküyor.

Şimdi, yanıtlanması gereken ‘küçük’ bir soru var; yaklaşık yüz yıl boyunca çok ağır bedeller ödeyen, büyük acılar ve yıkımlar yaşayan Kürdün kaderini tayin etme işine, halkların geleceğini karartma bahsinde sicili bozuk olan ABD’nin de dahiliyeti, kimleri mutlu eder?..

Uzak olmayan bir gelecekte Kürdün kaderini belirleme görevini yeniden Kürt sosyalistlerinin üstlenmesi dileğiyle…

Sadık Varer