<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-2427753506153774536</id><updated>2012-01-23T06:58:07.472-08:00</updated><title type='text'>ÖZGÜR GELECEK</title><subtitle type='html'>_____________________________________________________________________________</subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://enternasyonalle.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2427753506153774536/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://enternasyonalle.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><author><name>Sadık Varer</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>95</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2427753506153774536.post-5297175212053426549</id><published>2012-01-23T02:33:00.000-08:00</published><updated>2012-01-23T06:58:07.479-08:00</updated><title type='text'>Devrimci Cephe</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-hx7QaFMypMg/Tx106bbqE-I/AAAAAAAAA6g/acKa_Dpny-A/s1600/DSCN2833.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5700841250465911778" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 370px; CURSOR: hand; HEIGHT: 233px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/-hx7QaFMypMg/Tx106bbqE-I/AAAAAAAAA6g/acKa_Dpny-A/s400/DSCN2833.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; &lt;span style="font-size:78%;"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;.......................................... &lt;/span&gt;&lt;span style="color:#333333;"&gt;Che : “Gerçekçi ol imkansızı iste!..” ( resim: sadık varer )&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="color:#333333;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Emeğin ve insanlığın özgür geleceğini dert edinen devrimcilerin ulusal ve uluslararası düzeyde dayanışması ve birliği gerçekleştirilemezse, kapitalizmi tasfiyesi edip sosyalizmi kurmak mümkün değildir!...&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Yakıcı gerçek budur ve bu yüzden, durumun farkında olan, meseleye duyarlı devrimcilerin iyi niyetli birlik girişimleri eksik olmuyor.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Ne var ki, birlik girişimlerinde baskın bir eğilim olarak, öncelikle örgütlerin idealize edilmiş ortak bir teorik dilde buluşmaları ve birlik isteyenlerin kendilerini lağvedip tek bir örgütün yeniden kaynaşmış unsurları haline gelmeleri koşulu aranıyor, bu koşullara endeksli birlik girişimleri ise başarısızlıkla sonuçlanıyor.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Kanımca, birlik yanlısı örgütlerin kendilerini lağvedip tek bir örgütün kaynaşmış unsurları haline gelmeleri koşulunun arka planında, kaynağını ‘çelişkisiz birlik’ isteğinden alan ‘tek doğru – tek örgüt’ mantığı var.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Bu mantığın savunucusu, kendi doğrusunun dışındakilerin doğrularını zararlı bulur; birlik söz konusuysa, birlik isteyenleri kendi doğrusuna ‘davet’ eder; kendi doğrusunu benimsemeyenleri de rahatlıkla revizyonist, oportünist, goşist, pasifist, teslimiyetçi ve saire ilan eder, dahası, onları ideolojik ve siyasi muarız olarak konumlandırır.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Böylece yaratılmış bir ideolojik kültürün etkisindeki devimcilerin birliği elbette gerçekleştirilemez; kimi zorunluluklar sonucu gerçekleşmiş olsa bile, pek çok örnekle sabit olduğu üzere, ‘tek doğru’cu ve de ‘resmi doğru’cu mantığın zorlayıcı etkisiyle bir süre sonra herkes kendine döner ve bölüne parçalana ‘çoğalma’ devam eder...&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Şurası açık; Türkiye’nin ve dünyanın her biri farklı teşkilatlarda yer alan devrimcileri nihai amaç meselesinde ortak bir dil kullanıyorlar; herkes kapitalizmin tasfiye edilmesini ve yine herkes bütün sömürü, iktidar ve istismar biçimlerinin ortadan kalktığı eşitlikçi ve özgürlükçü bir toplum istiyor. Farklılık, esas olarak bu isteği gerçekleştirme sürecinin yolu ve yönteminde ortaya çıkıyor.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Gerçekte devrimciler arasındaki fark, dil farkı değil, şive farkıdır; kapitalizmi tasfiye edip emeğin ve insanlığın özgür geleceğini kurmak isteyen devrimciler, o an için doğruluğuna inandıkları yoldan, uygun buldukları yöntemlerle yürümek istiyorlar, ki bu son derece doğal, tabiri caizse eşyanın tabiatına uygun bir şeydir.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Siyasal kişiliğine ‘Makyawel mikrobu’ bulaşmamış ve politik önyargılardan arınmayı başarmış devrimciler teslim edebilirler; Türkiye ve dünya ölçeğinde aklı erdiğince ve elinden geldiğince bir şeyler yapan, bir şeyler yapmaya çalışan devrimci (komünist) örgütler, sınıf içi örgütlerdir, kardeş örgütlerdir.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Sınıf içi kardeş örgütler kavramına yüksek bir değer biçmek lazım. Sosyalizme taşınabilir birliğin gerçekleştirilebilmesi, büyük ölçüde, ‘tek doğru’cu bilimdışı mantığın son bulmasına ve sınıf içi kardeş örgütler kavramının benimsenip içselleştirilmesine bağlıdır. Bu başarılabilirse, hem örgütsel iç süreçlerde hem de devrimci örgütler arasındaki ilişkilerde, amaçta değil fakat amaca ulaşmada izlenmesi gereken yol ve yöntemlerde farklı düşünenlerin birliği de, birlikteliği de gerçekleşebilir.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Gelecekte olur ya da olmaz ama bugün için söylenebilecek şey budur; birlik isteyen örgütlerin kendilerini lağvedip ‘tek bir doğru’da ve ‘tek bir örgüt’te bir araya gelmeleri çok zordur; ancak, birbirlerine sınıf içi kardeş örgüt deme sorumluluğunu gösteren devrimcilerin, farklılıklarına rağmen, bağımsız iradelerini koruyan belirli bir hukukla, cephesel bir devrimci güç oluşturmaları mümkündür.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Literatürdeki cephe kavramı, belirli ve öncelikli amaçlarla bir araya gelmiş değişik çıkar gruplarının ya da sınıf ve tabakaların konjonktürel birliğini ifade ediyor. Faşizme karşı anti faşist kurtuluş cepheleri, emperyalist işgale karşı ulusal kurtuluş cepheleri, diktatörlüklere karşı halk cepheleri benzeri bütün cephe pratiklerinde emek güçleri, halk güçleri, burjuvazinin ‘mağdur’ kesimleri geçici bir ittifak oluştururlar. Bu ittifaklar, öncelikli sorunlar çözümlendiğinde veya her kesim için temel çelişki sayılan sorun giderildiğinde dağılır ve o zamana kadar cephe içinde ortak mücadele sürdüren güçler, artık birbirlerini yok etmeye koyulurlar.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Kapitalizmi tasfiye etmeye kararlı, emek-sermaye çelişkisinin çözümünü merkeze alan, ama aynı zamanda insanlığı ilgilendiren bütün sorunların çözümünü de gündemine alan kapsayıcı bir sosyalist gelecek amacında hemfikir olan sınıf içi kardeş örgütlerce oluşturulan Devrimci Cephe, sınıfsal içeriği ve birlikteliğin sosyalizme taşınabilirliği ile, içinde burjuvazinin ‘mağdur’ kesimlerinin de yer aldığı bildik cephe pratiklerinden özsel olarak farklıdır.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;İmkansız, dememek, “imkansızı istemek” lazım!.. Küba devriminde, Karakas Paktı ile kurulan cephede komünistler, halkçılar ve içinde bankerlerin de yer aldığı ‘mağdur’ kapitalistler, Sierra Maestra’da bir araya geldilerse, eşitlik, özgürlük, dayanışma gibi ortak değerleri benimseyen ve insanın insan üzerinde kurduğu bütün sömürü, istismar ve iktidar biçimlerinin ortadan kaldırılması içini mücadele eden kardeş örgütler, ‘kendilerini koruma’ haklarını saklı tutarak, enternasyonal örgütlenmeye de model olabilecek, sosyalizme taşınabilir Devrimci Cephe’de pekala bir araya gelebilirler…&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#333333;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#333333;"&gt;Sadık Varer&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt; &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2427753506153774536-5297175212053426549?l=enternasyonalle.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2427753506153774536/posts/default/5297175212053426549'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2427753506153774536/posts/default/5297175212053426549'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://enternasyonalle.blogspot.com/2012_01_01_archive.html#5297175212053426549' title='Devrimci Cephe'/><author><name>Sadık Varer</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-hx7QaFMypMg/Tx106bbqE-I/AAAAAAAAA6g/acKa_Dpny-A/s72-c/DSCN2833.JPG' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2427753506153774536.post-3968203595430451564</id><published>2012-01-02T03:18:00.000-08:00</published><updated>2012-01-02T04:28:52.345-08:00</updated><title type='text'>Sosyalizmin 'Yüce Önder' Meselesi</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-jMbBkbbTjFc/TwGTXr1RQ-I/AAAAAAAAA58/_59LY2xhOws/s1600/Kim%2BJong-Un.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5692993439085446114" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 192px; CURSOR: hand; HEIGHT: 249px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/-jMbBkbbTjFc/TwGTXr1RQ-I/AAAAAAAAA58/_59LY2xhOws/s400/Kim%2BJong-Un.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; &lt;span style="color:#000000;"&gt;................................... &lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:78%;color:#333333;"&gt;Kim Jong-Un… Yeni ‘Yüce Önder’ !...&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti’nin 69 yaşındaki ‘yüce önder’i Kim Jong-il 17 Aralık 2011 tarihinde öldü. Kim Jong-il’in ölümü 24 milyonluk ülkeyi yasa boğdu; halk, uzun yas günleri boyunca gözyaşı döktü. Ve her vesileyle sosyalizme karşı ideolojik taarruza geçen sermaye medyası, bu kitlesel yas görüntüleri üzerinden uluslararası ölçekte etkin bir sosyalizm karşıtı propaganda faaliyeti yürüttü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Uluslararası sermayenin iletişim stratejisi, Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti yurttaşlarının yaşadığı derin yas görüntüleri ile ‘komünist yüce önder’ tiplemesi ilişkilendirilerek kuruldu. Sermayenin toplum bilincine kaydetmeye çalıştığı şey burjuva medyasının bütününde neredeyse aynı formatta servis edildi: “Sosyalizm anti demokratik bir rejimdir ve bu rejimde toplumun kaderi totaliter yüce önderlerin iradesine tabidir. Tekil irade konumundaki yüce önder öldüğünde yas tutmayanlar bile cezalandırılır. Bugün Kuzey Kore’de bütün halk yas tutuyor, ağlıyorsa, bunun nedeni korkudur; 1994’te Kuzey Kore’nin ilk lideri Kim İl Sung öldüğünde yas tutmayanlar hapse atılmıştı vs…”&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Sermayenin anti-komünist reflekslerinde şaşırtıcı bir yan yoktur; sermaye güçleri elbette kapitalizmin ömrünü uzatmak için sosyalist ideolojiyi etkisizleştirmeye çalışır ve bu eşyanın tabiatına uygun bir davranıştır. Asıl mesele ‘sosyalist toplum’ iddiasındaki rejimlerde yaşanan rezaletin sosyalizme karşı ideolojik taarruz için fırsat kollayan sermayenin işini kolaylaştırmasıdır.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;1948’de kurulan Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti’nin ilk lideri Kim Il Sung 1994 yılında öldüğünde ülkede bir seçim falan yapılmadı; Kim İl Sung”un oğlu Kim Jong-il ‘yüce önder’ mührünü eline aldı. 17 Aralık 2011’de Kim Jong-il ölünce de aynı şey tekrarlandı ve Kim Jong-il’in yirmili yaşlardaki oğlu Kim Jong-un Kuzey Kore’nin yeni ‘yüce önderi’ ilan edildi…&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Emeğin ve insanlığın özgür geleceğini dert edinen hiçbir komünist bu rezalete sessiz kalmamalı; çünkü bu vahim durum, yalnızca Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti’nde uygulanan ‘sosyalizmin’ değil, genel olarak sosyalizmin prestij kaybına neden oluyor.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Çok iyi bilinir ki, sosyalizm projesinde kolektif iradenin yerine geçen tekil iradeye, toplumun kaderini elinde tutan her şeye muktedir ‘yüce önder’e, ‘sayın başkan’a, Sezar’a ya da Kleopatra’ya yer yoktur.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Sosyalist ideolojinin öngördüğü önderlik, hiçbir ayrıcalığı olmayan, eleştiriden muaf tutulmayan ve gerektiğinde görevden de geri çağrılabilen önderlik vasıflarına sahip seçilmiş bireylerce oluşturulan kolektif önderliktir.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;İşin teorisi böyledir ve fakat birkaç istisna hariç, tarihimizin hiçbir döneminde teoriyle örtüşen bir önderlik kurulamadı. Eleştirilemeyen ve görevden geri çağrılamayan ‘yüce önder’ tipi sosyalizmin ayıplarından biri olarak varlığını sürdürdü. Kendine ‘sosyalist’ diyen Kore Demokratik Halk Cumhuriyetinde de aynı ayıp sürüyor…&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;En gelişmiş burjuva demokrasilerinden yüzlerce kat daha gelişmiş bir demokrasi vaadeden sosyalist demokrasi, toplumun kaderi üzerinde tepinme olanağına sahip tekil irade konumundaki ‘yüce önder’ tiplemesine izin verdiği ölçüde kendini gerçekleştiremez. Muhtelif yazılarda ifade etmeye çalıştım; düşüncede hiyerarşi yoktur ve ‘en iyi’ olma hali anlık bir şeydir, bugün ‘en iyi’ sayılan, yarın ‘en iyi’ değildir artık. Ama bir biçimde ‘yüce önder’ postuna oturtulan birey, her zaman kendini toplumun ‘en iyisi’ sanır. Kendini ‘en iyi’ sanan biri, kaçınılmaz olarak, kişiliğiyle özdeşleşen ‘önderliği’ sorgulatmama refleksi geliştirir. Otoritesi tartışılamayan ‘yüce önder’, düşüncelerinin sorgulanmasına, tartışılmasına tahammül edemez. Farklı olan tasfiye edilir ve tasfiye kaygısı, sosyalizm içi farklı düşüncelerin gizlenmesine neden olur. Eşitlik ve özgürlük gibi en güçlü değerlerimizi de sakatlayan bu durum, bireyleri, ‘yüce önder’in her fikrini ve de zikrini onaylayan dalkavuklara dönüştürür. Elbette bu ortamda sosyalist demokrasiden de söz edilemez…&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#333333;"&gt;Sadık Varer&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2427753506153774536-3968203595430451564?l=enternasyonalle.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2427753506153774536/posts/default/3968203595430451564'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2427753506153774536/posts/default/3968203595430451564'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://enternasyonalle.blogspot.com/2012_01_01_archive.html#3968203595430451564' title='Sosyalizmin &apos;Yüce Önder&apos; Meselesi'/><author><name>Sadık Varer</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-jMbBkbbTjFc/TwGTXr1RQ-I/AAAAAAAAA58/_59LY2xhOws/s72-c/Kim%2BJong-Un.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2427753506153774536.post-3053903915122482218</id><published>2011-12-01T10:51:00.000-08:00</published><updated>2011-12-01T11:03:54.678-08:00</updated><title type='text'>Enternasyonalsiz Bir Sosyalist Gelecek Mümkün Değildir</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-53ELehTSPBc/TtfNWyaYGlI/AAAAAAAAA5w/x9HZEIHg4lo/s1600/%25C4%25B0spanya%2B-%2Buluslararas%25C4%25B1%2Btugaylar.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; DISPLAY: block; HEIGHT: 266px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5681235246324390482" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/-53ELehTSPBc/TtfNWyaYGlI/AAAAAAAAA5w/x9HZEIHg4lo/s400/%25C4%25B0spanya%2B-%2Buluslararas%25C4%25B1%2Btugaylar.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt; ........................................ &lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:78%;color:#333333;"&gt;İspanya – Uluslararası Tugaylar&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Kapitalizmi tasfiye edip emeğin ve insanlığın özgür geleceğini kurmak isteyen devrimcileri, devrim öncesi süreçlerde halledilmesi gereken stratejik önemde bir iş bekliyor; eski zamanlardakinden çok daha kapsayıcı ve işlevsel bir enternasyonal birlik oluşturmak…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Enternasyonale duyulan ihtiyaç hiçbir biçimde hafife alınamaz; işin aslı şu ki, enternasyonalsizliğe son vermek, kapitalizmi tarihin çöplüğüne süpürecek devrimler kadar önemli bir meseledir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sermayenin büyükçe bir köye dönüştürdüğü dünyamızın bu gününde devrimcilerin, “hele bir devrimimizi yapalım, enternasyonal birliği sağlama işine sonra bakarız” deme lüksü de yoktur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Enternasyonal ihtiyacını hafifseme eğilimi SSCB dağılmadan önce vardı. Doğru değil fakat anlaşılır bir şeydi bu. Caydırıcı muazzam bir silahlı güce sahip olan SSCB, pragmatik amaçlarla da olsa, kimi istisnalar hariç, devrimini yapan ülkelerin yanında yer alıyor ve devrimi boğmak üzere harekete geçen emperyalist devletleri bir ölçüde engelliyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama artık çok farklı bir dünyada yaşıyoruz; herhangi bir ülkede gerçekleştirilecek olan devrimi boğmak için hazırda bekleyen güçlere eski SSCB’yi oluşturan yeni kapitalist devletler de katılmış bulunuyor. Gerçekleştirilecek devrimlere demokratik ya da totaliter tüm kapitalist devletlerin saldıracakları kesindir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yakın geçmişte Libya’da yaşananlar örnek olsun: uluslararası sermayenin politika tercihleriyle çelişen Kaddafi yönetimi NATO üyesi devletlerin hışmına uğradı. Üstelik Libya sosyalist bir ülke de değildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uluslararası sermayenin çıkarlarıyla çelişen ‘aykırı’ duruşu yüzünden Libya’ya saldıranların, kapitalizmi tasfiye eden sosyalist bir ülkeye saldırmayacaklarını kim iddia edebilir?...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Velhasıl, enternasyonalsizliğe son vermek sosyalizmin hayati meseledir. Anti-kapitalist devrimlerin, kapitalist haydutların kaçınılmaz saldırısına rağmen sosyalizme çıkabilmesi için, saldırgan devletleri engelleyecek kapsayıcı ve işlevsel bir enternasyonal şarttır…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#333333;"&gt;Sadık Varer&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt; &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2427753506153774536-3053903915122482218?l=enternasyonalle.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2427753506153774536/posts/default/3053903915122482218'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2427753506153774536/posts/default/3053903915122482218'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://enternasyonalle.blogspot.com/2011_12_01_archive.html#3053903915122482218' title='Enternasyonalsiz Bir Sosyalist Gelecek Mümkün Değildir'/><author><name>Sadık Varer</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-53ELehTSPBc/TtfNWyaYGlI/AAAAAAAAA5w/x9HZEIHg4lo/s72-c/%25C4%25B0spanya%2B-%2Buluslararas%25C4%25B1%2Btugaylar.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2427753506153774536.post-2136506229353132914</id><published>2011-10-31T02:34:00.000-07:00</published><updated>2011-10-31T02:41:37.588-07:00</updated><title type='text'>Komünist, Bilim İnsanı Özelliğine (de) Sahip Olmalı</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-fqbs6iNXNhM/Tq5srJmJ4vI/AAAAAAAAA5Y/TKC_mjkEqek/s1600/DSCN0103.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5669588469472158450" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 295px; CURSOR: hand; HEIGHT: 400px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/-fqbs6iNXNhM/Tq5srJmJ4vI/AAAAAAAAA5Y/TKC_mjkEqek/s400/DSCN0103.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; &lt;span style="color:#000000;"&gt;....................................&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt; (&lt;/span&gt;&lt;span style="color:#333333;"&gt;resim: sadık varer)&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;1917 Ekim Devriminden birkaç yıl sonra, emperyalist kuşatma ve iç savaş koşullarında “zorunlu bir geri adım” vurgusuyla alınan ve fraksiyonları, dolayısıyla sosyalizm içi ‘farklı’ düşünceleri yasaklayan 10. Kongre Kararlarının zaman içinde teorize edilip kalıcılaştırılması yüzünden emek dünyasının tarih yapıcıları bilim insanı özelliğini yitirmeye başladılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anlaşılır bir şeydir bu; sosyalizm projesinde yeri olmayan tekil irade konumundaki “yüce önder”in “resmi düşünceleri” ile çelişenlere uygulanan trajik tasfiye eylemleri, düşünen sosyalist insanı yok etti. Çok geçmeden, yönergelerle belirlenmiş alanlar dışında bilim ve teori yapma cesaretini gösterebilen kimse kalmadı. Teori yapmanın tehlikeli bir iş olduğunu gören Komintern siyasetçileri, “Yüce Önder Genel Sekreter Yoldaş”ın prototipleri haline dönüştüler ve iki satırlık bilimsel bilgi ile yüz satırlık politika yapmayı başarmak gibi yeni bir özellik edindiler. Kapitalizm, yaşamın her alanında ama özellikle üretim süreçlerini doğrudan etkileyen bilimsel–teknolojik alanda ciddi gelişmeler kaydederken, kapitalizmin izini sürmek, çözmek, dünyayı yeniden ve yeniden yorumlamak yerine, Skolastiklerden farksız bir tutumla gelişmeleri onlarca yıl önce yazılmışlarla ‘açıklama’yı tercih ettiler. Daha da kötüsü; bu gerilik, Komintern aracılığıyla komünistler dünyasının neredeyse bütününe yayıldı.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Bu yüzden, günümüzde sermaye dünyasını anlamak ve yorumlamak için hala Lenin’in 1916‘da kaleme aldığı Emperyalizm kitabını açmakla yetinenlere sıklıkla rastlıyoruz…&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Elbette, Lenin’in Emperyalizm başlıklı çalışmasının açıklayıcı ömrünü sonsuzlaştırmak, bilim insanı özelliğine de sahip bir komünistin anlayabileceği bir şey değildir.&lt;br /&gt;Emperyalizm başlıklı çalışmanın açıklayıcı ömrü, emperyalistler arası ikinci paylaşım savaşının bitimine kadar sürdü. Savaş sonrasında emperyalist-kapitalist dünyada, Lenin’in Emperyalizm çalışmasında yer almayan yeni ilişki biçimleri ortaya çıkmaya başladı. Örneğin, Lenin’de emperyalistler arası ilişkinin antagonist karakterine yapılan vurgu temel değerde bir saptama idi ve devrim teorisi de bu saptamadan yola çıkılarak oluşturulmuştu: Emperyalistler arası çelişkiler uzlaşmaz karakterdedir; bu çelişkiler emperyalist devletleri kaçınılmaz olarak pazarların yeniden ve yeniden paylaşılması için savaşa sürükleyecektir, savaşın ortaya çıkartacağı uygun ideolojik ve siyasi koşullardan yararlanarak devrim gerçekleştirilebilir ve emeğin iktidarı kurulabilir… &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Bilindiği gibi bu teorinin doğruluğu, ikinci savaş sonrası dünyanın üçte birini emperyalist – kapitalist sömürünün dışında tutmayı sağlayan devrimlerle kanıtlandı.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;İkinci paylaşım savaşından sonra pazarlarının üçte birini kaybeden ve özellikle askeri alanda, SSCB merkezli meydan okuyan bir güçle karşılaşan emperyalizm, gönülsüzce ama mecburen yeni bir ilişki biçimi örgütlemeye koyuldu. Lenin’in Emperyalizm teorisinde olmayan çok önemli bir şey başlığa çıkartıldı: entegrasyon...&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;1951 Paris Antlaşması, entegrasyon sürecinin başlangıcıdır. Bu antlaşma ile, Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu kuruldu. Bunu, Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu’nun kuruluşu izledi ve sonuçta, emperyalizmin merkezi Avrupa’nın bütün kapitalist ülkelerini ekonomik, siyasi, askeri, kültürel açıdan ‘birleştiren’ ve Avrupa Birliği’ni ortaya çıkartan muazzam bir gelişme yaşandı.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Kanımca, sermaye dünyasındaki gelişmeleri izleyen komünistler, Lenin’in 1916 yılında yazdığı Emperyalizm kitabına “Emperyalizm I” deyip, “Emperyalizm II”yi yazmaları gerekirdi. Ve yine, reel sosyalizmin dağılmasından sonra başlığa çıkartılan globalizmin ya da küresel kapitalizmin çözümlemesini yaparken de “Emperyalizm III” yazılmalıydı !... &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Ne var ki, komünistler dünyasında hatırı sayılır bir kesim, aradan geçen yaklaşık bir asırlık zaman içinde sermaye dünyasında yaşanan devasa değişimlere rağmen, tek başına dünyanın bugününü anlama olanağı sunmayan Lenin’in emperyalizm teorisiyle yetinme ısrarını sürdürüyor. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Bu meseleyi önemsemek lazım; kapitalizmi süpürüp atmayı ve özgür bir gelecek kurmayı amaçlayan komünistler, bu işin üstesinden gelmek için, bilim ve siyaset denklemini yeniden kurmalı; büyük bir ciddiyetle ve hiç zaman kaybetmeden bilim insanı özelliğini yeniden kazanmaya başlamalıdırlar. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Bunu mutlaka başarmamız gerekiyor, çünkü çok iyi bilinir ki, dünyanın bugününü çözecek ve yorumlayacak düzeyde bilimsel bilgiye sahip olmayanların dünyayı değiştirmeleri mümkün değildir…&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#333333;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#333333;"&gt;Sadık Varer&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2427753506153774536-2136506229353132914?l=enternasyonalle.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2427753506153774536/posts/default/2136506229353132914'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2427753506153774536/posts/default/2136506229353132914'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://enternasyonalle.blogspot.com/2011_10_01_archive.html#2136506229353132914' title='Komünist, Bilim İnsanı Özelliğine (de) Sahip Olmalı'/><author><name>Sadık Varer</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-fqbs6iNXNhM/Tq5srJmJ4vI/AAAAAAAAA5Y/TKC_mjkEqek/s72-c/DSCN0103.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2427753506153774536.post-9028714579185641498</id><published>2011-09-26T00:33:00.000-07:00</published><updated>2011-09-26T00:38:20.663-07:00</updated><title type='text'>Sosyalizme Yeniden Çekicilik Kazandırmak İçin</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-APfZp6P8U0M/ToArSLtt8NI/AAAAAAAAA5E/QFiBfnJGcPo/s1600/NicolaeCeausescuElena20.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5656568723359527122" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 405px; CURSOR: hand; HEIGHT: 348px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/-APfZp6P8U0M/ToArSLtt8NI/AAAAAAAAA5E/QFiBfnJGcPo/s400/NicolaeCeausescuElena20.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:78%;color:#333333;"&gt; &lt;span style="color:#000000;"&gt;..........................................................&lt;/span&gt; &lt;span style="color:#333333;"&gt;Nikolay ve Elene Çevuşesku&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;21 Aralık 1989, Temeşvar, Devrim Meydanı... Daha bir ay kadar önce yapılan seçimde yüzde doksan dokuzluk bir oy oranıyla yeniden Romanya Komünist Partisi Genel Sekreteri, Cumhurbaşkanı ve Ordu Komutanı seçilmiş olan Nikolay Çavuşesku, kendisini desteklemek üzere “kendiliğinden toplanan” kalabalığın karşısında konuşma yapmaktadır…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fakat meydanda toplanan kalabalığın arasından küçük bir grup, Çavuşesku’yu protesto etmeye başlar. Kısa süre önce Çavuşesku’yu “coşkuyla destekleyip seçen” halk, protestocu grubun eylemine katılır. Protesto hızla isyana dönüşür. İsyanı bastırması için orduya verilen emirler boşlukta kalır; askerler, Başkomutan Çavuşesku’nun emrine itaat etmez. Çavuşesku ve karısı Elena bir helikopterle kaçmaya çalışır ama yakalanırlar ve daha ne olduğunu bile anlayamadan, bir gün sonra, 22 Aralık 1989’da, uyduruk bir mahkemede yargılanıp kurşuna dizilirler…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çavuşesku ve Elena kurşuna dizildiğinde Bursa Özel Tip Cezaevi’ndeydim. Olup bitenleri anlamaya çalışıyordum. Eleştirdiğim kimi uygulamalarına rağmen ‘sağlam’ bir görüntü veren sosyalist rejimler sarsılmaya ve çökmeye başlamıştı…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O sırada, bir rahatsızlığım dolayısıyla sıklıkla Bursa Tıp Fakültesi’nin mahkumlar koğuşuna konuk oluyordum. Koğuşta adli mahkumlardan bir hasta vardı. Onunla siyasi sohbetlere girmeyi denerdim; kapitalizm cehenneminden açar, sosyalizm cennetiyle biten konuşmalar yapardım. Koğuş arkadaşım, konuşmayı pek sevmezdi, daha çok dinler, ender olarak da birkaç cümle ederdi. Bir keresinde şöyle demişti: “Hocam, kusura bakmayın ama işiniz çok zor; ne bir deprem oldu, ne de bir tufan, ama sizin rejimler peş peşe çöküyor, bu yüzden halk size inanmaz, kurmak istediğiniz sosyalist rejime itibar etmez artık. “&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son derece yalın bir saptamaydı bu ve maalesef gerçekti…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şuna inanıyorum; bir ideolojinin albenisi düşerse, o ideolojinin kitleselleşme, maddi bir güce dönüşme ihtimali de düşer…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biriktirdiği sorunların altında kalan ‘sosyalist’ ülkelerde yaşanan kapitalist restorasyon, toplum bilincine “kapitalizmin zaferi ve sosyalizmin (hatta komünizmin) iflası” şeklinde yansı(tıl)mıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Toplum bilincini yeniden ve yeniden biçimlendirmek üzere hazırlanmış olağanüstü etkili kitle iletişim araçlarına sahip olan kapitalist haydutlar, tarihsel bir kaza geçiren sosyalizme karşı ideolojik taarruza hız kesmeden devam ediyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu durum, sosyalizmin yaşanmışlıklarını sorgulayıp teorik yenilenmeyi başarmış komünistleri değil (belki) ama “sosyalizmin iflas ettiğine” inandırılan emek insanlarını feci şekilde etkiliyor; sosyalist gelecek umudunu yitiren emek insanları, kaçınılmaz olarak düzen içi ‘çözümlere’ yöneliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anlaşılır bir şeydir bu; şayet kapitalizme alternatif, inandırıcı ve çekici bir sosyalizm projesi yoksa, emek insanlarının kapitalizme duydukları tepki sosyalizme büyüyemez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Emek insanlarının yeniden sosyalizm mücadelesine katılmaları için pek çok şeyin üstesinden gelmek lazım, fakat öncelikle ve acilen yapılması gereken şey, en gelişmiş kapitalist toplumların refah düzeyi görece yüksek emekçilerine de çekici gelecek, günümüzün ve öngörülebilir geleceğin parametreleriyle yenilenmiş bir sosyalizm projesi üretmektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu işin üstesinden gelmek için de, komünistler dünyasında kutsallara yer olmadığını, hiç kimsenin ama hiç kimsenin eleştiriden muhaf tutulamayacağını unutmadan, sosyalizmin prestij kaybına neden olan herkesi ve her pratiği bilim insanı nesnelliğiyle sorgulamak, yapılan yanlışları ve işlenen suçları açığa çıkarıp teslim etmek gerekiyor…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#333333;"&gt;Sadık Varer&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2427753506153774536-9028714579185641498?l=enternasyonalle.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2427753506153774536/posts/default/9028714579185641498'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2427753506153774536/posts/default/9028714579185641498'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://enternasyonalle.blogspot.com/2011_09_01_archive.html#9028714579185641498' title='Sosyalizme Yeniden Çekicilik Kazandırmak İçin'/><author><name>Sadık Varer</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-APfZp6P8U0M/ToArSLtt8NI/AAAAAAAAA5E/QFiBfnJGcPo/s72-c/NicolaeCeausescuElena20.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2427753506153774536.post-9005684431813573695</id><published>2011-08-28T02:24:00.000-07:00</published><updated>2011-08-28T02:27:36.549-07:00</updated><title type='text'>İdeolojik Savaş Aracı Medya</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-W91IulK_Jog/TloJy9inkbI/AAAAAAAAA48/orvyVecK9sg/s1600/medya_ve_biz.png"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5645835853980209586" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 384px; CURSOR: hand; HEIGHT: 299px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/-W91IulK_Jog/TloJy9inkbI/AAAAAAAAA48/orvyVecK9sg/s400/medya_ve_biz.png" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Korku, insani ve doğal bir duygudur. Doğal olmayan, hiçbir şeyden korkmama halidir. Akıllı insanlar, akıllı oldukları için kimi şeylerden korkarlar ve yine akıl takviyeli bir cesaretle korkunun üzerine giderler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akıl ve cesaret düzeyim nedir bilmiyorum, ama şunu biliyorum; ‘kötü adamlar’ tarafından kontrol edilen ve toplumu bilgilendirmek, eğitmek, yönlendirmek, tehlikelere karşı uyarmak, eğlendirmek gibi olabilecek en büyük ‘insani vazifeleri’ üstlenmiş bulunan şu ‘mübarek medya’dan korktuğum kadar hiç bir şeyden korkmam !..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kapitalist toplumlarda ‘demokratik devlet’ iktidarı, kendini, Montesquie’nün formüle ettiği ‘kuvvetler ayrılığı ilkesi’ne göre düzenlenmiş olduğu varsayılan yasama, yürütme ve yargı erki ile ifade ediyor(du). Klasik siyaset bilimi literatüründe sözü geçen bu üç kuvvet, uzunca bir süredir dörtlenmiş durumdadır; ‘dördüncü kuvvet’ medyadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve durumun vahameti şuradadır; sermaye bileşenlerinden biri olan bu medya, yasaların, mahkemelerin, polisin ve ordunun etkisini misliyle aşarak, toplumu yeniden ve yeniden biçimlendirip ‘terbiye’ etme, halkın etkilenmeye açık çok büyük bir kesimine biteviye ‘düşünce paketleri’ hazırlayıp, aynı halka neyin ‘doğru’ neyin ‘yanlış’ olduğunu ve de neyi nasıl yapıp yapmayacağını belletme becerisine sahiptir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Meselenin bu yanı, toplumun kimi duyarlı kesimlerini ilgilendirebilir, ama en çok, emeğin ve insanlığın özgür geleceğini dert edinip sermaye güçleri ile tarihsel bir hesaplaşmaya girmiş bulunan komünistleri ilgilendirir…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kanımca, öncelikle ele alınması gereken şey; emeğe ve insanlığa yakışan en uygun ‘adresi’ göstermek amacıyla çıkartılan ve “kolektif propagandacı, kolektif ajitatör, bilinçlendirme ve örgütleme aracı” olarak algılanan aylık üç beş bin baskılı dergiler ve web sitelerinden oluşan bizim medya ile sermaye medyasının toplumu etkileme performansı arasındaki muazzam farktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eski zamanlarda vaziyet böyle değildi. Örneğin, Bolşeviklerin Iskra’sı ile gazete dağıtıcısının girdiği işçi ve köylü evlerine, ne Çar’ın medyası ne de propagandisti giriyordu. Iskra’yı ‘okuyup açıklayan’ partililer aracılığıyla sosyalizmi benimseyen emekçilerin düşüncesini ‘bozabilecek’ etkinlikteki ideolojik araçlar henüz keşfedilmemişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Artık, yirminci yüzyılın başındaki ideolojik mücadele araçları ve yöntemleriyle yetinmek mümkün değil. Verili koşullarda, emek ve sermaye güçleri arasındaki ideolojik mücadele, ‘önemini biliyoruz işte’ babında bir mesele olmaktan çıkmış, tabir yerindeyse kader belirleyici bir ‘ideolojik savaş’ özelliği kazanmaya başlamıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve yanıt bekleyen soru şudur: tarihsel açıdan meşru ve haklı bir mücadeleyi toplum bilincine baş döndürücü bir hızla ‘tehlikeli ve kötü şey’ olarak kaydetme yeteneğine ulaşmış bulunan ve sermayenin, devrimci mücadeleyi etkisizleştirmek üzere etkin bir ideolojik savaş aracı olarak kullandığı medya ile mücadelenin yolu-yöntemi nedir ?...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Teslim etmem lazım; siyasal hayatım boyunca karşılaştığım en zor soru budur ve soruya doyurucu bir yanıt bulamıyorum. Fakat şuna inanıyorum; toplumların hatırı sayılır bir bölümünü etkileyebilen dehalar dönemini sonlandırmış bulunan ‘bilgi, iletişim ve hız çağı’nda, bu sorunun yanıtını, bilim insanı özelliğine sahip komünistlerin kolektif aklı verecektir…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#333333;"&gt;Sadık Varer&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt; &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2427753506153774536-9005684431813573695?l=enternasyonalle.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2427753506153774536/posts/default/9005684431813573695'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2427753506153774536/posts/default/9005684431813573695'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://enternasyonalle.blogspot.com/2011_08_01_archive.html#9005684431813573695' title='İdeolojik Savaş Aracı Medya'/><author><name>Sadık Varer</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-W91IulK_Jog/TloJy9inkbI/AAAAAAAAA48/orvyVecK9sg/s72-c/medya_ve_biz.png' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2427753506153774536.post-5390106744675587035</id><published>2011-08-01T06:37:00.000-07:00</published><updated>2011-08-01T06:43:30.829-07:00</updated><title type='text'>Birlik İsteyen Devrimcilere:</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-qth5kGzDW1Q/Tjasu5IKVFI/AAAAAAAAA40/A-x0EZK8guQ/s1600/Red-Star-T-Shirt-1579.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5635881905309766738" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 260px; CURSOR: hand; HEIGHT: 256px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/-qth5kGzDW1Q/Tjasu5IKVFI/AAAAAAAAA40/A-x0EZK8guQ/s400/Red-Star-T-Shirt-1579.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Sermayenin büyükçe bir köye dönüştürdüğü günümüz dünyasında ulusal ve uluslararası düzeyde birlik sorununu çözmeden sosyalizmi kurup yaşatmanın mümkün olmadığına inanan devrimcilerin birlik girişimleri eksik olmuyor. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Ne var ki bu girişimlerin çoğu başarısızlıkla sonuçlanıyor. Ve birlik isteğiyle harekete geçen devrimciler, her başarısız girişim sonrasında, adeta bir daha asla bir araya gelmeyi düşünmeyen kırgın sevgili ayrılıklarına benzer atışmalarla yeniden ‘kendi evlerine’ dönüyorlar. Böylece, her başarısız birlik girişimi, devrimciler dünyasında birlik kültürünün biraz daha aşınmasına neden oluyor.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Gerçekte son derece vahim bir durumla karşı karşıyayız; birlik sorunu çözülemezse sosyalizm hedefine ulaşılamaz inancıyla beraber, birliği gerçekleştirmenin çok zor (ve hatta imkansız) olduğu inancı da yaygınlaşmaktadır…&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Evet, durum vahimdir ve artık çok gecikmiş bir şeyi yapmak, yerleşik politik kaygılardan uzaklaşıp, sayısız girişime rağmen pratik karşılığı kurulamayan geleneksel birlik teorisini neşterlemek gerekiyor. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Kanımca, geleneksel birlik teorisinin tarihsel arka planında, sosyalist ilişkilerin demokrasi yoksunluğuna neden olan politikalar var. Ve bu teori, sosyalizm içi farklı düşünceleri yasaklayan, dahası, farklı düşünenleri kılıçla tasfiye etmeyi de ‘meşrulaştıran’ söz konusu politikaların teorize edilmesiyle kuruldu.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Ekim Devrimi’nden dört yıl sonra, 1921 Mart’ında gerçekleşen 10. Kongre, sosyalist demokrasiyi hayatımızdan çıkaran sürecin başlangıcıdır. 10. Kongre’de, “zorunlu bir tarihsel geri adım” nitelemesiyle alınan “parti birliği üzerine özel karar”, konjonktürün ihtiyaç duyduğu ‘disiplin’ için fraksiyonları, dolayısıyla sosyalizm içi farklı düşünceleri yasaklıyordu..&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Bilindiği gibi, anılan politik karar, daha sonra, her şeye ama her şeye muktedir bir ‘Genel Sekreter Yoldaş’ tarafından tartışılamaz bir teori katına yükseltilip Komintern aracılığıyla bütün bir tarihsel sürecin belirleyicisi haline getirildi ve sonuçta, “demir disiplinli parti” birliği, çelişkisiz birlik şeklinde okunmaya başlandı.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Geleneksel birlik teorisiyle hareket eden devrimcilerin, birlik için, idealize edilmiş ortak bir dil ya da çelişkisiz birlik arayışı içine girmelerinin en önemli nedenlerinden biri budur.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Açıktır ki bize sosyalist demokrasiyi unutturan bu birlik teorisini savunma inadını sürdürürsek, bu teorinin merkezinde yer alan çelişkisiz birlik anlayışını etkisizleştirmeyi başaramazsak, çok ama çok fazla ihtiyaç duyulan birliği gerçekleştiremeyiz.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Çelişkisiz birlik isteği, bilim dışı bir istektir. Engels demiştir ki, ”Diyalektik gelişme yasalarının tanıtladığı gibi bir işçi partisi sadece iç mücadelelerle gelişebilir“ ya da Lenin demiştir ki, “Bir partide, bir birlerine ters düşen en aşırı fikirler dahil, her fikir yer bulabilir” benzeri alıntılarla yürüyen bir ikna çabası anlamsız; zaten ilgili herkes bunları bilir. Ama bilgi sahibi olmak ayrı, bilgiyi pratikle ilişkilendirmek ayrı bir şeydir.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Velhasıl, kaynağını çelişkisiz birlik isteğinden alan geleneksel birlik teorisini değiştirmek, sosyalizm içi düşünce farklılıklarıyla birlikte olunabileceği gerçeğini görmek ve kabullenmek zorundayız. Bunu başaramazsak, her zaman olduğu gibi atomize olmaya, bölünüp parçalanmaya devam ederiz…&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#333333;"&gt;Sadık Varer&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2427753506153774536-5390106744675587035?l=enternasyonalle.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2427753506153774536/posts/default/5390106744675587035'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2427753506153774536/posts/default/5390106744675587035'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://enternasyonalle.blogspot.com/2011_08_01_archive.html#5390106744675587035' title='Birlik İsteyen Devrimcilere:'/><author><name>Sadık Varer</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-qth5kGzDW1Q/Tjasu5IKVFI/AAAAAAAAA40/A-x0EZK8guQ/s72-c/Red-Star-T-Shirt-1579.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2427753506153774536.post-353610780046799301</id><published>2011-07-20T01:52:00.000-07:00</published><updated>2011-07-20T01:57:49.539-07:00</updated><title type='text'>Barış Siyaseti ve Çatı Partisi</title><content type='html'>&lt;p&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-ziPjcGhU7O8/TiaXuzS-slI/AAAAAAAAA4s/35sp8mDXyQ8/s1600/bar%25C4%25B1%25C5%259F%2Bsiyaseti.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5631355214372975186" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 276px; CURSOR: hand; HEIGHT: 400px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/-ziPjcGhU7O8/TiaXuzS-slI/AAAAAAAAA4s/35sp8mDXyQ8/s400/bar%25C4%25B1%25C5%259F%2Bsiyaseti.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Hayatınızı kontrol eden, neyi ne zaman yapacağınıza ya da yapmayacağınıza karar veren, sömüren, aşağılayan, şiddet uygulayan ‘efendiye’ başkaldırmanız insan olmanın gereği ve bir insanlık hakkıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özgürlük mağdurusunuz, özgürlük isteğiyle mağduriyetinizin müsebbibi ‘efendiye’ başkaldırdınız, bedel ödemeyi göze alıp meşru bir mücadeleye girdiniz diyelim. Bu durumda, öncelikle mağduriyet dilinden vazgeçmeli, özgürlüğe çok uzak olsanız bile özgür bir insan dili kullanmalısınız. Artık ‘efendinin’ karşısında ağlak-sızlak mağdur tavrını sürdüremezsiniz. Mücadele sürecinin her anında kullanacağınız dil, amacınızı gerçekleştirene kadar mücadeleden vazgeçmeme inancına göre kurulmalı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başkaldırıp özgürlük mücadelesine girdikten sonra barış dili kullanılmaz; olmadık bir zamanda barış çağrısı yapmak mücadele azmini aşındırır ve barıştan anladığı tek şey otoritesine boyun eğdirmek olan ‘efendiyi’ kışkırtır, barış isteğini teslim olma isteği olarak değerlendirir ve daha acımasız davranmaya, zulmünü arttırmaya başlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Emeğin ve insanlığın özgür geleceği için mücadeleye çıkmış devrimciler bu sevimsiz gerçeğin farkındadırlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Devrimcilerin tarihsel tecrübeyle sabitledikleri gerçeklerden biri de şudur; insanın insan üzerinde iktidarı, ezeni ezileni, sömüreni sömürüleni, aşağılayanı aşağılananı olan bir toplumda barış, en hafif deyimle ‘tehlikeli’ bir yalandır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve kapitalist asalakları tarihin çöplüğüne süpürmeden, eşitlikçi ve özgürlükçü bir toplum kurmadan insanlığın hakkı olan kalıcı barışın sağlanamayacağını çok iyi bilen devrimciler için kapitalist toplumlarda barış (ve barışa eşlik eden uzlaşma) siyaseti yapmak, sermaye egemenliğini kabullenmek ve ‘beyaz bayrak’ çekmek anlamına gelir…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi, hatırı sayılır bir silahlı güce ve muazzam bir kitle desteğine sahip olmasına karşın uzunca süredir barış siyaseti yapan PKK’ye ve Öcalan’ın “Çatı Partisi” önerisine dair bir çift söz etmeliyim:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;PKK şayet eskisi gibi kapitalizmi de tasfiye etmeyi amaçlayan Sosyalist Kürdistan programına bağlı bir devrimci mücadele sürdürüyor olsaydı ve buna rağmen şimdiki gibi barış siyaseti yapsaydı, onun için de ‘beyaz bayrak’ eleştirisi yapılabilirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama artık böyle bir eleştiri yersizdir; on yıl kadar önce, sistem içi bir ‘çözüm’ biçimi sayılan demokratik özerklik projesini merkeze alarak zaten uzlaşmaya karar vermiş olan PKK’nin barış siyaseti yapmasını doğal karşılamak gerekiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kanımca bu nedenle de, PKK’li Kürt hareketi ile kapitalizm belasından kurtulmadan barıştan söz etme lüksü olmayan devrimci (komünist) güçlerin organik ilişkisi bahsinde titizlenmek lazım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nereden bakarsanız bakın, kapitalist sömürüyü disipline eden devletle uzlaşma düşüncesine uzak duran devrimci güçlerle, benimsediği demokratik özerklik projesinin pratik karşılığını kurmak üzere aynı devletle uzlaşma arayışını sürdüren PKK’li Kürt hareketi ortak bir siyasi irade oluşturup ortak siyaset yapamaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elbette, her durumda bağımsızlığını korumak zorunda olan emek dünyasının devrimcisi, halkların kardeşliği amacını anlamlı kılan halklar arası barış isteğini etkin bir şekilde ifade etmeye, kendi kaderini belirleme hakkını kullanmak isteyen Kürt ulusuna kuşaklar boyunca uygulanan baskıya, asimilasyona, sömürüye, aşağılamaya ve kıyımlara karşı mücadeleye devam etmelidir, fakat bunu yaparken, demokratik özerklik projesini merkeze alan PKK’li Kürt hareketi için doğal sayılan barış (ve uzlaşma) siyasetine dahil olmamalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#333333;"&gt;Sadık Varer&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2427753506153774536-353610780046799301?l=enternasyonalle.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2427753506153774536/posts/default/353610780046799301'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2427753506153774536/posts/default/353610780046799301'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://enternasyonalle.blogspot.com/2011_07_01_archive.html#353610780046799301' title='Barış Siyaseti ve Çatı Partisi'/><author><name>Sadık Varer</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-ziPjcGhU7O8/TiaXuzS-slI/AAAAAAAAA4s/35sp8mDXyQ8/s72-c/bar%25C4%25B1%25C5%259F%2Bsiyaseti.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2427753506153774536.post-7138169989382716598</id><published>2011-07-01T00:55:00.000-07:00</published><updated>2011-07-01T01:02:05.528-07:00</updated><title type='text'>Sivas Katliamı ve Şeriat</title><content type='html'>&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5624290453160529186" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 256px; CURSOR: hand; HEIGHT: 382px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/-3YnFj49wIrY/Tg1-Xk5BDSI/AAAAAAAAA4k/GMB5-kbtzEo/s400/%25C3%25A720.JPG" border="0" /&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;.......................................................&lt;/span&gt; &lt;span style="color:#333333;"&gt;resim: sadık varer&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Tarih, 2 Temmuz 1993 Cuma…&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Sivas’ta, Pir Sultan Abdal Kültür Şenliği vardı. Şenliğe katılanlardan bazıları kürsüye çıkıp düşüncelerini açıkladılar. Bunlardan biri Aziz Nesin’di. Nesin’in konuşması İslamcıların hiç hoşuna gitmedi!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aynı gün, “Müslümanlar” imzalı savaş bildirilerini dağıtmaya başlayan İslamcılar, Cuma namazında kitleyi ajite edip saldırıya geçtiler. Pir Sultan Abdal Şenliklerine katılmak için Sivas’ta bulunan 70 kültür – sanat insanını Madımak Oteli’nde kuşattılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sivas, 7 saat boyunca savaş çığlıkları atan İslamcıların gösteri alanına dönüştü. Şeriat isteğiyle harekete geçen İslamcılar ‘zararlı’ buldukları yapıları tahrip ettiler. Pir Sultan Abdal heykelini parçaladılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve akşam saat 20 civarında Madımak Oteli’nde kuşatma altında tuttukları aydınları - sanatçıları yok etmek için saldırıya geçtiler. Oteli ateşe verdiler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonuç: 33 ölü…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Göz göre göre, yalnızca polisin ve askerin değil, herkesin gözü önünde 33 güzel insan yakılarak katledildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Komünist - devrimci güçlerin ve Kürtlerin demokratik kitle eylemlerine 7 dakika bile tahammül edemeyen devlet, 33 insanımızın yakılarak öldürülmesiyle sonuçlanan İslamcı saldırıya 7 saati aşkın bir süre boyunca müdahale etmedi. Siyasi polis, İslamcıların insan yakma eylemini sırıtarak izledi ve her vesile ile laiklik yanlısı ve dahi şeriat karşıtı olduğunu beyan eden asker de katliamı seyretti..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İslamcılar, ‘Sivas cihadı’nın sonucunu şöyle okudular: Şeriata, dolayısıyla Allah’ın emirlerine karşı gelmek gibi büyük bir suç işleyen 33 Allahsız ve Alevi yakılarak yok edildi !..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şeriat… Mesele budur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mesele budur, çünkü İslamcıları motive eden şeriat düşüncesi, şeriat karşıtlarını kesin olarak yok etmeyi buyurmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şeriat sözcüğü, Kuran ayetlerine dayanan İslam yasaları, ilahi emir ve yasakların toplamı şeklinde açıklanıyor. İslam’ın yasaları ya da şeriat, Allah’ın ve Peygamberin emirlerinden oluşuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İslamcılara göre, şeriat düzenini tanımamak ve ona karşı gelmek, Allah’ın ve Peygamberin emirlerine karşı gelmekle eş anlamlı bir suç sayılır ve bu suçun cezası şeriat yasalarını oluşturan ayetlerde yazılıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kuran’ı okuyanlar bilirler; ayetlerin çoğunda Allah’ın ve Peygamberin emirlerine karşı gelenlerin, ayetleri inkar edenlerin nasıl cezalandırılacakları ayrıntılarıyla açıklanıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nisa suresinde, “ayetlerimizi inkar edenleri ateşe atacağız “ deniliyor. Şeriat hükümlerinin geçerli olduğu yüz yıllar boyunca Nisa suresinde ve diğer ayetlerde belirtildiği gibi Allah’ın ve Peygamberin emirlerine uymayanlar, şeriat yasalarına karşı gelenler ve inkar edenler kılıçtan – kazıktan geçirilmiş, ateşe atılmışlardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sivas vahşetinin tercümesi de böyle yapılabilir; Sivas’ta, ‘inkar eden’ ve şeriata karşı oldukları düşünülen 33 güzel insan yakılarak öldürülmüştür…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#666666;"&gt;Sadık Varer&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:78%;color:#333333;"&gt;(bazı düzeltmelerle, yeniden)&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2427753506153774536-7138169989382716598?l=enternasyonalle.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2427753506153774536/posts/default/7138169989382716598'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2427753506153774536/posts/default/7138169989382716598'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://enternasyonalle.blogspot.com/2011_07_01_archive.html#7138169989382716598' title='Sivas Katliamı ve Şeriat'/><author><name>Sadık Varer</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-3YnFj49wIrY/Tg1-Xk5BDSI/AAAAAAAAA4k/GMB5-kbtzEo/s72-c/%25C3%25A720.JPG' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2427753506153774536.post-4723414699808240936</id><published>2011-06-03T02:16:00.000-07:00</published><updated>2011-06-03T02:42:51.509-07:00</updated><title type='text'>İnsanlığa Karşı En Büyük Suç</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-GTRhSxDaIVo/Teim3O7AcFI/AAAAAAAAA4U/VmKuIm3Je7Y/s1600/66641_kuresel_isinma.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5613920403345928274" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 350px; CURSOR: hand; HEIGHT: 232px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/-GTRhSxDaIVo/Teim3O7AcFI/AAAAAAAAA4U/VmKuIm3Je7Y/s400/66641_kuresel_isinma.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Günümüzde genel kabul gören büyük suçlardan; işkenceden, sömürüden, insanların işsiz ve umutsuz bir yaşama mahkum edilmesinden, aşağılanmasından, ulusların baskı altında tutulmasından ve hatta soykırımdan daha büyük bir suç var; ekolojik suç…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha büyük bir suçtur, çünkü diğer suçlar, bireylere, siyasal gruplara, emekçi sınıflara ve uluslara karşı işlenirken, ekolojik suç bütün insanlığa karşı işlenmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir dizi başlık altında incelenmesi gereken ekolojik suçların tümünü bir makaleye sığdırmak mümkün değil. Burada, önem sıralamasına göre öne çıkan küresel ısınmaya değinmekle yetineceğim…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanlığın geleceğini yok edeceği kuvvetle muhtemel küresel ısınmanın müsebbipleri, satın aldıkları 'bilim insanları' ile büyük bir manipülasyon çabası içindeler. Aynı zamanda kendi geleceklerini de tehdit eden ekolojik suça yardım ve yataklık eden ‘bilim insanları’, hizmetlerine sunulan iletişim araçlarını kullanarak insanlığa, küresel ısınmanın doğal bir süreç ve biraz daha ileri giderek ‘tanrının işi’ olduğunu anlatıyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neyse ki “insanlığı ilgilendiren her şey bizi de ilgilendirir” diyen dürüst ve bağımsız bilim insanları da var. Onlardan öğreniyoruz :&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Milutin Milankoviç adlı bir bilim insanı 1930’lu yıllarda, dünyanın güneş çevresindeki yörüngesinin doksan beş bin yılda bir biraz daha basıklaştığını, her kırk bir bin yılda dünyanın ekseninde doğrusal bir kayma ve her yirmi üç bin yılda bir de dairesel bir sapma bulunduğunu kanıtlamış. Günümüz bilim insanları Milankoviç’in teorisini referans alarak, dünyanın sözü edilen hareketlerinden dolayı zaman zaman soğuk dönemler yaşadığını ve yüz bin yıllık periyotlarda on bin yıl süreyle sıcak dönemler geçirdiğini varsayıyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Küresel ısınmanın doğal nedeni böylece açıklanıyor. Ama sanayileşmenin gelişmeye başlamasıyla, 1800’lerin sonlarından bu yana, özellikle de son elli yılda atmosferde yaşanan değişimi izleyen ve analiz eden aynı bilim insanları, dünyamızın bugününde yaşanan küresel ısınmanın doğal nedenlerden kaynaklanmadığını ispatladılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Küresel ısınmanın ana nedeni, sanayinin gereksindiği enerji üretiminde kullanılan fosil yakıtlarla atmosfere salınan gazların sera etkisi yaratması sonucunda dünya yüzeyinde sıcaklığın artmasıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Küresel ısınmanın asli failleri de, güneş, su, rüzgar gibi doğa ve insan dostu enerji kaynakları yerine kömür, petrol, gaz gibi fosil yakıtları üretim ve tüketim süreçlerinin ‘vazgeçilmez’ enerji kaynağı haline getiren kapitalist haydutlardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünya Bankası, 1992- 2000 yılları arasında 37.5 milyar ton karbondioksit üretecek olan fosil yakıt projelerine 13.6 milyar dolar destek vermiştir. Yapılan bir araştırmaya göre, Dünya Bankası gibi ekolojik suç işlemeyi sürdüren 122 çokuluslu şirket, atmosfere salınan karbondioksit emisyonlarının yüzde sekseninden sorumludur. Yalnızca, Shell, Exxon – Mobil, BP – Amoco – Arco ve Chevron – Texaco, yani petrol üreticisi dört şirket tüm karbon emisyonlarının yüzde onundan sorumludur…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yakın bir tehlike durumundaki küresel ısınma, hayatın tahrip edilmesi; kuraklık, açlık, susuzluk, aynı süreçlerde çölleşme ve buzullaşmayla yaşanacak büyük göçler, kaos ve savaş demektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve öyle anlaşılıyor ki, küresel ısınmanın asli faili olduğu bilinen ve sınırsız kâr hırsıyla gözünü karartarak insanlığın tanık olduğu en büyük suçu işlemeyi sürdüren kapitalist asalakları ‘etkisizleştirmeden’ küresel ısınma belasından kurtulmak mümkün değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#333333;"&gt;Sadık Varer&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt; &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2427753506153774536-4723414699808240936?l=enternasyonalle.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2427753506153774536/posts/default/4723414699808240936'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2427753506153774536/posts/default/4723414699808240936'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://enternasyonalle.blogspot.com/2011_06_01_archive.html#4723414699808240936' title='İnsanlığa Karşı En Büyük Suç'/><author><name>Sadık Varer</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-GTRhSxDaIVo/Teim3O7AcFI/AAAAAAAAA4U/VmKuIm3Je7Y/s72-c/66641_kuresel_isinma.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2427753506153774536.post-2015018644704382104</id><published>2011-05-31T02:00:00.000-07:00</published><updated>2011-05-31T02:55:34.085-07:00</updated><title type='text'>Devrimciler ve Parlamento</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-8OE1bLtYyZY/TeS6UyqBQ1I/AAAAAAAAA4A/4O_kOrxGlzU/s1600/x23.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5612815901968646994" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 281px; CURSOR: hand; HEIGHT: 400px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/-8OE1bLtYyZY/TeS6UyqBQ1I/AAAAAAAAA4A/4O_kOrxGlzU/s400/x23.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;............................................... &lt;/span&gt;&lt;span style="color:#333333;"&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;resim: sadık varer&lt;/span&gt; &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Burjuva parlamentosu, bütün insani değerlerin üzerinde acımasızca tepinme rahatlığındaki Makyaveller ve Fouchelerle dolu son derece kirli bir yerdir ve burjuvaziyi kapitalist düzenleriyle birlikte tarihten silmek isteyen devrimcilerin, birer Makyavel ya da Fouche olmakla böbürlenen burjuva siyasetçileri ile onların ‘devletli mekanında’ ve onların yasalarıyla belirlenmiş sınırlar dahilinde mücadele edip isteklerini gerçekleştirmeleri mümkün değildir!...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu durumun farkında olan sermayenin siyasal sözcüleri, uzunca bir süredir, örgütlü güçleriyle iktidarları tehdit etmeye başlayan devrimcileri parlamentoya davet ediyor, “fabrikalarda, sokaklarda, dağlarda sürdürdüğünüz yasa dışı, silahlı faaliyetleri terk edin, kravatınızı takın, seçimlere katılıp parlamentoya girin, ne yapmak istiyorsanız burada yapın” diyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçmişte, muazzam bir kitleselliğe ve gerilla gücüne sahip olan Filipinli devrimciler bu ‘çağrıya’ uyup parlamentoya girmişlerdi. Parlamenter siyaset içinde etkisizleştiler, eridiler…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Benzer bir gelişme, 80’li yılların başında El Salvador’da yaşanmıştı; El Salvador’lu devrimciler ülkenin üçte ikilik bir bölümünde hakimiyet kurmuşlardı, zaferin eşiğindeydiler, derken onlar da ‘parlamentoya davet’ edildiler!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonuç biliniyor; silahları bırakıp parlamentoya giren devrimciler, çok geçmeden ‘parlamenter demokrasi’nin kurallarına uymaya, ‘ehlileşmeye’ başladılar, kaçınılmaz olarak da reformlarla yetinen, düzeni yeniden ve yeniden üreten tipik sosyal demokratlara dönüşüverdiler…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kapitalizmin dönem dönem askeri darbelere ihtiyaç duyduğu gerçeğinden hareketle ordunun işlevini merkeze alan düşüncelerin gözden geçirilmesi gerekebilir. Siyasal zorun açık askeri zor halini aldığı darbe koşulları kapitalizmin ömrünü uzatmaz, kısaltır. Tarihsel tecrübelerle sabittir bu; geçen yüz yılda pek çok diktatörlüğü yıkmayı başardık ama en vasat burjuva demokrasilerini bile aşmayı başaramadık. Bu yüzden burjuvazi, kendi mahsulü olan askeri diktatörlükleri ‘yermekte’ ve kapitalizmin ömrünü uzatmak için en uygun araç olarak ‘parlamenter düzeni’ kutsamaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eşitsizlik ve adaletsizlik üzerine kurulan seçim soytarılıkları ise parlamenter düzenin temel dayanağıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Devrimcilere ‘sunulan seçim olanağı’ da ayrı bir soytarılıktır; düzen siyasetçileri, seçim yasaları dahil hayatımızı kontrol etmek üzere ihtiyaç duydukları bütün yasaları çıkarıyor, propaganda faaliyetlerinde devletin ve sermayenin olanaklarından yararlanıyor ve dalga geçer gibi “gelin, siz de bu yarışa katılın” diyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her şey bir yana, seçimleri ve parlamento tuzağını reddetmek için bu kadarı bile yeterlidir!...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diğer yandan, devrimcilerin seçimlere katılıp kapitalizmin ömrünü uzatan en önemli kurum olan parlamento ile kuracakları ‘hukuki ilişki’ yüzünden, niyetleri farklı olsa bile, toplum bilincinde burjuva parlamentosunu meşrulaştırmaya ‘katkı sunmak’ gibi sevimsiz bir sonucun ortaya çıkmasına neden olabileceklerini de görmeleri lazım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Seçimlere katılan devrimcilerin bir kesimi, katılma gerekçelerini, seçim dönemlerinde belirgin bir artış gösteren halkın duyarlılığını ‘değerlendirmek’ şeklinde açıklıyorlar. Sanırım bu gerekçenin de gözden geçirilmesi gerekiyor. Seçim atmosferinde devrimci propagandanın daha etkili olacağı düşünülür, ama bana öyle geliyor ki, devletin ve sermayenin olağanüstü etkili iletişim olanaklarını kullanan düzen partilerinin seçim dönemlerinde yarattıkları ‘gürültü’ ile serseme dönen halkın, devrimcilerden çıkan desibeli epeyce düşük sesi duyması daha da zorlaşıyor…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şöyle bir soru sorulabilir: kapitalizmi tasfiye etmeye dönük teşhir ve tecrit faaliyetinde hedefe konulması gereken başlıca kurumlardan biri olan parlamentoda devrimci çalışma yapmak yanlış mı?..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elbette devrimciler hayatın her alanında olmalılar. Fakat şu ‘ayrıntı’ da göz ardı edilmemeli; devrimciler için parlamento esas çalışma alanlarından biri değildir, onlar, seçim dönemleri dahil her zaman kesintisiz bir ideolojik taarruz halinde oldukları parlamentoya ”bir şeyleri değiştirmek” ya da “iktidarı içeriden fethetmek” gibi pratik karşılığı olmayan amaçlar için değil, yalnızca (şartlar uygunsa) düzeni içeriden (de) teşhir etmek amacıyla girmeye çalışırlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Parlamentoda işe yarar bir etki yaratabilmek için de, parlamento dışında, temel mücadele alanlarında hatırı sayılır bir ideolojik, siyasal ve maddi güce sahip olmak gerekiyor. Ancak bu koşullarda, parlamentoda mevzilenmiş Makyaveller, Foucheler ve yasalar tarafından ‘kuşatılmadan’ ve de ‘bozulmadan’ işe yarar bir çalışma yapılabilir…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#333333;"&gt;Sadık Varer&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt; &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2427753506153774536-2015018644704382104?l=enternasyonalle.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2427753506153774536/posts/default/2015018644704382104'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2427753506153774536/posts/default/2015018644704382104'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://enternasyonalle.blogspot.com/2011_05_01_archive.html#2015018644704382104' title='Devrimciler ve Parlamento'/><author><name>Sadık Varer</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-8OE1bLtYyZY/TeS6UyqBQ1I/AAAAAAAAA4A/4O_kOrxGlzU/s72-c/x23.JPG' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2427753506153774536.post-6773398941249794744</id><published>2011-05-13T10:26:00.000-07:00</published><updated>2011-05-13T10:32:55.940-07:00</updated><title type='text'>Anarşizm Karşıtlığı (?)</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-PKrA6IEPTsQ/Tc1quhjbAII/AAAAAAAAA3o/FqUQQLuGrvo/s1600/Kopyas%25C4%25B1%2BDSCN2707.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5606254458659602562" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 277px; CURSOR: hand; HEIGHT: 362px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/-PKrA6IEPTsQ/Tc1quhjbAII/AAAAAAAAA3o/FqUQQLuGrvo/s400/Kopyas%25C4%25B1%2BDSCN2707.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;&lt;span style="color:#333333;"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;.......................................................... ........&lt;/span&gt; resim : sadık varer&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;“Türkiyeli solcu okurun anarşizm hakkında bildiği tek şey ondan hoşlanmadığıdır. (…) Mahkemede kalem kıran yargıç da idam alan devrimci de anarşizme karşıdır.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaos Yayınları’ndan çıkan “Anarşizm Nedir” başlıklı broşürün tanıtım yazısında yer alan bu ‘ağır’ ama doğru gibi duran saptamaya kayıtsız kalamadım…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, Marksist damardan beslenen devrimcilerin çoğu anarşizme karşıdır, fakat bu kardeşlerimiz sadece anarşizme değil, birbirlerine de karşıdır. Ve ne yazık ki bu karşıtlık, ideolojik ve siyasi muarızlık düzeyindedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Muhtelif yazılarda ifade etmeye çalıştım; devimciler arasındaki ‘karşıtlık hali’, ulusal ve uluslararası düzeylerde birlik(telik) fikrini zayıflatıyor. Özellikle de enternasyonalsizliği bir ‘kader’ haline dönüştürüyor. Oysa çok iyi bilinir ki, enternasyonalsiz bir sosyalist gelecek mümkün değildir ve şayet yol yordam farkına rağmen emeğin ve insanlığın özgür geleceği için mücadele eden Marx, Bakunin, Lenin, Trotsky, Rosa, Mao, Che ve diğer eski devrimcilerle günümüzün devrimcilerini yoldaş değilse de ‘akraba’ sayan bir ideolojik kültür oluşturamazsak, enternasyonal dayanışma ve birlik ihtiyacımızın pratik karşılığını kuramayız…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2008 yılının Aralık ayında Atina’da Alexis adlı genç bir anarşistin öldürülmesinden sonra yaşananlardan hareketle “Atina Notları” başlıklı bir yazı yazmıştım. Şimdi yazmak istediklerim vardı o yazıda:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“(…) Atina isyanında en çok önemsenmesi gereken şey budur; uygun bir zamanda, herhangi bir ülkede yakılan küçük bir ateş, enternasyonal dayanışma ile bütün dünyayı etkileyen bir ‘yangına’ dönüşebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Teslim etmeliyim; büyük bir ciddiyetle sorgulanmayı gereksinen tarihimizin en önemli ‘kurumlarından’ biri olan 3. Enternasyonal’in kapısına kilit vurulmasından bu yana, yarım asırdır enternasyonalsiz yaşayan ve fakat enternasyonalsiz bir sosyalist geleceğin mümkün olmadığına inananlardan biri olarak, Atina isyanıyla yeniden bilince çıkan enternasyonal düşüncesi beni adamakıllı heyecanlandırdı ve enternasyonal umudumu pekiştirdi. Bu açıdan, ‘akrabalarımız’ saydığım anarşistlere teşekkür borçluyum.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Devrimci dostlarımızdan bazıları, ideolojik ve siyasi muarız saydıkları anarşistlerle akrabalığa itiraz ederler (…)&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Tarih meselesinde sorunlu olduğumuzu düşünüyorum. Kapitalist devletlerde eleştirdiğimiz taraflı resmi tarih yazımı, ne yazık ki sosyalist devletler için de büyük ölçüde geçerlidir. Örneğin, Troçkizm hakkında çevrenize şöyle bir soru yöneltin; Troçkizmin “kötü, sınıf düşmanı, karşı devrimci vs.” olduğunu, Trotsky’nin düşüncelerini araştırarak mı yoksa Stalin makaleleri ile oluşturulan resmi tarihten mi öğrendiniz?.. Şöyle bir soru daha sorulabilir; bütün dünya komünistleri için önemini koruyan Manifesto’nun çevirisi, basımı ve dağıtımı işine anarşizmin önemli kuramcılarından biri olan Bakunin’in hatırı sayılır bir katkı sunduğunu biliyor musunuz?..Yalnızca bu basit sorulara alacağınız yanıtlar bile tarih yazımındaki yanlışımızı açıklamaya yetebilir!..&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;(…) İnsanın insan üzerinde kurduğu bütün iktidar ve sömürü biçimlerinin ortadan kaldırılması için mücadele bahsinde ortak bir dil kullanmış, ama yol yordam konusunda farklılaşmış, ancak farklılıklarına rağmen, gerektiğinde ortak mücadelelere girme sorumluluğunu göstermiş Lenin’le Trotsky’nin ya da Marx’la Bakunin’in unutulmuş akrabalığı, emeğin ve insanlığın özgür geleceği açısından son derece önemlidir… “&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anarşizm karşıtlığında, sorgulanmadan kabul gören ‘sosyalist resmi tarih’in etkisi büyüktür. “Anarşizme karşıyız, yüce önder X de karşı idi zaten.” benzeri son derece problemli bir mantık kurgusuyla örülen duvar, anarşizmi görüp tanımamızı engelliyor. Anarşizme önyargılı yaklaşımın nedeni de budur. “Biz sadece komünizmin arzulanır bir toplumsal durum olduğunu değil, (…) modern toplumun artan eğiliminin komünizme - özgür komünizme - doğru olduğunu savunuyoruz.” sözünün Marx’a ait olduğunu söylerseniz örneğin, sorgulama gereği duyulmadan kabul edilir, ama hayır; bu söz bir anarşiste, Marx’ın da içinde yer aldığı Enternasyonal üyeliği ‘suçlamasıyla’ Fransız devletince beş yıl hapis cezasına çarptırılan Kropotkin’e aittir derseniz, durum değişir!...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilinir ya, sanırım ‘hatırlatmak’ gerekiyor: Anarşistler de en az Marksist gelenekten gelen ‘bizim mahalle’nin devrimcileri kadar komünizm yanlısıdırlar. Farklılığımızı ise şöyle özetleyebilirim: Biz, sosyalizm koşulları dahil her koşulda devleti ‘fazlalık’ bulmamıza karşın kapitalizmden komünizme geçiş sürecinde, giderek sönümlenmek zorunda olan tırnak içinde bir “devlet”e ihtiyaç duyacağımızı savunuyoruz, onlar ise tırnak içinde de olsa devlete ihtiyaç olmadığını, devletsiz bir sosyalizmin mümkün olduğunu savunuyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve ben, sonunda “devletli komünizm” rezaletine kadar vardırılan reel sosyalizmin devletli yaşanmışlıklarından ve bunca ‘yol alınmışken’ yeniden kapitalizmi inşa etme ‘başarısı’nın gösterilmesinden sonra, anarşist akrabalarımızın devletli sosyalizm üzerine eleştirel düşüncelerinde uyarıcı bir yan buluyorum…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#333333;"&gt;Sadık Varer&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2427753506153774536-6773398941249794744?l=enternasyonalle.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2427753506153774536/posts/default/6773398941249794744'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2427753506153774536/posts/default/6773398941249794744'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://enternasyonalle.blogspot.com/2011_05_01_archive.html#6773398941249794744' title='Anarşizm Karşıtlığı (?)'/><author><name>Sadık Varer</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-PKrA6IEPTsQ/Tc1quhjbAII/AAAAAAAAA3o/FqUQQLuGrvo/s72-c/Kopyas%25C4%25B1%2BDSCN2707.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2427753506153774536.post-7990894369221706339</id><published>2011-05-03T02:18:00.000-07:00</published><updated>2011-05-03T02:38:27.196-07:00</updated><title type='text'>Deniz Gezmiş'in "Kemalistliği" Üzerine</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-cTlE1gPTHB4/Tb_I5WyqTlI/AAAAAAAAA3Q/fo_gBYUYKZI/s1600/Deniz%2BGezmi%25C5%259F%252C%2BYusuf%2BAslan%252C%2BH%25C3%25BCseyin%2B%25C4%25B0nan%2B%2B5%2Bmay%25C4%25B1s%2B1972.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5602417349168352850" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 274px; CURSOR: hand; HEIGHT: 400px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/-cTlE1gPTHB4/Tb_I5WyqTlI/AAAAAAAAA3Q/fo_gBYUYKZI/s400/Deniz%2BGezmi%25C5%259F%252C%2BYusuf%2BAslan%252C%2BH%25C3%25BCseyin%2B%25C4%25B0nan%2B%2B5%2Bmay%25C4%25B1s%2B1972.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:78%;color:#666666;"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt; ..................&lt;/span&gt; Yusuf Aslan, Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ( İdamdan bir gün önce )&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Emperyalist istilaya karşı Anadolu’da sürdürülen savaşı desteklemek gerektiğini düşünen Bolşevikler, bu savaşa ciddi katkılar sunmuşlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şu sözler Lenin’e aittir: “Mustafa Kemal Paşa tabii ki sosyalist değildir, ama o, işgalcilere karşı bir kurtuluş savaşı veriyor… Emperyalistlerin gururunu kıracağına, Padişahı da yardakçılarıyla birlikte silip süpüreceğine inanıyorum.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ekim Devriminden hemen sonra, olağan üstü zorluklarla boğuşan genç Sovyetler’in Anadolu’da süren savaşa yaptığı para, silah ve cephane yardımının özet dökümü şöyledir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ağustos 1920 Halil Paşa’nın getirdiği Altın. Osmanlı lirası karşılığı : 100.000 külçe altın&lt;br /&gt;Eylül 1920 Y. Kemal'in getirdiği : 1.000.000 Altın Ruble&lt;br /&gt;Eylül 1920 Erzurum'da teslim : 200.6 Külçe Altın&lt;br /&gt;Nisan 1921 Y. Kemal'in getirdiği : 4.000.000 Altın Ruble&lt;br /&gt;Haziran 1921 Almanya 'dan silah alımı için : 1.400.000 Altın Ruble&lt;br /&gt;Aralık 1921 Frunze'nin getirdiği : 1.100.000 Altın Ruble&lt;br /&gt;Mayıs 1922 hükümetten hükümete : 3.500.000 Altın Ruble&lt;br /&gt;Mayıs 1922 hükümetten hükümete : 11.000.000 Altın Ruble&lt;br /&gt;Genel Toplam :80.000.000 TL.&lt;br /&gt;45.181 tüfek.3210 makineli tüfek.96 adet ağır makineli tüfek. Ve 166.910 adet çeşitli tipte top mermisi ve yüzlerce sandık cephanelik.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Sovyetler, bunca yardımı neden yapmıştı?... Komünist Lenin, ‘hidayete erip’ Kemalist olduğu için değil elbette!...&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Komünistler, sosyalizme çıkma ihtimali olmasa bile, her zaman, tarihsel açıdan ilerici özellikler taşıyan emperyalist işgale karşı mücadeleleri desteklediler.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu da emperyalist işgale karşı sürdürülen Anadolu kurtuluş mücadelesini, “desteklenmesi gereken bir hareket” olarak değerlendirmiş ve bu örgütün üyeleri, belki de pragmatik bir amaçla, kendilerini, “ikinci kurtuluş savaşçıları“ şeklinde tanımlamışlardı. Ama buradan hareketle onlara Kemalist diyemezsiniz…&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Yeni jenerasyon, vakti zamanında bizi çok uğraştıran ya da bizimle çok uğraşan ‘ünlü’ 141 – 142. maddeleri bilmeyebilir. Ağzımızdan ve kalemlerimizden çıkan hemen her söz bu maddelere çarpardı. Komünizm propagandasını ‘yasaklayan’ bu ceza maddeleri, Deniz’in idam sehpasından haykırdığı son sözlerini de yıllarca yasaklamıştı! &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Pek çok davaya konu olan Deniz’in son sözleri, idamından 22 yıl sonra, yani 141-142. maddeler kalktıktan sonra, “12 Mart, İhtilal’in Pençesinde Demokrasi” başlıklı bir TV programında Anadolu halklarına ulaşabildi. Deniz’in son sözlerini, Mehmet Ali Birand, Can Dündar ve Bülent Çaplı’nın yer aldığı programa katılan Deniz’lerin avukatı Halit Çelenk açıklamıştı:&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;“Yaşasın Marksizmin, Leninizmin Yüce İlkeleri, Yaşasın Türk ve Kürt Halklarının Bağımsızlık Mücadelesi. Kahrolsun Emperyalizm. Kahrolsun Faşizm.”&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Diyecek fazla bir şey yok; idam edilmeden önceki son sözleri, “Yaşasın Marksizmin, Leninizmin Yüce İlkeleri” olan bir devrimcinin ideolojik ve siyasi kimliğine ‘Kemalist’ yazmaya çalışmak, akıl dışı bir davranıştır… &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#333333;"&gt;Sadık Varer&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt; &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2427753506153774536-7990894369221706339?l=enternasyonalle.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2427753506153774536/posts/default/7990894369221706339'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2427753506153774536/posts/default/7990894369221706339'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://enternasyonalle.blogspot.com/2011_05_01_archive.html#7990894369221706339' title='Deniz Gezmiş&apos;in &quot;Kemalistliği&quot; Üzerine'/><author><name>Sadık Varer</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-cTlE1gPTHB4/Tb_I5WyqTlI/AAAAAAAAA3Q/fo_gBYUYKZI/s72-c/Deniz%2BGezmi%25C5%259F%252C%2BYusuf%2BAslan%252C%2BH%25C3%25BCseyin%2B%25C4%25B0nan%2B%2B5%2Bmay%25C4%25B1s%2B1972.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2427753506153774536.post-3749704185752906757</id><published>2011-04-30T11:11:00.000-07:00</published><updated>2011-04-30T11:33:43.785-07:00</updated><title type='text'>İsyan Kültürü</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5601446171153867794" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 304px; CURSOR: hand; HEIGHT: 400px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/-9AklYKfeTtI/TbxVnWwZJBI/AAAAAAAAA3I/QzDs4ss4oh4/s400/40-%2Bya%25C4%259Fl%25C4%25B1boya%2BSPARTACUS%2B-%2B47x60.jpg" border="0" /&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;&lt;span style="color:#333333;"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;..........................&lt;/span&gt; Spartaküs &lt;span style="color:#000000;"&gt;..............................................&lt;/span&gt; &lt;/span&gt;&lt;span style="color:#333333;"&gt;( resim : sadık varer )&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Emeğe ve insanlığa yakışan eşitlikçi ve özgürlükçü bir düzen hedefine yürüyen devrimcileri bekleyen en önemli işlerden biri, emek dünyasındaki boyun eğme kültürüne müdahale etmektir...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Politik pragmatizme ayarlı popülist ve uvriyerist yaklaşımlar görme bozukluğuna neden olabilir, ama görmek zorundayız; işçi sınıfı ve yoksul halk davranışında baskın karakter, Nazım Hikmet’in o çarpıcı şiirindeki gibidir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Akrep gibisin kardeşim / korkak bir karanlık içindesin akrep gibi. / Serçe gibisin kardeşim / serçenin telaşı içindesin. / Midye gibisin kardeşim, / midye gibi kapalı, rahat. / Ve sönmüş bir yanardağ ağzı gibi korkunçsun, kardeşim. / Bir değil, / beş değil, / yüz milyonlarlasın maalesef. / Koyun gibisin kardeşim, / gocuklu celep kaldırınca sopasını / sürüye katılıverirsin hemen / ve âdeta mağrur, koşarsın salhaneye. ... “&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aleni durum budur ve şayet “gocuklu celep kaldırınca sopasını sürüye katılıveren yüz milyonlar”ın bu boyun eğme haline müdahale edip artan oranlarda işlevsellik kazanan bir isyan kültürü oluşturamazsak, sürüleştiren, baskılayan, insafsızca sömüren ve aşağılayan kapitalist haydutların ömrü daha da uzayacak…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İsyan kültürünü oluşturmak için uzlaşmaz bir öncü devrimci pratiğin yeterli olduğunu düşünenler var. Fakat bunun yeterli olduğunu sanmıyorum; içe, emek dünyasına dönük ideolojik dili de yeniden kurmak lazım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kanımca, devrimin öznesi sayılan ve fakat kendisini sömüren, hayatını kontrol eden, ezen ve aşağılayan kapitalist azınlığın karşısında diz çökmekten de fazlaca rahatsızlık duymayan “yüz milyonlar”ı pragmatik siyasetin icaplarına uyarak yüceltmekten vazgeçmek; çağdaş dünyanın köleleri gibi yaşayan ama bunun farkında olmayan ya da farkında olduğu halde, efendisiz bir hayatı seçmek, isyan etmek yerine köleliği kabullenen emek insanlarını, boyun eğmenin utancını duyumsayabilecekleri bir dille ‘sarsmak’ gerekir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mesele şu ki, köleyle devrim olmaz; devrim, köleliğe isyan eden Spartaküslerle olur!..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#333333;"&gt;Sadık Varer&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2427753506153774536-3749704185752906757?l=enternasyonalle.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2427753506153774536/posts/default/3749704185752906757'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2427753506153774536/posts/default/3749704185752906757'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://enternasyonalle.blogspot.com/2011_04_01_archive.html#3749704185752906757' title='İsyan Kültürü'/><author><name>Sadık Varer</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-9AklYKfeTtI/TbxVnWwZJBI/AAAAAAAAA3I/QzDs4ss4oh4/s72-c/40-%2Bya%25C4%259Fl%25C4%25B1boya%2BSPARTACUS%2B-%2B47x60.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2427753506153774536.post-7209058974788756144</id><published>2011-04-12T22:41:00.000-07:00</published><updated>2011-04-12T23:30:49.018-07:00</updated><title type='text'>Günümüzün Devrimcisi</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-5TyHnmccZf4/TaU5G1qkflI/AAAAAAAAA2w/VZgR8QK7Fpc/s1600/che.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5594940901725339218" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 433px; CURSOR: pointer; HEIGHT: 309px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/-5TyHnmccZf4/TaU5G1qkflI/AAAAAAAAA2w/VZgR8QK7Fpc/s400/che.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; &lt;span style="COLOR: rgb(51,51,51)"&gt;&lt;span style="COLOR: rgb(0,0,0)"&gt;............................................ &lt;/span&gt;che &lt;/span&gt;&lt;span style="COLOR: rgb(51,51,51);font-size:78%;" &gt;(resim : sadık varer )&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Toplum bilincine ‘dokunmak’ gibi bir meselesi olan siyasetin en sıkıcı yanlarından biri, bilinenleri yeniden ve yeniden tekrarlamaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Devrimcilik üzerine de fazlaca söz edilmiştir, ama öyle görünüyor ki, sözün bittiği yerde değiliz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Devrimcilik bahsinde nicedir at iziyle it izi karışmış durumda. Memlekette ‘devrimci’ izdihamı var; bu bereketli coğrafyada yaklaşık on milyonluk oyla beslenen düzenin kurucu partisi CHP bile kendine ‘devrimci’ diyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Keşke böyle olsaydı; keşke bu düzenin kurucu ve koruyucu partisi misyonunu sürdüren CHP’ye hayat veren kitleler de öğretilmiş ezberlerin dışına çıkabilseler ve ancak verili düzenleri tasfiye etmek gibi tarihsel eylemlerle anlam kazanan devrimlerin ihtiyaç duyduğu bir devrimci kimlik edinebilseler, gerçekten devrimci olabilselerdi…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Devrimcilik, her şeyden önce mevcut düzenle uzlaşmayan bir kimliktir ve bu durum her çağın devrimcisi için geçerlidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;On sekizinci yüz yıl devrimlerine, örneğin Fransız Devrimi’ne bakın; genç Fransız burjuvazisi, tarihsel ömrünü tamamlamış bulunan ve artık kapitalizmin önünde bir engel haline gelmeye başlayan feodal – mutlakiyetçi düzenle uzlaşmadığı ölçüde devrimciydi ve devrimini gerçekleştirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne var ki, feodal – mutlakiyetçi düzeni tasfiye etmek için devrim yapmak zorunda olan Fransız burjuvazisi, devrimini yapıp kendi düzenini kurduktan sonra, kapitalizmin ömrünü uzatmak ve emeğin hışmından korunmak üzere karşı devrimci bir karakter kazandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye burjuvazisinin ‘devrimcilik’ serüveni farklıdır ama karşı devrimciliği Fransız burjuvazisinden farklı değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Henüz çocuk yaşta sayılabilecek olan Türkiye burjuvazisi, Fransız Devrimi benzeri bir eylemle değil, Anadolu’yu istila eden emperyalist güçlere karşı mücadele sürecinde oluşan siyasal boşluğu değerlendirerek iktidara çıkmış ve sonra kapitalizmin ihtiyaç duyduğu, tarihsel açıdan ileri(ci) adımlar atmış, yapılan düzenlemelere de devrim demeyi tercih etmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zamanın CHP Genel Sekreteri Recep Peker, gerçekleştirilen ‘yedi devrim’i şöyle sıralıyordu: “1 – Cumhuriyetin ilanı. 2 – Yeni medeni kanun ve ceza kanununun yapılması. 3 – Şer’i mahkemelerin kaldırılması. 4 – Medreselerin kaldırılması ve tevhid-i tedrisat. 5 – Dervişliğin men edilip, tekkelerin ve türbelerin kapatılması. 6 – Şapka giyilmesi. 7 – Latin harflerinin kabulü.“&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;CHP’nin, ‘devimciliği’, gerçekleştirilen bu düzenlemeleri koruma düşüncesi üzerine bina edildi. Buna göre, örneğin şer’i düzen yerine laik düzeni savunmak, ‘devrimcilik’ti ve dahi bu durumda, hem şer’i düzene hem de kapitalist düzene karşı mücadele eden laiklik yanlısı komünist güçleri ezmeyi asli görevlerinden biri sayan düzenin kurucu partisi CHP’ye, sadece şeriata karşı olduğu için ‘devrimci’ demek de caizdi!...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hiç kuşku yok ki, kapitalizmin şer’i hukukla sürdürülmesi mümkün olsaydı, son derece pragmatik bir özelliğe sahip olan burjuvazi, dinin iktidarına dokunmazdı. Şeriat hukuku yerine, mecburen ‘modern hukuk’ tercihinde bulunan ve fakat toplumu yönetmeyi kolaylaştırıcı bir araç olarak dini kullanmaktan da geri durmayan sahtekar burjuvazi (ve partileri), buna rağmen şer’i hukuka karşı olma halini muhafaza etmek zorundadır. CHP’nin ya da diğer düzen partilerinin bu halini devrimcilikle ilişkilendirmek ise anlamsızdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İktidara çıkarken devrimci olan ya da bir biçimde iktidara çıktıktan sonra kapitalizmin ihtiyaç duyduğu ileri(ci) adımlar atan burjuvazinin ve de burjuva partilerin devrimciliği orada biter. Ve artık, kapitalist sömürüyü disipline etmek üzere siyasal zor araçlarını örgütleyip karşı devrimci bir karakter kazanan burjuvazinin gayri insani düzeniyle uzlaşmayanların ‘macerası’ başlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günümüzün devrimciliği de budur; günümüzde ancak ve ancak, kapitalist sömürüye, baskıya, aşağılanmaya, kapitalist asalakların neden olduğu ekolojik felaketlere, ulusal eşitsizliğe, kadın erkek eşitsizliğine, insanın insan üzerinde kurduğu bütün iktidar biçimlerine karşı çıkan ve hükümet biçimi ne olursa olsun bu köhne düzeni tasfiye edip emeğin ve insanlığın özgür geleceğini kurmak için mücadele edenlere devrimci diyebilirsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="COLOR: rgb(51,51,51)"&gt;Sadık Varer&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2427753506153774536-7209058974788756144?l=enternasyonalle.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2427753506153774536/posts/default/7209058974788756144'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2427753506153774536/posts/default/7209058974788756144'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://enternasyonalle.blogspot.com/2011_04_01_archive.html#7209058974788756144' title='Günümüzün Devrimcisi'/><author><name>Sadık Varer</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-5TyHnmccZf4/TaU5G1qkflI/AAAAAAAAA2w/VZgR8QK7Fpc/s72-c/che.JPG' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2427753506153774536.post-8540664969914372206</id><published>2011-03-22T05:58:00.000-07:00</published><updated>2011-03-22T23:09:11.945-07:00</updated><title type='text'>Savaşa Seyirci Kalma Ayıbı</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/-obMC9OO0k80/TYmOOi7srwI/AAAAAAAAA2E/xqPpOJqykq0/s1600/189647_108159712599956_100002177825997_84169_5659442_n.jpg"&gt;&lt;img style="display: block; margin: 0px auto 10px; text-align: center; cursor: pointer; width: 300px; height: 210px;" src="http://2.bp.blogspot.com/-obMC9OO0k80/TYmOOi7srwI/AAAAAAAAA2E/xqPpOJqykq0/s400/189647_108159712599956_100002177825997_84169_5659442_n.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5587153193276321538" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Diyelim ki ‘mahallenizde’ bir çatışma var. Çatışan gruplardan biri zayıf diğeri güçlüdür. Bu durumda, vicdanınızın sesine uyup zayıfın yanında yer almak isteyebilirsiniz, ama akılcı yaklaşım, öncelikle çatışan grupları tanımak ve neden çatıştıklarını öğrenmektir. Kim bilir, belki de çatışan iki grubu da defetmek için harekete geçmek zorundasınızdır…&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Emperyalist haydutlarla Libya arasında son derece orantısız bir savaş yaşanıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanlığın başına musallat olmuş emperyalist haydutlar hakkında söylenecek söz kalmadı; savaş bahsinde de tarihsel sicili bozuk olan aç gözlü emperyalizmin ne büyük felaketlere ve acılara sebep olduğu biliniyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki ya Libya’yı yeterince biliyor muyuz ?..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Altı milyon küsurluk bir nüfusa sahip olan Libya, dünyanın on ikinci, Afrika’nın ise en büyük üçüncü petrol ihracatçısıdır. Avrupa’da tüketilen gazın üçte biri ve petrolün dörtte biri bu coğrafyadan gidiyor. Ve emperyalist haydutlar için Libya, petrol ve gaz anlamına gelmektedir!.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yakın geçmişte Tunus’ta başlayan ve tarihsel miadı dolmuş bütün Arap rejimlerini etkileyen ayaklanmalar, petrol ve gaz zengini Libya’yı da etkiledi. Fakat Libya’daki durum Tunus’takinden farklıydı; Libya’daki isyancılar ‘demokrasi’ talebine uzaktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Libya halkının yaklaşık yüzde seksen beşi kabile üyesidir ve Libya’daki siyasal güç dağılımı, Libya’nın egemenleri konumundaki üç beş kabileye göre düzenlenmiştir. Ve bu kabileler arasında her zaman bir gücü ele geçirme yarışı vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tunus’tan başlayan ayaklanmalarla oluşan siyasal iklimi değerlendiren ve durumdan vazife çıkaran Doğu Libya’nın büyük kabileleri, siyasal gücü elinde tutan Sirte Kaddafi kabilesi ve bu kabile ile ittifak içindeki diğer kabilelere karşı ayaklandılar. Askeri bürokraside yer alan ve ayaklanan şeflerinin isteklerini emir sayan kabile üyeleri kullandıkları tankları, topları ve hatta uçakları alarak ayaklanmacılara katıldılar. Ayaklanan kabilelere üye olan adalet ve içişleri bakanları, bazı komutanlar ve büyükelçilerin istifa etmelerinin nedeni de budur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayaklanan kabileler Kaddafi yönetimindeki egemen kabilleri dinsizlikle, Kaddafi yönetimi de isyan eden kabileleri şeriatçılıkla suçlamaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Velhasıl, Libya’da yaşanan iç savaşa, demokrasi talepli bir savaş demek doğru görünmüyor; Libya’da yaşanan savaş, petrol zengini kabileler arasındaki iktidar savaşıdır…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diğer yandan, emperyalist haydutlar açısından, tam da uluslararası finansal krizin göbeğinde ‘kutsal borsa’nın ve enerji ihtiyacının belirsizliğe girmesi vahim bir durumdu ve ufak tefek sorunlara rağmen düne kadar dostane bir ilişki içinde oldukları Libya’ya alelacele çullanmalarının bir nedeni de budur…&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Libya’nın egemenleri ile dünyanın egemenleri arasında yaşanan bu savaşta da mağdur olanlar, yoksul halk ve savaşa sürülen gençlerdir. Emma Goldman, “Bütün savaşları dövüşemeyecek kadar korkak olan, bu yüzden de kendileri adına dövüşmek için dünyanın gençlerini cepheye süren hırsızlar çıkarır.” diyordu. Hırsızlar petrol için bir kez daha savaş çıkardılar ve dünyayı tehlikeli bir yer haline getirdiler. Ama işte, Albert Einstein'ın dediği gibi, “Dünya, kötülük yapanlar değil, seyirci kalıp hiçbir şey yapmayanlar yüzünden tehlikeli bir yerdir.”&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Elbette böylesi kirli bir savaşa seyirci kalmak, bir insanlık ayıbıdır !...&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Gerçekte devrimci – komünist güçlerin yapmaları gereken şey bellidir; kendi bencil amaçları için savaşan ve halklara acı vermeyi sürdüren emperyalist soyguncularla Libya’nın egemenlerini tarihin çöplüğüne atmak. Ama ne yazık ki bunu gerçekleştirebilecek güçten yoksunuz. Ve fakat şimdi de yapılabilecek şeyler var; dünyanın her yerinde sokağa çıkıp emperyalist saldırganlığı protesto etmek ve Libya halkının, ‘emperyalist kurtarıcılar’ olmaksızın kendi kaderini belirlemesini istemek gibi…&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color: rgb(51, 51, 51);"&gt;Sadık Varer&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2427753506153774536-8540664969914372206?l=enternasyonalle.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2427753506153774536/posts/default/8540664969914372206'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2427753506153774536/posts/default/8540664969914372206'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://enternasyonalle.blogspot.com/2011_03_01_archive.html#8540664969914372206' title='Savaşa Seyirci Kalma Ayıbı'/><author><name>Sadık Varer</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-obMC9OO0k80/TYmOOi7srwI/AAAAAAAAA2E/xqPpOJqykq0/s72-c/189647_108159712599956_100002177825997_84169_5659442_n.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2427753506153774536.post-164585523343238683</id><published>2011-03-18T03:26:00.000-07:00</published><updated>2011-03-18T11:03:48.914-07:00</updated><title type='text'>Özgür Gazetecilik</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/-wVtafHpsl5M/TYObZr9xu2I/AAAAAAAAA10/0U9JfkZnRMA/s1600/Gazetecilere_Ozgurluk_Platformu.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5585478828470418274" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 447px; CURSOR: pointer; HEIGHT: 229px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/-wVtafHpsl5M/TYObZr9xu2I/AAAAAAAAA10/0U9JfkZnRMA/s400/Gazetecilere_Ozgurluk_Platformu.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Rivayet odur ki, 3400 yıl önce Mısır’da yaşanan kimi olaylar bir tablet üzerine yazılır ve halkın bilgisine sunulurmuş. Bu tableti dünyanın ilk gazetesi sayanlar da vardır, fakat yaygın görüş, ilk gazetenin M.Ö. 59 yılında Roma Senatosu tarafından bastırılan Acta Diurna olduğu yönündedir. 2000 adet kopyalanan ve esas olarak imparatorun zaferlerinden, halkla ‘paylaşılmasında’ yarar görülen bazı siyasi gelişmelerden ve elbette gladyatör dövüşlerinin sonuçlarından söz eden Acta Diurna’da yer alan ‘havadisler’, okuma bilen Roma vatandaşlarınca halka aktarılırmış.&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Gazeteler, Gutenberg’in matbaayı icadından sonra hızla çoğalmaya başladı ve süreç içinde etkinliğini arttırarak bu günkü düzeye geldi. Ne var ki, zamane gazetelerle Acta Diurna arasında öze ilişkin pek fark yoktur; ‘gerçeklerin halka aktarılması’ ya da ‘halkın bilgilendirilmesi’ palavrası üzerine kurulan düzen gazeteleri de eski zamanlardaki gazeteler gibi egemenlerin hegemonya araçlarından biri konumunu sürdürüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özgür gazetecilik meselesini, verili düzeni yeniden ve yeniden üretme misyonunu sürdüren bu gazetelerle ilişkilendirerek ele almak gerekiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özgürlük arayışı içindeki gazeteciler John Swinton’un hikayesini bilirler. Swinton, 1829 – 1901 yılları arasında yaşamış Amerikalı bir gazetecidir. 1880’lı yıllarda New York Times’ta yazan ve Marks’la arkadaşlığı bilinen Swinton, gazetenin patron değiştirmesini kutlamak amacıyla yapılan bir toplantıda “bağımsız ve özgür basının onuruna kadeh kaldırmak” üzere kürsüye davet edilir. Dinleyicilerin çoğu gazetecidir. Swinton, gazetecilik tarihinin en önemli konuşmalarından birini yapar:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Dünya tarihinin şu anına dek ‘özgür, bağımsız basın’ diye bir şey olmamıştır. Bunu siz de biliyorsunuz, ben de…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hiçbiriniz düşündüklerinizi olduğu gibi yazmaya cesaret edemezsiniz. Bunu yapmaya kalktığınızda yazdıklarınızın önceden basılmayacağını bilirsiniz çünkü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çalıştığım gazete bana düşüncelerimi özgürce yazmam için değil, tersine yazmamam için haftalık bir ücret ödüyor. İçinizde benzer biçimde benzer ücret alan başkaları da vardır.&lt;br /&gt;Düşüncelerini açıkça yazacak kadar salak olan herhangi biri, sokakta başka bir iş arıyor olacaktır…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gazetecilerin işi; gerçeği yok etmek, düpedüz yalan söylemek, saptırmak, kötülemek, servet sahiplerine dalkavukluk etmek, kendi gündelik ekmeği uğruna yurdunu ve soyunu satmaktır. Bunu siz de biliyorsunuz, ben de…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öyleyse şimdi burada ‘bağımsız, özgür basının şerefine’ kadeh kaldırmak saçmalığı da nereden çıktı?..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bizler, sahne arkasındaki zengin adamların oyuncakları, kullarıyız. Bizler, ipleri çekilince zıplayan oyuncak kuklalarız...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeteneklerimiz, olanaklarımız ve yaşamlarımız, hepsi başkalarının malı…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bizler entelektüel fahişeleriz…”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu tarihi konuşmadan sonra, izleyicilerin şaşkın bakışları altında toplantıyı terk eden Swinton, kendi imkanlarıyla tek yapraklı bir gazete çıkararak gerçekten özgür gazeteciliğe başladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kuşkusuz, Swinton’un fikri ve tavrı son derece önemli bir gazetecilik dersi niteliğindedir ve dersin özeti şudur; özgür gazetecilik ancak efendisiz toplumlarda mümkündür ve şayet özgürlük istiyorsanız, ya efendilerden kurtulmalı ya da bağımsızlığınızı ilan edip onurunuzla ‘tek yapraklı bir gazete’ çıkarmaya başlamalısınız!...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neyse ki, günümüzde özgür gazeteciliği tercih edenler artık ‘tek yapraklı bir gazete’ çıkarmak zorunda değil; düzen karşıtlarının kolektif çabalarıyla bağımsız bir gazete çıkarılabilir, fakat bunun yanında, internet teknolojisinin sağladığı olanakları kullanarak da özgür ve bağımsız gazetecilik yapılabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şurası açık; sansürleri ve yasakları bir biçimde aşabilen, oldukça ekonomik bir gazetecilik tarzı olarak yıldızını parlatmayı sürdüren internet gazeteciliğinin miladı sayılan WikiLeaks hadisesi, kendini çoğaltmaya aday bir örnek haline geldi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçenlerde Fransa’da, internet gazetesi Mediapart, yeni bir sitenin açılışını ilan etti. FranchLeaks adlı bu sitenin işleviyle ilgili yapılan açıklamada altı çizilmesi gereken sözler vardı:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bilgi bir gazeteci işi değildir. Halkın en temel hakkıdır.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçeğe, gerçek bilgiye erişim hakkı, gazete patronlarının ve piyasa gazetecilerinin insafına bırakılamayacak önemde, temel bir insan hakkıdır ve bu hakkın elde edilebilmesi için, insanlığı ilgilendiren her şey bizi de ilgilendirir diyen, tutsaklık dahil her musibetle cebelleşmeyi göze almış özgür gazetecilere ihtiyaç vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="COLOR: rgb(51,51,51)"&gt;Sadık Varer&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2427753506153774536-164585523343238683?l=enternasyonalle.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2427753506153774536/posts/default/164585523343238683'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2427753506153774536/posts/default/164585523343238683'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://enternasyonalle.blogspot.com/2011_03_01_archive.html#164585523343238683' title='Özgür Gazetecilik'/><author><name>Sadık Varer</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-wVtafHpsl5M/TYObZr9xu2I/AAAAAAAAA10/0U9JfkZnRMA/s72-c/Gazetecilere_Ozgurluk_Platformu.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2427753506153774536.post-3718472118894601159</id><published>2011-02-24T23:33:00.000-08:00</published><updated>2011-02-25T06:04:03.470-08:00</updated><title type='text'>Karadenizlinin HES İsyanı Ve Ekolojik Duyarlılık</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-8a9qLkVAG6c/TWdbhD5kAYI/AAAAAAAAA0s/1Po2wH_woeA/s1600/68293_10150344195255144_834780143_16134944_1365276_n1.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5577527287062200706" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 447px; CURSOR: hand; HEIGHT: 270px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/-8a9qLkVAG6c/TWdbhD5kAYI/AAAAAAAAA0s/1Po2wH_woeA/s400/68293_10150344195255144_834780143_16134944_1365276_n1.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Hidroelektrik Santraller (HES’ler), insanlığın bugününü ve geleceğini ciddi olarak tehdit eden fosil yakıtlar ve nükleer santrallerle karşılaştırıldığında tercih edilebilir enerji kaynakları olarak görülebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Meseleyi böyle ‘saf haliyle’ ele alırsanız HES karşıtlığınızın kabul edilebilir mantıklı açıklamasını yapmakta zorluk çekebilirsiniz; suyun potansiyel enerjisini mekanik enerjiye, mekanik enerjinin de elektrik enerjisine dönüştürülmesini sağlayan temiz enerji kaynağı HES’e karşı çıkmak, anlamsız bulunabilir. HES ‘işine’ girmiş şirket sahipleri ile iktidar sözcüleri de halkı ‘ikna etmek’ ve HES’lere kaşı çıkanları etkisizleştirmek için meseleyi bu minval üzere ele alıyor!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elbette, akarsulardan elde edilecek olan enerji ile ilgili projeler, çevre ve insan hayatını tahrip etmeyecek şekilde hazırlanmışsa, buna kimse karşı çıkmaz. Ve fakat sorunun kaynağı tam da budur; Karadeniz’de kurulan ve kurulacak olan HES projeleri, ‘yeryüzünün cenneti’ sayılan Karadeniz’i ‘cehenneme’ çevirecek ve Karadeniz insanını toprağın ‘nimetlerinden’ mahrum bırakacak şekilde hazırlanmıştır…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;HES’lerin yapısı ve işleyişi şöyledir: Önce derenin suyu yatağından alınıp bir yerde biriktirilir. Suyun olabilecek en yüksek hızla yokuş aşağı akışını sağlamak için tüneller açılır ya da devasa borular döşenir. Uygun bir yerde türbin ve türbine bağlı santral ve enerji iletişim sistemi kurulur. Biriktirilen su tünellerden veya borulardan hızla aşağı iner, suyun basıncı ile türbin dönmeye başlar ve böylece elektrik enerjisi elde edilir. Bu işlemler gerçekleştirilirken dere yatağı büsbütün susuz kalmasın diye adına ‘can suyu’ denilen bir parça su bırakılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi; bu HES’lerden biri veya bir kaçı ekosistemi bozmayabilir belki, ama kırk kilometrelik bir dereye kırk adet HES kurarsanız, olmaz!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne var ki ticarileştirilmiş sudan büyük kâr beklentisi içinde olan kapitalist asalaklar olmazı oldurmaya çalışıyor. Derelerimizin suyuna el konulmuş ve neredeyse bir kilometreye bir HES kurmaya karar verilmiştir. Karadeniz’de, bilinen HES projesi sayısı yedi yüz ellidir. Bunun anlamı açık: Planlanan HES’ler kurulursa dere yatakları susuz kalacak, kaçınılmaz olarak da ekosistem bozulacak, Karadeniz halkı ekmekten ve sudan mahrum bırakılacaktır. Bilim insanlarının yaptığı bir araştırmaya göre, HES’ler yüzünden Karadeniz halkı on ila yirmi yıl içerisinde çaya bile veda etmek zorunda kalacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşin en düşündürücü yanlarından biri de şudur: Şayet söz konusu HES’ler kurulur ve elektrik üretimi gerçekleşirse, bütün bu santrallerin üreteceği elektrikle Türkiye’nin elektrik ihtiyacının ancak yüzde ikilik bir bölümü karşılanmış olacaktır. Yani Türkiye’nin elektrik ihtiyacının yüzde ikilik bir bölümü karşılanacak diye Karadenizli ‘cehenneme’ mahkûm edilmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte, “hamsinin ve mısır ekmeğinin zaferi” için mücadele etmeyi vazife sayan, duyarlı ve gözü pek Karadenizlinin HES isyanı bundandır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fakat bazı Karadenizliler bu isyancıların “terörist” ve dahi “vatan haini” olduğunu düşünüyorlar!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu Karadenizlilerden biri de Başvekil Erdoğan’dır. HES’lere karşı mücadele edenleri vatan hainliği ve yalancılıkla suçlayan Başvekil şöyle demişti: “Bu çevreci tipler yalan söylüyor, dereler kurumuyor.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başvekil Erdoğan böyle diyor, ama memleketi Güneysu’da herkes Gürgen Deresi’nin kurumaya yüz tuttuğunu çok iyi biliyordu. Ölçüsüz ve insafsızca inşa edilen HES’lerin dereleri kuruttuğuna ve doğayı tahrip ettiğine tanıklık eden ve vadilerine yirmiden fazla HES’in kurulacağını öğrenen AKP’li İkizdere Belediye Başkanı durumu şöyle özetlemişti: “Bu bir cinayettir.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, bu bir cinayettir ve cinayetin asli faili insanlığa karşı sayısız ekolojik suç işleyen ve işlemeyi sürdüren açgözlü kapitalizmdir. Kapitalizmin defteri dürülmeden de HES belasından kurtulmak mümkün değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu noktada ‘sol ve ekolojik duyarlılık’ meselesine dair bir çift söz etmek gerekiyor. Ama önce bir saptama yapmalıyım: Türkiye solunun bir kesimindeki ekolojik duyarsızlığa rağmen artan oranlarda taraftar bulmaya başlayan HES karşıtı mücadele, genel olarak solun ilgisini çekmeye başlamıştır ve bu umut vaat eden bir gelişme olarak kayıt altına alınmalıdır…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Devrimcilerin mücadeledeki önceliği, emek – sermaye çelişkisinin çözümüne ayarlı devrim fikrine bağlıdır. Kuşkusuz bu yaklaşım doğrudur. Ancak buradan hareketle ekolojik sorunların çözümü için mücadeleyi hafifsemek vahim bir hata sayılmalıdır. İnsanlığın bütününü doğrudan ilgilendiren ekolojik sorunları, kapsayıcı bir sosyalist mücadele ve gelecek perspektifiyle ele almak gerekiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kanımca, asırlık teorik ezberlerle düşünme alışkanlığını terk etmeyi başaran devrimciler, şimdilerde kapitalizm karşıtlığıyla ilişkilendirilerek sürdürülecek olan ekolojik mücadelenin devrime ve devrim sonrasına taşınabilir kazanımlarını görebilirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Devrim öncesi süreçlerdeki ekolojik mücadeleyle sağlanacak ekolojik duyarlılık sayesinde devrimden sonra da ihtiyaç duyulabilecek olan ekolojik mücadelenin maddi güçleri hazırlanmış olacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Devrim sonrasında, sosyalizm koşullarında ekolojik mücadeleye gerek kalmayacaktır” diyen dostlarımız olabilir. Onlara tarihimize yeniden göz atmalarını öneririm. Ekolojik duyarlılık bahsinde ‘sosyalist’ tarihimizin ciddi bir sicil problemi var. Artık aklı eren herkes nükleer santrallerin insanlığı tehdit eden büyük bir bela olduğunu teslim eder ve nükleer karşıtı mücadeleyi yaşamsal bir insanlık mücadelesi olarak görür ya, ne yazık ki insanlığın başına bu belayı musallat eden yalnızca kapitalist haydutlar değildir; dünyanın ilk nükleer santrali 27 Haziran 1954 tarihinde Sovyetler Birliği’nde açılmıştır. Ve Çernobil faciasının ağır ‘faturası’ hala ortada durmaktadır. Çin ve ekolojik duyarlılık meselesine ise hiç girmeyelim!...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#333333;"&gt;Sadık Varer&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="color:#66ffff;"&gt;Anadolu'nun İsyanı (video) :&lt;/span&gt; &lt;a href="http://vimeo.com/19937849"&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;http://vimeo.com/19937849&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2427753506153774536-3718472118894601159?l=enternasyonalle.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2427753506153774536/posts/default/3718472118894601159'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2427753506153774536/posts/default/3718472118894601159'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://enternasyonalle.blogspot.com/2011_02_01_archive.html#3718472118894601159' title='Karadenizlinin HES İsyanı Ve Ekolojik Duyarlılık'/><author><name>Sadık Varer</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-8a9qLkVAG6c/TWdbhD5kAYI/AAAAAAAAA0s/1Po2wH_woeA/s72-c/68293_10150344195255144_834780143_16134944_1365276_n1.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2427753506153774536.post-7765744440564722085</id><published>2011-02-08T04:21:00.001-08:00</published><updated>2011-02-09T01:05:42.672-08:00</updated><title type='text'>Ayaklanma Notları</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_Nt4X7oEObnA/TVE1aOnqoiI/AAAAAAAAA0k/1Vos9HyinYw/s1600/m%25C4%25B1s%25C4%25B1r%2Bayaklanma.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5571292938751353378" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 451px; CURSOR: hand; HEIGHT: 252px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_Nt4X7oEObnA/TVE1aOnqoiI/AAAAAAAAA0k/1Vos9HyinYw/s400/m%25C4%25B1s%25C4%25B1r%2Bayaklanma.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Tunus’ta başlayan, Mısır’a sıçrayan ve Ortadoğu’nun diğer diktatöryal rejimlerini de etkileyeceği düşünülen ayaklanma halleri, doğal olarak uzunca bir süredir devrim hasreti çeken biz devrimcileri adamakıllı heyecanlandırdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve fakat ortada devrim denilen o zorlu ve zorunlu tarihsel eylemin tabiatına ters ‘tuhaf’ bir durum vardı; yeni bir düzen için eski düzeni yıkmaya karar vermiş isyancılarla çatışması ‘icap eden’ ordunun ‘tarafsız’ kalmayı tercih ettiği ayaklanmaya, çok geçmeden dışarıdan da ‘majestelerinin’ etkili destekleri gelmeye başladı. President Hüseyin ile uzun bir telefon görüşmesi yapan Başvekil Erdoğan bu görüşmeden hemen sonra isyancıların alkışlarıyla karşılanan bir destek konuşması yaptı. ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton ise, 4 Şubat 2011’de Münih’te gerçekleşen 47. Güvenlik Konferansı’nda Ortadoğu’da “mükemmel bir ayaklanma fırtınası” gerçekleştiğini açıkladı ve dedi ki, “Yeni genç nesil yeni internet teknolojileriyle eski düzenleri tehdit ediyor ve ABD’nin çok önem verdiği bölge güvenliğini sarsıyor. Mevcut sistemler devam ettirilemez hale geldi… Gösterilerin polis ya da güvenlik kuvvetleri ile bastırılması daha kötü sonuçlar doğurur. İstikrarsızlığın devam etmesi halinde bölge yeni diktatörlüklere sahne olabilir. Vakit kaybetmeden ve daha büyük istikrarsızlık riski almadan demokratik reformlar başlatılmalıdır… Reformlar göstermelik yapılırsa çok tehlikeli çatışmalara ortam yaratılır…”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Clinton’ın sözleri ayaklanmanın hal ve gidişi hakkında merak edilecek fazlaca bir şeyin kalmadığını gösteriyor ama buna karşın isyan günleri boyunca yaşanan gelişmelerden hareketle ayaklanmanın kaderi ve Ortadoğu’nun siyasal geleceği hakkında birkaç tahmin notu düşülebilir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1 – Ayaklanmaların başlamasında ABD’nin rolü yoktur belki, fakat aynı ABD ayaklanmanın gidişatını ve kaderini belirleyebilecek denli işin içindedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2 – Halkın ortak öfkesini ve isyanı yönetme yeteneğindeki ABD, tarihsel ömrünü tamamlamış olan Ortadoğu rejimlerini terbiye edip ‘demokrasinin’ yıldızını parlatırken, şeriat devleti isteğiyle örgütlenen güçleri de ‘demokratik düzene’ entegre edip etkisizleştirmeyi amaçlamaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3 – Bu “ayaklanma fırtınası”nın önüne model rejim olarak Türkiye’de yapılandırılan ‘yeşil demokrasi’yi koyan ABD ve AB sayesinde AKP’nin siyasi ömrü biraz daha uzatılacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4 – Ortadoğu’nun diktatöryal rejimleri yerine AKP iktidarı örneğinden hareketle tasarlanan ‘yeşil demokrasi’ modelleri geçerse, İsrail’in ihtiyaç duyduğu huzur da sağlanmış olacaktır…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diğer yandan, devrimcilerin de bu ayaklanma hallerinden çıkarmaları gereken ‘küçük’ bir ders olmalı: Bir kez daha görüldü ki, ayaklanma hazırlığında yoksanız, ideolojik, siyasal ve örgütsel açıdan zayıfsanız, size rağmen başlayan ama yine de aktif olarak yer almanız gereken bu tarz ayaklanmaları değerlendirme şansınız yoktur (ya da çok azdır).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir de şu gerçeği teslim etmekte yarar var; hazır ve yaygın bir ideolojiyi, İslam ideolojisini kullanarak örgütlenen ve hatırı sayılır bir güç biriktiren şeriatçıların uluslararası aktörlerce hazırlanan ‘yeşil demokrasi’ projesine dahil olmayı reddedip siyasal iktidarı ele geçirmeleri durumda, ayaklanmada yer alan komünist – devrimci güçlerin ve demokratların, tıpkı İran’daki gibi, klasik faşist terörden hiç de aşağı kalmayan yeşil terörle karşılaşmaları zayıf bir ihtimal değildir…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#333333;"&gt;Sadık Varer&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2427753506153774536-7765744440564722085?l=enternasyonalle.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2427753506153774536/posts/default/7765744440564722085'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2427753506153774536/posts/default/7765744440564722085'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://enternasyonalle.blogspot.com/2011_02_01_archive.html#7765744440564722085' title='Ayaklanma Notları'/><author><name>Sadık Varer</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_Nt4X7oEObnA/TVE1aOnqoiI/AAAAAAAAA0k/1Vos9HyinYw/s72-c/m%25C4%25B1s%25C4%25B1r%2Bayaklanma.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2427753506153774536.post-9070381923208848349</id><published>2011-01-12T11:56:00.000-08:00</published><updated>2011-01-12T13:32:24.705-08:00</updated><title type='text'>Hemşinli Ziya Hurşit</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_Nt4X7oEObnA/TS4IA1J3xNI/AAAAAAAAA0E/VBUgzpFgoc4/s1600/ZiyaHursit.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5561391400210646226" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 197px; CURSOR: hand; HEIGHT: 269px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_Nt4X7oEObnA/TS4IA1J3xNI/AAAAAAAAA0E/VBUgzpFgoc4/s400/ZiyaHursit.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="color:#333333;"&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;..................................................................... &lt;/span&gt;Ziya Hurşit&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Sakarya Meydan Muharebesi’nden zaferle dönen Mustafa Kemal Büyük Millet Meclisi’nde coşkuyla karşılanır. Mebusların hemen tümü Mustafa Kemal’i ayakta alkışlayıp saygı gösterisi yaparken genç bir mebus meclisin ortasında yer alan karatahtaya şunları yazmaktadır; “Bir millet putunu kendi yapar, kendi tapar.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu ‘çılgın’ mebusun adı, Ziya Hurşit’tir…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ziya Hurşit, Birinci Meclis’te yer alan Lazistan mebuslarından biridir, fakat diğerleri gibi Ziya Hurşit de Laz değildir; Hemşinlidir, 1890 Çamlıhemşin doğumludur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yüzyıllardır Lazlarla aynı coğrafyayı paylaşan Hemşinli komşularımızı iyi tanırım. Doğu Karadeniz’in dağlık bölgelerinde yaşayan ve dağların - yaylaların zorluklarını aşarken mücadeleci bir karakter kazanmış olan Hemşinli, gözü karadır. Hemşinlinin ayırt edici özelliklerinden biri de şakacılığıdır. Hakkında yazılanlara bakarsanız, Hemşinlilerin bu özelliklerini Ziya Hurşit’te de görebilirsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1926’da, Mustafa Kemal’e suikast girişimi suçuyla idam edilen Ziya Hurşit hakkında İstiklal Mahkemesi üyesi Kılıç Ali şunları yazmış: “Suikast hadisesi esnasında İzmir’de Polis Müdüriyeti’nde Reşit Galip Bey ile birlikte isticvap ediyorduk (sorguluyorduk). Mahkeme Reisi Ali Bey de hazırdı. Cürüm aletleri bombalar, silahlar ortada masanın üzerinde duruyordu. Masa küçük ve toparlaktı. Hepimiz etrafında idik. O da masanın kenarında aramızda bulunuyordu. İsticvabı bitmemiş, öğleden sonra gene aynı vaziyette masanın kenarında toplanmıştık. Reşit Galip usulcacık kulağıma: "Ellerine bak!" diyerek Ziya Hurşit’in ellerini bağlayan kelepçeyi gösterdi ve nazarı dikkatimi celbetti. Kelepçe sabahki vaziyette değildi; istediği anda kolaylıkla elini açabilecek derecede gevşek vurulmuştu. Fakat bunu bize hissettirmemek için ellerinin bileğinden üst tarafını gergin tutmuş, kelepçeyi germişti. "Ziya Hurşit! Ellerini gevşet" dedim. Gevşetir gevşetmez kelepçenin boşluğu sarktı. Meğer gardiyanlara: "Çok sıkıyor, biraz gevşek tutunuz" demiş. Aynı zamanda kelepçe vurulurken ellerini dediğim tarzda birbirinden açık tutmuş. Bu hareketinden şüphelenmiştim. Bundan maksadının ne olduğunu, başka bir gün kendisini yalnız isticvap ederken sormak aklıma geldi, merak ederek ve hususi olarak kendisinden sordum: "Ziya Hurşit, kelepçeyi gevşek tutmakla maksadın ne idi?" dedim. İşi latifeye vurarak: "Biraz daha işin farkına varmamış olsaydınız niyetim, masanın ortasındaki bombaların birine saldırıp hep birlikte meseleyi halletmek idi" demişti. Gözü bu kadar pek bir adamdı ve bu dediğini de yapabilirdi. İsticvabı ve muhakemesi esnasında da cidden cesur hareket etti. Hakikatleri olduğu gibi söylemekten çekinmedi. (Kılıç Ali - İstiklal Mahkemesi Hatıraları -1955)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ertuğrul Özkök, 22 Ağustos 2010 tarihli Hürriyet Gazetesinde Ziya Hurşit’in şakacı kişiliğini “Bir Cellatın Hatıraları” başlıklı kitaptan alıntılarla aktarmış:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“13 Temmuz 1926’yı 14 Temmuz’a bağlayan gece İzmir’de 13 kişi, Kemeraltı semtine kurulan darağaçlarında idam edildi… İlk olarak Maarif Nazırı Şükrü Bey idam edildi. Asılan son kişi ise Atatürk’e suikast girişiminin bir numaralı sanığı olan ve olayı itiraf eden Ziya Hurşit’ti. Saat 6’ya çeyrek kala cellât ve görevliler Ziya Hurşit’in hücresine gidip haber verirler. Yüzüne karar okunurken sakin biçimde dinler ve “İdama mahkûm edilenler kimler” diye sorar. Öteki 12 kişinin adı sayılır. “Peki, ne oldu onlara” der. “Hepsi idam edildi” denince, “Yani ben en sona mı kaldım? Desenize bu işte de yine yaya kaldım. Hey gidi hey, ölümde bile geç kalıyorum.” der (…) Sonra darağacının altına gelir ve espriyi patlatır: “Maşallah salıncak gibi.” Ziya Hurşit’in son sözleri ise şu olur: “Haydi beyler, ahirete gidiyorum. İçinizde oradakilere mektup göndermek filan isteyen var mı?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaygın bir görüşe göre, “Beni o kadar yükseğe asın ki asanlar ayağımın altında kalsın” sözü de idam sehpasındaki Ziya Hurşit’e aittir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;20 Haziran 1926’da Mustafa Kemal, kendisine suikast girişiminde bulunan Ziya Hurşit’le görüşür ve eski yoldaşına sitem eder. Bu ilginç görüşmede de Ziya Hurşit açık sözlüdür:&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;"- Ziya Hurşit Bey, uzun bir zaman teşriki mesai etmiş değil miydik? Bir gaye uğruna çalışmadık mı?&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;- Evet Paşam.&lt;br /&gt;- Nedir bu suikast?.. Hem de şebekenin elebaşısı, ruhu imişsiniz öyle mi?..&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;- Öyle, doğrudur. Suikast yapmaya geldim, amma kuvvede kaldı, fiile çıkmadı. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;- Sizden bunu beklemezdim.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;- Dünya beklenmedik şeylerle doludur Paşam. Ne yapayım ki, karşınızda bu vaziyette suçlu olarak bulunuyorum. Ne diyebilirim?.." (Ş. Süreyya Aydemir – Tek Adam )&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mustafa Kemal’e suikast girişimi hakkında çok şey yazıldı, farklı yorumlar yapıldı. Bu yorumlardan biri, Ziya Hurşit’in, kendisi gibi Lazistan Mebusu olan Ali Şükrü Bey’in intikamını almak için Mustafa Kemal’e suikast girişiminde bulunduğu şeklindedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ziya Hurşit’in, Birinci Meclis’teki muhalif grubun önderi Ali Şükrü’nün Topal Osman tarafından öldürülmesinden Mustafa Kemal’i sorumlu tuttuğu, Ali Şükrü’yü öldürdüğü açığa çıkan Topal Osman’ın sağ ele geçmemesi için özel bir operasyon düzenlendiğinden kuşkulandığı bilinmektedir. Dahası, Ziya Hurşit’in ilk sorgusunda Mustafa Kemal’i Ali Şükrü Bey’in intikamını almak için öldürmek istediği yönünde bir ifadesinin olduğu da bilinmektedir. Ancak İzmir Suikastı davasının bu kadar ‘sıradan’ bir duygu durumu ile açıklanamayacağı da aşikardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İzmir Suikastı davasının kapsama alanı, Ziya Hurşit’in intikam duygularını cezalandırma ‘işlemini’ fazlasıyla aşmıştır. Bu dava, kendilerini Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası örgütlenmesiyle ifade eden muhalifleri tasfiye operasyonuna dönüştürülmüştür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Suikast haberi kamuoyuna “hilafet ve saltanat yanlılarının eylemi” şeklinde yansıtılır. Suikast girişimi haberini alan Başvekil İnönü Ankara İstiklal Mahkemesini İzmir’e gönderir ve aynı zamanda suikastın sorumluları saydığı Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası kadrolarının tutuklanması emrini verir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;45 kişi tutuklanır. Tutuklananlar arasında bir yıl önce kapatılan cumhuriyet tarihinin ilk muhalefet partisi Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın eski kadroları, Kâzım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy, Refet Bele, Bekir Sami, Cafer Tayyar, Vasıf Karakol gibi önemli isimler vardı. Adnan Adıvar o sırada Fransa’da bulunduğundan, Kara Kemal ve Eski Ankara Valisi Abdülkadir ise kaçmayı başardığından mahkeme edilemediler. Tutukluların avukat tutma hakları yoktu. Savunma yapmaları için on dakika süre verilmiş, üstelik savunmaların bağımsız bir kâtip tarafından kayıt altına alınması talebi de mahkeme reisi Kel Ali tarafından reddedilmişti. Alelacele hazırlanan iddianamede 12 kişinin idamı istendi ve fakat Kel Ali’nin reisliğini yaptığı mahkeme heyeti 13 kişinin idamına karar verdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böylece, Ziya Hurşit’in suikast girişiminden hareketle ‘kurulan’ bu mahkemenin kararından sonra muhalefetin sesi kesilmiş, Cumhuriyet Halk Partisi’nin yolu açılmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cumhuriyet Halk Partisi ile Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın programları arasında önemli bir fark yoktu. Gerçekte bu iki parti arasındaki fark, Cumhuriyet Halk Partisi ile Demokrat Parti arasındaki fark kadardır! Mustafa Kemal’in eski dava arkadaşları tarafından 17 Kasım 1924’te kurulan ve 5 Haziran 1925’te kapatılan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın programı, o zamanlar iddia edildiği gibi “hilafet ve saltanat yanlısı bir rejim” öngörmüyordu; mevcut rejimin esaslarıyla uyum içinde olan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın yüzü de Cumhuriyet Halk Partisi gibi Batı’ya dönüktü ve temel meselesi kapitalizmin istikbaliydi. İsmet İnönü yıllar sonra Akşam gazetesine verdiği bir beyanatta bu meseleye ‘açıklık’ getirmiştir; “İzmir Suikastı’nı planlayanların rejimle bir sorunları olmadı, onlar İttihat ve Terakki taraftarı kişilerdi.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#666666;"&gt;Sadık Varer&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2427753506153774536-9070381923208848349?l=enternasyonalle.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2427753506153774536/posts/default/9070381923208848349'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2427753506153774536/posts/default/9070381923208848349'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://enternasyonalle.blogspot.com/2011_01_01_archive.html#9070381923208848349' title='Hemşinli Ziya Hurşit'/><author><name>Sadık Varer</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_Nt4X7oEObnA/TS4IA1J3xNI/AAAAAAAAA0E/VBUgzpFgoc4/s72-c/ZiyaHursit.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2427753506153774536.post-7560042465058524207</id><published>2010-12-27T10:02:00.000-08:00</published><updated>2010-12-27T10:06:07.734-08:00</updated><title type='text'>Ayrılma Hakkı</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_Nt4X7oEObnA/TRjVIqvD9DI/AAAAAAAAAzo/YYbFSJWUtYw/s1600/rosa%2Bluxemburg.gif"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5555424485248857138" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 254px; CURSOR: hand; HEIGHT: 335px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_Nt4X7oEObnA/TRjVIqvD9DI/AAAAAAAAAzo/YYbFSJWUtYw/s400/rosa%2Bluxemburg.gif" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;&lt;span style="color:#333333;"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;.................................................................. &lt;/span&gt;rosa luxemburg&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Söz ulusların ayrılma hakkından açılınca aklıma Rosa Luxemburg geliyor. Rosa bu meseleyi kadının ayrılma hakkı örneğinden yola çıkarak açıklıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir kadının bir erkekle birlikte yaşama hakkı doğal sayılır ya, aynı kadının ayrılma hakkını kullanması da doğaldır. Ayrılma hakkı tartışılamaz, ama bir kadının ya da erkeğin ayrılma hakkını teslim etmek nasıl ki ‘ayrılığa davet’ anlamına gelmezse, ulusların ayrılma hakkını teslim etmek de ‘ayrılığa davet’ anlamına gelmez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayrılma hakkının teslimine dair söylenebilecek pek çok şey var fakat sanırım meseleyi şöylece özetlemek mümkündür; bir arada yaşamaları imkansız ulusları ‘birlikteliğe’ zorlamak ve ezilen ulusun ayrılma hakkını teslim etmemek en hafif deyimle siyasal bir ayıptır!..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sınıfsız ve sınırsız bir dünya toplumu isteyen ve egemenlerin baskı aygıtı konumundaki cümle devletleri ‘fazlalık’ sayan komünistler, bütün ulusların ve halkların gönüllü birliğini ‘taşıma’ kapasitesine sahip dünya federasyonu yanlısıdırlar, ama buna karşın birlikte yaşamak istemeyen ulusların ayrılma hakkını kullanmalarına saygı duyarlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çünkü sorun ulusların birlikte yaşamasını istemek değildir. Bunu egemen uluslar da istiyor. Asıl sorun, birlikteliğin, ‘eşitlerin gönüllü birliği’ haline dönüşmesidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve şayet ulusların gönüllü birliğinden yana iseniz, egemenlikten, sömürüden, baskıdan ve aşağılamadan vazgeçmelisiniz. Birbirlerine üstünlük kurmaya çalışmayan, sömürüyü, baskıyı, asimilasyonu ve aşağılamayı insanlık suçu sayan, her açıdan eşitlenmiş ulusların ayrılma haklarını kullanmaları için hiçbir neden kalmayacaktır. Bu koşulların uzağında yaşamaya mecbur bırakılan ulusların ayrılma haklarını kullanmaları ise doğal karşılanmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kuşkusuz bu durum Kürt ulusu için de geçerlidir. Gerçekçi olmak lazım; geleneksel egemen ulus siyasetinden vazgeçilmez ve bir an önce gönüllü birlikteliğin koşulları sağlanmazsa Kürtler için ayrılık kaçınılmaz bir seçenek haline gelebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçekten Kürtlerle birlikte yaşamak isteniyorsa, Kürt halkına karşı uygulanan tarihsel zorbalıkların, asimilasyonun, aşağılamaların ve türlü haksızlıkların özeleştirisi verilmeli, Kürtlerin Türklerle her açıdan eşitliği sözde değil anayasal düzeyde teminat altına alınmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne var ki memleketin egemenleri özeleştiri vermeyi ve gönüllü birlikteliğin koşullarını yaratmayı akıllarından bile geçirmiyorlar. PKK, Kürt halkının ayrılma hakkını kullanmak istemediğine karar vermiş ve özerklikle yetinebileceklerini ilan etmiştir. Fakat Kürdün tarihsel özgürlük talebini olabilecek en alt düzeylere çekmek anlamına gelen özerklik talebi de Türk egemenlerine ‘çok fazla’ gelmiş görünüyor; iktidar ve düzen içi muhalefet sözcüleri özerklik talebinin de ‘bölücülük’ olduğunu tekrarlayıp duruyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Unutmamak gerek; 90’lı yılların başında, yani PKK’li Kürt hareketinin henüz Bağımsız Özgür Kürdistan talebinden vazgeçmediği dönemde Reisicumhur Özal, bir kısım asker ve yine bir kısım sanayici, federasyon projesini ‘tartışılabilir’ buluyorlardı. Şimdilerde ise, Kürdün tarihsel talebi en alt düzeye çekildiğinden olsa gerek, iktidar, bırakın federasyonu, özerklik talebini bile tartışmaya yanaşmıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başvekil Erdoğan özerklik talebinde bulunan Kürtlere ‘sert’ bir yanıt verdi; Özerklik talebinde “kirli bir tezgâh” kokusu alan Başvekil, Kürdün anadil talebine de aynı ‘sertlikle’ yanıt vermiş bulunuyor; “ Benim ülkemin dili tektir… Ortak dil Türkçedir, bu gerçeği değiştirmeye yönelik hiçbir girişim kabul edilemez… Bu meseleyi tartışmaya dahi açmak, bu meseleyi getirip Türkiye’nin gündemine taşımak ne demokrasiye ne özgürlüğe ne toplumsal barışa ne de kardeşliğe asla hizmet etmez.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu güne kadar geleneksel egemen ulus siyasetinin “barışa ve kardeşliğe hizmet” etmediğini anlamış olması gereken iktidarın bu inatçı tavrı, her türden siyasal zor uygulamalarıyla baş etmeyi öğrenmiş Kürt halkının gözünü korkutmak içinse, bu gerçekten anlamsız bir çabadır. Devlet iktidarının ‘akıllı adamları’ biliyor olmalı; geleneksel egemen ulus siyaseti Kürt halkını sadece ‘ayrılığa teşvik’ eder…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#333333;"&gt;Sadık Varer&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2427753506153774536-7560042465058524207?l=enternasyonalle.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2427753506153774536/posts/default/7560042465058524207'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2427753506153774536/posts/default/7560042465058524207'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://enternasyonalle.blogspot.com/2010_12_01_archive.html#7560042465058524207' title='Ayrılma Hakkı'/><author><name>Sadık Varer</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_Nt4X7oEObnA/TRjVIqvD9DI/AAAAAAAAAzo/YYbFSJWUtYw/s72-c/rosa%2Bluxemburg.gif' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2427753506153774536.post-2975396528880720337</id><published>2010-12-08T10:32:00.000-08:00</published><updated>2010-12-08T13:51:50.343-08:00</updated><title type='text'>Wikileaks Tarzı Siyasal Teşhir</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_Nt4X7oEObnA/TP_QXtoiNBI/AAAAAAAAAzc/_xFRsahGodU/s1600/23771.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 437px; DISPLAY: block; HEIGHT: 253px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5548382371748918290" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_Nt4X7oEObnA/TP_QXtoiNBI/AAAAAAAAAzc/_xFRsahGodU/s400/23771.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;İnsanlık tarihinin son çeyrek yüz yılında yaşanan teknolojik gelişmenin hızına yetişmek giderek zorlaşıyor. Bu arada baş döndürücü hızla gelişen teknolojiyi üreten ve kullanan güçlerin toplum üzerindeki denetimleri de ürkütücü bir düzeye ulaşmış bulunuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Teknolojik olanakları ‘kuşanmış’ devletler, hem birbirlerini hem de düzen karşıtı güçleri eski zamanlardakinden çok daha zahmetsizce izleyebiliyorlar. Denilebilir ki, internet ve cep telefonu kullanan ve de iktidarlarla meselesi olan herkes gözaltındadır!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pek çok devlet, telefon görüşmelerini ve internet üzerinden yapılan yazışmaları, yüksek teknolojiyi kullanan birkaç elemanla izleyip kayıt altına alabiliyor. Cep telefonu kullanan bir rejim karşıtının yerini yurdunu saptayıp, askere ya da polise gerek kalmadan, bir düğmeye basıp öldürmek, bilim kurgu filmlerinin konusu olmaktan çıkmış, gerçekten uygulanır hale gelmiştir. Paranoya falan değil, aleni bir gerçektir; devlet isterse şu an internet bağlantısı kurulmuş bilgisayarımda yazdığım bu yazıyı, bana gelen ve girdiğim sitelerde okuduğum yazıları, izlediğim videoları, zamanı geldiğinde ‘kullanılmak’ üzere kayıt altına alabilir. Bu yüzden devlet iktidarıyla meselesi olan illegal güçler interneti ve cep telefonunu kullanmaktan kaçınırlar. Bu durumun farkında olan devlet de internet ya da cep telefonu kullanan muhalifleri fazlaca ciddiye almaz ve fakat yine de ne olur ne olmaz deyip her türlü bilgiyi arşivleme işini sürdürür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şu sıralar dünyanın bütününde gündemde olan, her açıdan sorgulanan ve bir süre daha gündemi işgal edeceği anlaşılan Wikileaks hadisesini bir de bu açıdan ele almak lazım. Kimi komplo teorilerinin ‘gerçeklik payı’ bir yana, Wikileaks, yüksek teknolojiyi kullanarak dünyayı dijital bir hapishaneye çeviren, bildik bütün etik değerleri pervasızca çiğneyip insanlığın özeline müdahale eden, diledikleri herkesi izleyen ve dinleyen egemenlerin elindeki bu ürkütücü aracı, aynı egemenlerin deşifre edilmesi amacıyla kullanmış, kapitalist dünyanın gizli kapaklı yürüyen kirli siyasetini bir ölçüde deşifre etmiş, siber teknolojiyi siyasi gerçekleri açıklama faaliyetlerinin etkin araçlarından biri haline getirmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Wikileaks 2006 yılında bilgisayar uzmanı, hacker ve gazeteci dokuz kişi tarafından kuruldu. Kendilerini ‘halkın istihbarat örgütü’ olarak tanıtan bu grubun ilk teşhir faaliyetleri sempatiyle karşılanmış ve dahi yayınladıkları ilk belgeler ödüllendirilmiş, 2008 yılında, Ekonomist Dergisi ve Uluslararası Af Örgütü’nden ‘Yeni Medya Ödülü’ almıştı. Ne var ki, siyasi gerçekleri açıklama işini büyütmeye ve rahatsız ettikleri devletleri çoğaltmaya başlayınca durum değişti; Wikileaks ‘tehlikeli bir örgüt’ sayıldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ABD dahil pek çok devletin kirli çamaşırlarını ortaya saçan Wikileaks elemanlarının düzen karşıtı olmadıkları biliniyor. Kapitalist düzenin şeffaflaşmasını isteyen ve demokratlık sınırında gezinen Wikileaks kurucuları, buna rağmen ‘demokratik’ devletlerin hışmına uğradılar. ABD Temsilciler Meclisi Homeland Güvenlik Komitesi Başkanı Peter King, Wikileaks’in kurucularından Julian Assange’ın terörist sayılması gerektiğini açıkladı, hızını alamayan Kanada Başbakanı ise Assange’ın tez elden ortadan kaldırılmasını buyurdu. Belli ki Wikileaks elemanları ‘kötü bir örnek’ oluşturdukları için cezalandırılacaklar. Ama sanırım, bu durum ‘Wikileaks tarzı’ siyasal teşhir faaliyetlerinin yaygınlaşmasını engellemeye yetmeyecektir...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Wikileaks hadisesi ile birlikte internet gazeteciliğinin geleceğine dair tartışmalar da yeniden başladı. Gazetecilikten çok düzen yalakalığı yapanların tekelindeki ‘gazetecilik müessesesi’ feci şekilde prestij kaybına uğramış durumda. Klasik medya, Amerika Birleşik Devletleri'nin diplomatik yazışmalarını yayınlayan Wikileaks’in yarattığı küresel gündemle ve nal toplamakla meşgul. Kanımca Wikileaks hadisesinden sonra, artık hiç kimse internet gazeteciliğini küçümseyemez…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Wikileaks’in yayınladığı belgeler dünyanın kirli siyaset erbabını adamakıllı rahatsız etmiş görünüyor. Fakat memleketimizin siyasetçileri ‘vız gelir tırıs gider’ havasındalar. ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, olayın patlak vermesinden hemen sonra yaptığı basın açıklamasında ilgili devletlerden özür dileyip belgelerin doğruluğunu teyit etmiş, buna karşın AKP iktidarı söz konusu belgeler için “düzeysiz diplomatların uydurmaları” deyip geçmiştir. AKP’nin bu rahatlığını ancak Başvekil Erdoğan dahil bazı bakanlarla ilgili bunca önemli belgelere rağmen iktidarı rahatsız edebilecek ölçülerde örgütlü bir muhalefetin yokluğu ile açıklayabiliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Asıl mesele de budur; örgütlü ve örgütleyici bir muhalefetin bulunmadığı koşullarda siyasal gerçekleri açıklayarak hatırı sayılır bir etki yaratabilirsiniz, ama yaratılan bu etkinin ömrü kısa olur. Wikileaks’in siyasi gerçekleri açıklayarak yarattığı etki de kısa sürede sönümlenebilir.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Diğer yandan emperyalist haydutların Wikileaks hadisesini ‘değerlendirip’ insanlığın başına yeni belaları musallat etmeleri de ihtimal dahilindedir. Amerika, 11 Eylül saldırısı sonrasında olduğu gibi Wikileaks saldırısından da vazife çıkarabilir; bu işin sonunda kimi devletleri birbirine düşürebilir ve dünyayı yeniden dizayn etmeye kadar pek çok şeyi deneyebilir…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#333333;"&gt;Sadık Varer&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt; &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2427753506153774536-2975396528880720337?l=enternasyonalle.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2427753506153774536/posts/default/2975396528880720337'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2427753506153774536/posts/default/2975396528880720337'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://enternasyonalle.blogspot.com/2010_12_01_archive.html#2975396528880720337' title='Wikileaks Tarzı Siyasal Teşhir'/><author><name>Sadık Varer</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_Nt4X7oEObnA/TP_QXtoiNBI/AAAAAAAAAzc/_xFRsahGodU/s72-c/23771.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2427753506153774536.post-7637144752922379897</id><published>2010-11-27T11:54:00.000-08:00</published><updated>2010-11-27T12:13:27.182-08:00</updated><title type='text'>Erkan Eskiçırak - 11 Eylül 1979</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_Nt4X7oEObnA/TPFiqPxGuqI/AAAAAAAAAzU/6tGQJjSbtAg/s1600/erkan.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5544321094196312738" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 199px; CURSOR: hand; HEIGHT: 276px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_Nt4X7oEObnA/TPFiqPxGuqI/AAAAAAAAAzU/6tGQJjSbtAg/s400/erkan.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:78%;color:#333333;"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;.......................................................... &lt;/span&gt;Erkan Eskiçırak&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;11 Eylül 1979 ‘yağmurlar ülkesi’nin devrimcileri için önemli bir tarihtir; Erkan Eskiçırak bu tarihte vurulmuş ve “Ardeşen’in geçici işgali” bu tarihten sonra gerçekleşmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Erkan…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdiki nüfusu elli bin civarında olan Ardeşen, Lazların yaşadığı beş kasabadan en büyüğüdür. 1980 öncesinde birkaç arkadaşımız hariç Ardeşenli devrimcilerin tümü Halkın Devrimci Öncüleri’ndendi. HDÖ’yü Ardeşenli devrimcilerle ilişkilendiren ise Yüksel Eriş’ti. Yüksel, Ortadoğu Teknik Üniversitesi’nde okuyan bir arkadaşımız aracılığıyla bana ve Yalçın Atabey’e verilmek üzere Türkiye Devriminin Acil Sorunları broşürünü iletmiş, kısa bir süre sonra da bizi eliyle koymuş gibi bulmuştu. Daha önce teksir makinesi ile sarı kâğıda basılmış “Kesintisizler” broşürünü okumuş ve benimsemiştik. Yüksel’le birkaç gün süren TDAS üzerine okuma ve tartışma sürecinin sonunda ‘birlikte yürümeye’ karar verdik… Yüksel Eriş’i 21 Ocak 1977’de bir ‘bomba kazası’ sonucu Trabzon’da yitirdik. 1977’nin sonuna doğru ben İstanbul’a geçtim, Yalçın Atabey’i ise bir trafik kazasında yitirdik. Erkan, HDÖ’ye ilk katılan yoldaşlarımızdandı. Bölge Komitesi üyesiydi...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ardeşen’de azınlıkta olmalarına karşın sivil faşistler de vardı. Fakat Lazlara has özelliklerden dolayı onlara karşı silah kullanmıyorduk; siyasal teşhir ve tecrit faaliyetleriyle yetiniyorduk.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1979 yılının 11 Eylül günü Erkan bir komşu kentteki toplantıdan dönmüştü. O sırada ben de sorumluluk alanım olan Karadeniz’de bulunuyordum ve Ardeşen’deydim. Erkan yol yorgunuydu. “Biraz dinlen, sonra konuşuruz” dedim, ayrıldık. Aradan birkaç dakika geçmişti ki bir silah sesi duydum. Sesin geldiği yöne gittim ve yerde yatan Erkan’ı gördüm; başından kan akıyordu, gözleri açıktı ve gülümsüyordu. Nabzına baktım, ölmüştü. Hiç ciddiye almadığımız liseli faşistçiklerden biri, kendisini kovalayan devrimci liselilerden kaçarken kalabalığın içinde birden Erkan’la karşılaşmış ve panikleyip silahını ateşlemişti. Böylece bölgedeki en değerli yoldaşlarımızdan birini yitirdik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Artık Ardeşen’deki sivil faşistlere karşı silah kullanmama dönemi bitmişti. Erkan’ın belindeki silahı da alıp orada bulunan yoldaşlarımızla birlikte onu vuran faşistin peşine düştük. Aynı zamanda bir başka grup da faşistlerin buluştuğu mekânlara yöneldi. Erkan’ı vuran faşist tam da atış menziline girmişken polis arkamızdan ateş etmeye başladı. Bu yüzden anında misilleme yapmayı başaramadık; biz polisle uğraşırken Erkan’ın katili kaçmayı başardı. Bunun üzerine olayın yönü değişti; devrimcilerle polisin çatışması başladı. O akşam Erkan’ın akrabaları ile birlikte devrimci bir grup karakolu bastı. Devlet bütün imkânlarını kullanmış, bize ateş ederek Erkan’ı vuran faşisti kurtaran komiseri Ardeşen’den çıkarmayı başarmıştı, ama bu baskınla polis teşkilatı da pasifize oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Erkan görkemli bir cenaze töreniyle uğurlandıktan sonra sivil faşistleri silahla tasfiye etmeye karar verdik. Elbette sivil faşistler tasfiye edilirken kolluk güçleriyle de kapışmak gerekecekti. Hazırlıklar buna uygun yapıldı. Ardeşen’deki devrimciler onar kişilik gruplar halinde dağlara, köylere ve sokaklara dağıldılar. Faşistlerin bulunabileceği yerlere seri baskınlar düzenleyen silahlı gruplar Karadeniz sahil yolunu da kontrol ediyor, her yerde faşist arıyorlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yüzlerini kızıl bir örtüyle gizleyerek ortaya çıkan silahlı grupların sayısını ve uygulanan devrimci şiddetin etkisini gören kolluk güçleri iyice kararsızlaşmışlardı. Asker ve polis ‘yokmuş gibi’ davranıyordu. Silahlı devrimci gruplara müdahale etmeyi göze alamadılar. Sadece o yıllarda Ankara’da ortaya çıkan ve adına daha sonra özel tim denilecek olan küçük bir ‘tim’ bakanlık emriyle Ardeşen’e gönderilmiş, ama onlar da durumun ciddiyetini gördükten sonra geldikleri gibi hızla ortadan kaybolmuşlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O dönemin sağ basını, özellikle de MHP’nin yayın organı olan Hergün Gazetesi günlerce “Ardeşen’deki Kızıl Terör”ü haber yapmış, devleti göreve çağırıp durmuştu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir hafta sonra bir durum değerlendirmesi yaptık ve Erkan’ın öldürülmesine tepki olarak başlayan ve de hiç hesapta yokken bir hafta gibi uzun sayılabilecek bir süre boyunca “Ardeşen’in işgali”ne dönüşen eylemliliği sonlandırmaya karar verdik…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi şöyle bir soru sorulabilir; aradan otuz yılı aşkın bir süre geçtikten sonra bu tarih notunun anlamı ne?..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir yıl kadar önce genç bir devrimci ziyaretime gelmişti. Çat kapı ziyaretçim Laz’dı. Beni tanımak ve 70’lı yıllarda ‘yağmurlar ülkesinde’ yaşananları öğrenmek istiyordu. Laz devrimcilerin geçmişte yaşadıklarıyla gerçekten ilgilendiğini sorduğu sorulardan anlıyordum. Sorulardan biri şuydu; “Yoldaşınız Erkan Eskiçırak’ın ölümünden sonra Ardeşen’de uzun bir süre silahlı devrimci gruplar görülmüş, silah sesleri hiç susmamış, o olayı anlatır mısınız? ” Anlattım, dikkatle dinledi ve şöyle dedi; “Bunları yazmalısınız, sizden sonraki devrimci kuşağın, bizlerin, ‘80 öncesinde yaşananları öğrenme hakkımız var, sizin de bize böyle bir borcunuz var!..”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O genç devrimciye söz vermiştim; bu yazıyı ‘onun için’ yazdım, umarım okur…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#333333;"&gt;Sadık Varer&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2427753506153774536-7637144752922379897?l=enternasyonalle.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2427753506153774536/posts/default/7637144752922379897'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2427753506153774536/posts/default/7637144752922379897'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://enternasyonalle.blogspot.com/2010_11_01_archive.html#7637144752922379897' title='Erkan Eskiçırak - 11 Eylül 1979'/><author><name>Sadık Varer</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_Nt4X7oEObnA/TPFiqPxGuqI/AAAAAAAAAzU/6tGQJjSbtAg/s72-c/erkan.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2427753506153774536.post-7976524948166083318</id><published>2010-11-04T06:03:00.000-07:00</published><updated>2010-11-04T06:36:55.465-07:00</updated><title type='text'>Devrimciler ve Üslup</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_Nt4X7oEObnA/TNKvpWiz_HI/AAAAAAAAAzA/gNHI5_0XLfk/s1600/Alexandra+Kollontai.gif"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5535680016952851570" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 200px; CURSOR: hand; HEIGHT: 279px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_Nt4X7oEObnA/TNKvpWiz_HI/AAAAAAAAAzA/gNHI5_0XLfk/s400/Alexandra+Kollontai.gif" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:78%;color:#333333;"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;.............................................................. &lt;/span&gt;Alexandra Kollontai&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dilinizin ayarını bozarak en iyi dostlarınızdan bile düşman yaratabilirsiniz. Uygun koşullarda kötü bir üslup kullanarak ilişkileri gerebilir ve gerilimli anlarda provoke edici bir dille çatışmaları başlatabilirsiniz…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Devrimciler dünyasında ideolojik mücadele kaçınılmazdır; kaynağını, hayatın çelişkiyi kaçınılmaz kıldığı gerçeğinden alan bir doğrudur bu. Doğru olmayan ise ‘devrimin çocukları’ arasında yaşanan ideolojik mücadeledeki üslup bozukluğu yüzünden devrimcilerin birbirlerini ideolojik ve siyasi muarızlar şeklinde ‘konumlandırmaya’ başlamalarıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mesele budur; kendilerini doğruluğuna inandıkları yol ve yöntemlerle ifade eden devrimcilerin kaygı verici bir bölümü hesapsızca kullanılan revizyonist, oportünist, reformist, pasifist, goşist, teslimiyetçi ve benzeri kavramlarla birbirlerini ‘karşıt’ haline getirme ‘becerilerini’ başarı hanesine yazmakta herhangi bir sakınca görmüyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanırım bu durum en çok da yerli yersiz kullanılan söz konusu kavramlarla birbirlerini ‘muarız’ haline getirmeyi ‘başaran’ devrimcileri hiç bir ayrım yapmaksızın sırasıyla yok etmeye ‘yeminli’ olan sermayeyi mutlu etmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu dışlayıcı, ötekileştirici ve giderek de düşmanlaştırıcı üslubu nereden öğrendik sorusunun yanıtını ortak tarihsel geçmişimizde aramamız lazım. Tarihimizin her sayfasında bolca ve hoyratça kullanılmış revizyonist, oportünist, reformist, goşist ya da teslimiyetçi benzeri kavramlara rastlarız. Kuşkusuz bu konuda Moskova - Pekin merkezli ideolojik ‘mücadele’nin uluslararası devrimci hareketteki tezahürü özel bir yere sahiptir. Ne var ki bugün, vakti zamanında ‘en komünist’ sayılan ve düşmanca kurulan saldırgan bir dille birbirlerini tarihten silmeye çalışan o ‘model partiler’in aynı ‘makus kaderi’ paylaştıklarını görebiliyoruz. Artık şu gerçeğin teslim edilmesi gerekiyor; geçmişte yaşananlara dostlar arasındaki ideolojik mücadele falan denilemez; yaşananlar, adı konulmamış bir ‘ideolojik savaş’tı ve o ‘savaş’ uluslararası sermaye güçlerine değil, emek güçlerine zarar vermiştir…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir işe yarar mı bilinmez ya, üslup meselesinde kendimde gerçekleştirdiğim değişimi paylaşmak istiyorum:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;On bir yılı aşan tutsaklığı yüzlerce devrimci ile birlikte yaşadım. Herkesten farklı olduklarına ve ‘tek doğru’ çizgiyi savunduklarına inanan pek çok devrimci ile birlikte yıllarca ve gün yirmi dört saat aynı koğuşlarda kaldık. Devrimci hareketin ortalama kadrolarını ve önderlerini yakından tanıdım. Tanıdığım ve kendilerini Marksist, Leninist, Troçkist ve Anarşist olarak tanımlayan bu devrimcilerin çoğunun içtenlikle özgürlük, eşitlik, dayanışma gibi ortak değerlerimizi savunduklarını, kapitalizmi tasfiye edip emeğin ve insanlığın özgür geleceğini kurmak için mücadele bahsinde ‘imanlı’ olduklarını gördüm. Amacımız ortaktı, amaca ulaşmada izlenmesi gereken yol yordam konusunda ise farklılıklarımız vardı. Velhasıl, aramızdaki fark dil farkı değil, şive farkıydı. Onları, farklılıklarımıza rağmen kardeş saymaya başladım. Ve zamanla bu kardeşlerimle süren yazılı ve sözlü tartışmalarda revizyonist, oportünist, reformist ya da teslimiyetçi benzeri kavramları kullanmadan önce onlarca kez düşünmek gerektiğini öğrendim… Evet; öğrenilebilir, öneriyorum!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şurası açık ki, sömürü, iktidar ve istismar biçimlerinin bütününü ortadan kaldırıp emeğe ve insanlığa yakışan özgürlükçü bir düzen kurmak amacıyla aklı erdiğince ve de elinden geldiğince mücadele eden devrimcilerin birbirleriyle tartışırken kullandıkları dile özen göstermeleri keyfiyet değil zorunluluktur. Devrimcilerin dünyasındaki ideolojik mücadele, devrim kardeşliğinin derin anlamı göz ardı edilmeden sürdürülmelidir; ancak böylece farklılıklarımıza rağmen ortak amacımızı gerçekleştirebilmemiz açısından elzem olan devrimci cephe ve enternasyonal birlik için uygun bir ideolojik kültür oluşturabiliriz...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#333333;"&gt;Sadık Varer&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2427753506153774536-7976524948166083318?l=enternasyonalle.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2427753506153774536/posts/default/7976524948166083318'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2427753506153774536/posts/default/7976524948166083318'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://enternasyonalle.blogspot.com/2010_11_01_archive.html#7976524948166083318' title='Devrimciler ve Üslup'/><author><name>Sadık Varer</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_Nt4X7oEObnA/TNKvpWiz_HI/AAAAAAAAAzA/gNHI5_0XLfk/s72-c/Alexandra+Kollontai.gif' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2427753506153774536.post-50802683602136123</id><published>2010-10-14T05:16:00.000-07:00</published><updated>2010-10-14T06:07:18.939-07:00</updated><title type='text'>Lazca ve Asimilasyon</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_Nt4X7oEObnA/TLb1CBV6QOI/AAAAAAAAAyc/vSRM_4bSQc0/s1600/kaz%C4%B1m+koyuncu.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; DISPLAY: block; HEIGHT: 271px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5527875007712739554" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_Nt4X7oEObnA/TLb1CBV6QOI/AAAAAAAAAyc/vSRM_4bSQc0/s400/kaz%C4%B1m+koyuncu.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="color:#333333;"&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;................................. &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="color:#333333;"&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;Kazım Koyuncu, Lazların kültür eylemcilerinde biriydi.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Almanya’da yaşayan Türklerin anadilde eğitim hakkı üzerine fikir beyanında bulunan Başvekil Erdoğan, ilerici ve devrimci güçlerin her zaman ifade ettikleri gibi “asimilasyon bir insanlık suçudur” demiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elbette asimilasyon bir insanlık suçudur; çok uluslu ülkelerde, devletli egemen ulusun diğer ulusları ve halkları ‘kendileştirmesini’ sağlamak amacıyla işlenen büyük bir insanlık suçu…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başvekil de biliyor olmalı; bin yıllar boyunca pek çok halka yurt olmuş Anadolu coğrafyasında 1924’ten bu yana aleni bir asimilasyon suçu işlenmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türk ulusunun temsilcileri siyasal ve askeri üstünlüğü ele geçirip devletleştikten sonra, Anadolu’nun diğer halklarını ‘Türkleştirmeye’ karar verdiler. Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk icraatlarından biri, Kürtleri, Lazları ve Anadolu’nun diğer halklarını asimile etmek üzere ‘Türklüğe davet’ etmekti!..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkleşmeyi kabul etmeyenlere, asimilasyona direnenlere sistematik bir baskı uygulandı. Türkçe, herkesin öğrenmek zorunda olduğu resmi dil haline getirilirken diğer halkların anadilleri yasaklandı. Lazca da bu ‘yasaklı’ dillerden biridir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Asimilasyon politikasını uygulamaya koyan devletler, öncelikle asimilasyona tabi tutulan halkların anadiline saldırırlar. Bunun nedeni açıktır; dilsiz bir halkın yaşaması mümkün değildir ve şayet bir halkı asimile edip tarihe gömmek istiyorsanız, evvelemirde o halkın dilini yok etmelisiniz!..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anadil yasağı, özelikle okullarda etkili oldu. Okul yaşına kadar anadilleri dışında dil bilmeyen Laz çocukları asimilasyonun ilk kurbanlarıydı; çocuklar baskılanarak ‘terbiye’ edildiler ve Türkçe’yi öğrendiler. Bu arada Türkçe ile birlikte kapıları “Türküm, doğruyum, çalışkanım” andıyla açılan okullarda Türklüğü de benimsemeye başladılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Asimilasyonda, ‘yasal’ baskının yanı sıra kitle iletişim araçlarının, özellikle de televizyonun çok önemli bir işlevi var. Televizyon hayatımıza girmeden önce evlerinde ya da mahallelerinde Lazca konuşan çocuklar Türkçe ile ancak okullu yıllarda tanışıyorlardı. Televizyonsuz zamanlarda, okul öncesinde Türkçe bilen çocuklar azınlıktaydı. Fakat televizyonun ‘hane halkından biri’ haline geldiği günümüz koşullarında okul öncesinde Türkçe konuşan çocukların sayısı hızla artarken Lazca konuşanlar azaldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Teslim etmek lazım ki devlet, Lazları asimile etme ‘işinde’ büyük ölçüde başarıya ulaşmıştır. Asimilasyon sonucu Lazların kayda değer bir kesimi Türkleştirilmiştir. Anadillerini bilmeyen Laz gençlerinin çokluğu kaygı vericidir. Kentlerde yaşayan Laz gençleri içinde Lazca konuşabilenler yok denecek kadar azdır. Ve acil önlem alınmazsa, birkaç kuşak sonra Lazca bilen kimse kalmayacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vahim bir durumdur ve gerçektir; Lazca ölüm döşeğindedir!..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hiç kuşku yok ki, bu vahim durumunun müsebbipleri insanlık tarihine suçlu olarak kaydedileceklerdir, fakat durumun ‘seyrinde’ olanların da masum sayılmayacakları bilinmelidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Lazın kültürel soykırımı anlamına gelen Laz dilinin ölümü, bütün insanlığı, ama öncelikle Lazları ilgilendiren yakıcı bir meseledir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kuşaklar boyunca süren asimilasyon yüzünden ölümcül yaralar alan Laz dilini sağaltmak için acil müdahaleye, anadilde eğitime ve televizyon yayınına ihtiyaç var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Laz aydınları bu amaçla yirmi yılı aşkın bir süredir çabalıyorlar. Ama artık bununla yetinilemez; hemen şimdi müdahale edilmezse birkaç kuşak sonra tarihten silinecek olan Lazların dik başlı kızları ve oğulları kendilerini, bir insanlık suçu olan asimilasyona karşı Laz aydınlarının başlattıkları kültür eylemine katılmakla görevlendirmelidir…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#333333;"&gt;Sadık Varer&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2427753506153774536-50802683602136123?l=enternasyonalle.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2427753506153774536/posts/default/50802683602136123'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2427753506153774536/posts/default/50802683602136123'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://enternasyonalle.blogspot.com/2010_10_01_archive.html#50802683602136123' title='Lazca ve Asimilasyon'/><author><name>Sadık Varer</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_Nt4X7oEObnA/TLb1CBV6QOI/AAAAAAAAAyc/vSRM_4bSQc0/s72-c/kaz%C4%B1m+koyuncu.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2427753506153774536.post-7950526407489747754</id><published>2010-09-27T01:22:00.000-07:00</published><updated>2010-09-27T02:15:08.205-07:00</updated><title type='text'>Ototomi, Darbecileri Yargılamak Vesaire...</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_Nt4X7oEObnA/TKBVm4M5huI/AAAAAAAAAyU/wA0n72sMYRs/s1600/images.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 275px; DISPLAY: block; HEIGHT: 174px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5521507269566105314" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_Nt4X7oEObnA/TKBVm4M5huI/AAAAAAAAAyU/wA0n72sMYRs/s400/images.jpg" /&gt;&lt;/a&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Kertenkelenin enteresan bir savunma mekanizması var; tehlike anında kendi kendine kuyruğunu koparıp düşmanını meşgul eden kertenkele, bu yöntemle hayatta kalmayı başarır. Ve birkaç hafta içinde, yeni tehditleri bertaraf etmek için kopan kuyruğunu yeniden üretir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kertenkelenin gerekli hallerde kendi uzvunu koparma ‘eylemine’ ototomi deniyor…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ototomi, bütün devletlerin uyguladığı bir savunma yöntemidir. Yakın geçmişte Avrupa’da pek çok devlet bu yöntemi uyguladı. Kapitalizmi tehdit eden devrimci hareketleri etkisizleştirmek ve toplumsal muhalefeti bastırmak için kullanılan Gladio’nun bir bölümü, ‘görülen lüzum üzerine’ tasfiye edildi. Yunanistan’da devlet, darbe yapıp demokrasiye zarar vermek suçlamasıyla kendi askerini cezalandırdı!.. Böylece kitleler, o devletlerin birer ‘uzvu’ olan Gladio’nun ya da darbeci askerlerin tasfiyesi edilmesi gibi ‘demokratik etkinlikler’le meşgul edilirken, bütün suçların asli faili durumundaki devletlerin ömrü biraz daha uzatılmış oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ototomi, özellikle de Küba devriminden sonra emperyalizmin sıklıkla uyguladığı bir yöntemdir. Emperyalizmin akıl yapıcıları Küba devriminden şöyle bir ders çıkardılar; “Diktatörlüğe karşı demokrasi talebiyle örgütlenen ve kendini hızla çoğaltan muhalif güçleri etkisizleştirmek için diktatör Batista’yı bu güçlerden önce bizim tasfiye etmemiz gerekiyordu. Batista diktatörlüğü yerine vasat bir demokratik düzen kursaydık, diktatörlük karşıtı güçleri silahsızlandırabilirdik; onları parlamentoya taşıyıp demokrasi ile etkisizleştirebilirdik...” Gerçekten de emperyalist haydutlar Küba’daki ‘hatayı’ bir daha tekrarlamadılar. Filipinler’de ve bazı Latin Amerika ülkelerindeki gibi, diktatörlük karşıtı devrimci güçlerin basıncını hissettiklerinde, ana gövdeyi korumak amacıyla ‘uzuvlarını’ koparıp attılar; bu ülkelerde örgütledikleri diktatörlükleri halktan önce kendileri yıktılar ya da emperyalist efendilerin isteklerini yerine getiren eski generallerin, demokrasi karşıtı darbeciler suçlamasıyla yargılanmalarını sağlayıp söz konusu ülkelerde demokrasinin ‘yıldızını parlattılar’ ve böylece sermayenin ömrünü uzatmayı başardılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’nin egemenleri de şu sıralar bir ‘ototomi eylemi’ gerçekleştirme hazırlığındalar. İhtimal odur ki, 12 Eylül’ün darbeci generalleri ‘feda’ edilecek!..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye, otuz yıl önce gerçekleştirilen askeri darbenin ürünü olan ’82 Anayasası ile yönetiliyor. Ama artık bu anayasa egemenlerin ihtiyaçlarına bile cevap veremiyor. Bu nedenle ‘darbe anayasasını değiştirme’ çalışmaları yapılıyor. Yeni anayasa çalışmalarının merkezinde ise bildik demokrasi palavrası var; değişiklik isteyenler, bunu ‘demokrasi aşkı’ ile yaptıklarını vaaz ediyor, toplum bilincini bu yönde şekillendiriyorlar. Bunu yaparken de, kendilerini yasal düzeyde dokunulmaz kılan darbeci generallere ‘dokunmak’ zorunda kalıyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve memleketin sol - demokrat camiasından bir kesim, iktidarın bu ‘demokratik’ tavrını olumlayan fikirleri ve de zikirleri ile ‘demokrasicilik oyununa’ dahil oluyor; egemen sermayenin yarattığı ‘darbe karşıtı’ ortamı değerlendirmek isteyen demokratlar, devletin savcılarına dilekçe verip darbecilerin yargılanmasını talep ediyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kuşkusuz, devlet, darbeci askerlerini yargılayabilir ve bu, tipik bir ‘ototomi eylemi’ olur!...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bildik bir şeydir ya tekrarda yarar var; emekle sermayenin ‘barış içinde’ birlikte yaşamasına uygun bir ortam hazırlamak amacıyla devletin ‘terbiye edilmesini’ isteyen demokratlar açısından 12 Eylül generallerinin yargılanıp ‘cezalandırılması’ yeterli olabilir, fakat sermaye egemenliğine son verip emeğin ve insanlığın özgür geleceğini kurmak isteyen devrimcilerin bununla yetinmeleri mümkün değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Açıktır ki, devletin darbeci generallerini tasfiye etmesi, esasa ilişkin bir değişime neden olmaz; devrimci hareketin gelişmeye başladığı dönemlerde kendini tehlikede hisseden sermaye, siyasal zorun her biçimini uygulamak üzere vazifelendireceği yeni generalleri ve başkaca faşist pratisyenleri bulmakta hiç zorlanmayacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;12 Eylül operasyonunun mimarı sermayedir; iktisadi ve siyasi ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla uluslararası ve ‘ulusal’ sermayenin örgütlediği faşist darbenin pratisyenleri ise askerlerdir. Hal böyle olunca, darbeci askeri, askere darbe yaptıran sermayeden ‘ayrıştırmak’ imkansızdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Velhasıl, 12 Eylül darbesinin pratisyenleri konumundaki Kenan Evren benzeri eli kanlı generallerin yargılanmasını istemek, anlamsız bir davranış sayılmaz. Ama 12 Eylül’ün pratisyenleri ile birlikte, bu faşist operasyonun mimarı konumundaki sermayenin 'yargılanması’nı istemek çok daha anlamlıdır. Her durumda öne çıkarılması gereken de budur...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#333333;"&gt;Sadık Varer&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2427753506153774536-7950526407489747754?l=enternasyonalle.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2427753506153774536/posts/default/7950526407489747754'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2427753506153774536/posts/default/7950526407489747754'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://enternasyonalle.blogspot.com/2010_09_01_archive.html#7950526407489747754' title='Ototomi, Darbecileri Yargılamak Vesaire...'/><author><name>Sadık Varer</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_Nt4X7oEObnA/TKBVm4M5huI/AAAAAAAAAyU/wA0n72sMYRs/s72-c/images.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2427753506153774536.post-7735045994879352127</id><published>2010-09-08T00:09:00.000-07:00</published><updated>2010-09-08T00:16:53.778-07:00</updated><title type='text'>12 Eylül'de Direnenler De Vardı !..</title><content type='html'>&lt;u&gt;&lt;span style="color:#0000ff;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/u&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_Nt4X7oEObnA/TIc4KDpLaaI/AAAAAAAAAyM/3fTnTBahxyE/s1600/i%C5%9Fkencede.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 221px; DISPLAY: block; HEIGHT: 314px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5514438014166329762" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_Nt4X7oEObnA/TIc4KDpLaaI/AAAAAAAAAyM/3fTnTBahxyE/s400/i%C5%9Fkencede.jpg" /&gt;&lt;/a&gt; &lt;span style="color:#000000;"&gt;...........................................................................................&lt;/span&gt; &lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;span style="color:#333333;"&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;resim : sadık varer&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;div&gt;&lt;div align="justify"&gt;12 Eylül generallerinin öncelikli hedefi olan devrimcilerin kayda değer bir bölümü, cezaevlerinde yaşadıkları ağır işkencelerden ve uzun tutsaklık yıllarından hareketle, ‘mağdur’ edildiklerini düşünüyorlar...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uluslararası ve ‘ulusal’ sermayenin 12 Eylül operasyonunu yürüten faşist generaller 650 bin kişiyi göz altına aldılar, 210 bin ‘dava’ açtılar ve 230 bin kişiyi ‘yargıladılar’, 517 kişiye idam ‘cezası’ verdiler ve 50 kez darağacı kurdular, 98 bin 404 kişiyi örgüt üyeliğinden ‘yargıladılar’, 1 milyon 517 kişiyi fişlediler, işkencede katlettikleri belgelenmiş 171 kişi dışında 300 kişiyi daha katlettiler, sakıncalı buldukları 30 bin kişiyi işten attılar, 3 bin 854 öğretmenin ve 120 öğretim üyesinin işine son verdiler, 23 bin 677 derneğin kapısına kilit vurdular, 14 bin kişiyi yurttaşlıktan çıkardılar, sakıncalı buldukları 937 filmi yasakladılar, 388 bin kişiye pasaport yasağı koydular ve daha bir sürü şey…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elbette böylesi büyük bir faşist operasyondan söz edildiğinde, aynı ölçüde büyük, kitlesel mağduriyetlerden de söz edilecektir ve bu anlaşılır bir şeydir. Ne var ki, 12 Eylül faşizminin devrimcileri de ‘mağdur’ ettiğini düşünen arkadaşları anlamakta zorlanıyorum!..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Faşizmin 12 Eylül operasyonunu tutsaklık koşullarında yaşadım ve 11 yılı aşkın bir süre ‘içeride’ kaldım, fakat kendimi hiçbir zaman ‘mağdur’ saymadım. Kanımca, işkenceyle, tutsaklıkla ve ölümle ‘karşılaşma’ ihtimalini bilerek devrimci olan birinin, işkenceyle ve tutsaklıkla karşılaştığında, durumunu mağdurlukla ilişkilendirmesi, görmezlikten gelinebilecek denli ‘hafif’ bir şey değildir. Farkında olup olmadıklarını bilmiyorum ama şunu biliyorum; bu durumdaki arkadaşların ürettikleri mağduriyet kültürü, devrimcileri devrimci yapan direniş kültürünü aşındırmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oğuzhan Müftüoğlu, “Biz kendimizi 12 Eylül mağduru olarak görmüyoruz, 12 Eylül’ün muhatabıyız.” demiş. Oğuzhan arkadaşa katılıyorum, doğru bir saptama yapmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve fakat şu sorunun da boşlukta kalmaması lazım; 12 Eylül’ün muhatabı devrimciler, 12 Eylül zindanlarında ‘muhatapları’ ile karşı karşıya geldiklerinde ideolojik ve siyasal kimliklerinin hakkını vermeyi başardılar mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ama bize çok işkence yaptılar; ortalama bir insanın hayal gücünü aşacak sonu gelmez ‘kurallara’ uymamız için sabah akşam dayak attılar, karların üzerinde süründürerek saatlerce ‘eğitim’ yaptırdılar, biteviye istiklal marşı ve cop eşliğinde ezberletilen başkaca bir sürü marş söylettiler, işkenceci subaylara ve erlere ‘komutanım’ dedirttiler, saçlarımızı kazıyıp tek tip elbise giydirdiler, büyük, çok büyük acılar yaşattılar…” diyen kardeşlerimizin bu soruya olumlu yanıt vermeleri zordur, evet, ama kapitalizmi tasfiye edip emeğin ve insanlığın özgür geleceğini kurmaya karar vermiş ve de kapitalist sömürüyü disipline eden devlet iktidarına karşı ilan edilmiş bir mücadeleye girmiş devrimcilerin olmazsa olmazlarından sayılan direniş kültürüne daha fazla ‘halel’ gelmemesi için bu soruyu sormak gerekiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İçinde yaşayan biri olarak ifade etmek zorundayım; 12 Eylül cezaevlerindeki kardeşlerimizin çoğu, ne yazık ki, ideolojik ve siyasi kimliğimizi yok etmek, bizi kişiliksizleştirip ‘hiçleştirmek’ isteyen askeri faşist diktatörlüğün terörüne karşı dik durmayı başaramadı…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki, cezaevlerinde 12 Eylül faşizmine boyun eğmeyen, dik durmayı başaran devrimciler yok muydu?..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ağırlıkla ‘mağdurların hikayelerini’ dinleyen genç devrimciler bilmeyebilirler; evet, böyle devrimciler de vardı, ama onlar sayıca azdılar, kendilerinden söz etmeyi de pek sevmezler ve asla kendilerini ‘mağdur’ olarak görmezler. Onlar, dik başlı sosyalist yarınlarımızdır ve devrimin namusu!..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;12 Eylül ‘mağdurlarından’ çok söz edildi, edilsin!.. Ama artık, biraz da direnen devrimcilerden söz edilsin istiyorum…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mamak Cezaevi’nde işkence gören, acı çeken ama yaptırımlara uyan kardeşlerimizden de söz edilsin tabii, fakat onların gördüğü işkencelerden çok daha fazlasını karşılayıp dik duran, boyun eğmeyen Haydar Yılmaz’dan da söz edilsin mesela…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diyarbakır zindanında yaşanan tarifi imkansız vahşetten söz edilsin, ama direniş manifestosunu bedenlerini ateşe vererek yazan Mazlum Doğan’dan, Ferhat Kurtay’dan, Eşref Anyık’tan, Necmi Öner’den, Mahmut Zengin’den daha çok söz edilsin...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve Metris Cezaevi’nde, ‘mağduriyeti’ akıllarından bile geçirmeden yıllarca direnerek işkencecilerine ‘pes ettiren’ kadın - erkek yüzlerce devrimciden de söz edilsin...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;12 Eylül askeri faşist diktatörlüğü Metris cezaevinde başarıya ulaşamadı; Metris’i, Diyarbakır ve Mamak haline getiremedi.. Asker, Diyarbakır ve Mamak’taki askerdi; Metris’te de faşist generallerin programını uygulamak üzere vazifelendirilmiş Esat Oktay Yıldıran’lar, Raci Tetik’ler vardı ama Metris Cezaevi’ndeki devrimcileri yenemediler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nasıl oldu bu; 12 Eylül’ün eli kanlı generalleri Metris cezaevinde neden başarılı olamadılar?..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Metris Cezaevi’nin ‘açılışını’ Halkın Devrimci Öncüleri yaptı. O zamanlar benim de içinde yer aldığım bu örgüt, 12 Eylül’ü Alemdağ Askeri Cezaevi’nde “kahrolsun faşist cunta!” sloganıyla karşılamış, hiçbir yaptırıma uymamış ve askerlerin saldırılarını karşı saldırıyla cevaplamak gibi ‘çılgın’ tavrı yüzünden, bir an önce ezilmesi gereken ‘kötü bir örnek’ haline gelmişti. Metris’te yapılmak istenenlerin gerçekleştirilebilmesi için öncelikle bu ‘kötü örneğin halli’ gerekiyordu!.. Bizi Metris’in ilk ‘konukları’ haline getiren bu durumdu. Ama feci şekilde yanıldılar; diğer cezaevlerinde uygulanan bütün ‘kurallar’ bize de dayatıldı, reddettik. İnsanlık dışı ağır işkenceler yaptılar, direndik. Hiç ‘fire’ vermedik. Kan revan içinde, baygın ve yarı baygın bir vaziyette sürüklendiğimiz koğuşlarımızda aktif direnişe devam ettik. Vahşice saldırdıklarında onları çok şaşırtan, hiç beklemedikleri bir şey yaptık; biz de onlara saldırdık, onlar bize vurdukça, gücümüz yettiğince biz de onlara vurduk ve durumu bir ‘çatışmaya’ dönüştürdük.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Metris’e ‘alınan’ ikinci örgüt Marksist Leninist Silahlı Propaganda Birliği idi. MLSPB’li kardeşlerimiz de yaptırımlara uymadılar. Güzel bir aktif direniş örneği sergilediler. Hasan Şensoy’un karate hocalığı çok işe yaradı; karate bilen MLSPB’li arkadaşlar işkenceci askerleri adamakıllı hırpaladılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Metris direnişi, her şeyi göze alıp aktif direnişe geçen bu ‘küçük’ ama ‘iflah olmaz’ iki devrimci örgütle başladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha sonra gelen devrimcilerin önemli bir bölümü de direnişi tercih ettiler ve böylece, hep birlikte ‘Metris tarihi’ni yazdık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve yıllar sonra, 1986’da, Metris’i düşüremeyeceklerini anlayan çok yıldızlı bir grup askerin ‘itirafını’ dinledik; “Kaç yıl uğraştık, sizi teslim alamadık. Kutlarız!..“&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Simdi sözü şaire bırakma zamanıdır: “İşte böyle Laz İsmail / mesele esir düşmekte değil / teslim olmamakta bütün mesele. ”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#333333;"&gt;Sadık Varer&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2427753506153774536-7735045994879352127?l=enternasyonalle.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2427753506153774536/posts/default/7735045994879352127'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2427753506153774536/posts/default/7735045994879352127'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://enternasyonalle.blogspot.com/2010_09_01_archive.html#7735045994879352127' title='12 Eylül&apos;de Direnenler De Vardı !..'/><author><name>Sadık Varer</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_Nt4X7oEObnA/TIc4KDpLaaI/AAAAAAAAAyM/3fTnTBahxyE/s72-c/i%C5%9Fkencede.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2427753506153774536.post-607771713609296375</id><published>2010-08-25T16:25:00.000-07:00</published><updated>2010-08-25T16:31:06.494-07:00</updated><title type='text'>Kürdün Özerklik Meselesi</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_Nt4X7oEObnA/THWm3m8UUZI/AAAAAAAAAxk/cKpyqlQ7Q3U/s1600/den-surgun-edilen-kurtler-kurd.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 388px; DISPLAY: block; HEIGHT: 244px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5509493193434222994" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_Nt4X7oEObnA/THWm3m8UUZI/AAAAAAAAAxk/cKpyqlQ7Q3U/s400/den-surgun-edilen-kurtler-kurd.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt; .&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Mustafa Kemal, 27 Haziran 1920’de Büyük Millet Meclisi’nde yaptığı bir konuşmada, ''Milletlerin kendi kaderlerini bizzat idare etmeleri hakkı, bütün dünyada kabul olunmuş bir prensiptir. Biz de bu prensibi kabul etmişizdir. Tahmin olunduğuna göre Kürtlerin bu zamana kadar yerel idareye ait teşkilatlarını tamamlamış, reis ve nüfuzlu kimseleri bu amaç doğrultusunda bizim tarafımızdan kazanılmış olduğu dikkate alındığında, reylerini ortaya koyduklarında zaten kendi kaderlerini de belirleyeceklerinden, Büyük Millet Meclisi idaresinde yaşamaya talip olduklarını ilan etmelidirler.” diyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Büyük Millet Meclisi’nde 10 Şubat 1922 tarihinde gerçekleşen gizli oturumda Kürdistan’ın Özerkliği Yasası oylanmış ve yasa 64’e karşı 373 oyla kabul edilmiştir. Meclisçe onaylanan 18 maddelik Kürdistan’ın Özerkliği Yasası’nın bazı maddeleri şöyledir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;''Madde 1: Büyük Millet Meclisi, Türk Milletinin medeniyetin gerekleri doğrultusunda ilerlemesini sağlamak amacıyla, Kürt milleti için kendi milli gelenekleriyle uyum içinde bir özerk yönetim kurmayı taahhüt eder.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Madde 3: Büyük Millet Meclisi, tüm Kürt Milleti tarafından benimsenen ve onurlu bir geçmişe sahip deneyimli bir yöneticiyi Genel Vali olarak seçecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Madde 4: Genel Vali üç yıl için atanacaktır. Bu dönemin bitiminde eğer Kürt Milletinin çoğunluğu, önceki Genel Vali’nin görevine devam etmesini istemiyorsa, yeni bir Genel Vali Kürt Milli Meclisi tarafından seçilecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Madde 6: Kürt Milli Meclisi, Doğu vilayetlerinde genel oya dayalı seçimle oluşturulacak ve her Meclis üç yıl için seçilmiş olacaktır. Meclis oturumları 1 Martta başlayacak ve 4 ay süreyle görev yapacaktır. Eğer Meclis bu süre içersinde işlerini tamamlayamazsa süre, üyelerinin çoğunluğunun isteği ve Genel Vali’nin onayı ile uzatılabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Madde 9: Özerk bölge sınırları karma bir komisyon tarafından belirleninceye kadar, Kürdistan İdari Bölgesi Van, Bitlis, Diyarbakır Vilayetleri, Dersim sancağı ve kimi kaza ve nahiyeleri içerecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Madde 10: Kürdistan'ın yönetimine ilişkin olarak, bazı yerlerde yerel duruma uygun olarak bir yargı örgütü oluşturulacaktır. Bu örgüt şu an için yarısı Türk, diğer yarısı Kürt olmak üzere yetkin elemanlardan oluşacaktır. Emeklilikleri durumunda Türk görevliler Kürt görevlilerce değiştirilecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Madde 12: Doğu Vilayetlerinde düzeni korumak amacıyla bir Jandarma Kolordusu oluşturulacaktır. Kürt Meclisi bu kolordunun oluşturulmasına ilişkin yasayı inceleyecek, ancak jandarmanın üst komutası hizmetleri gerekli görüldüğü sürece yüksek rütbeli Türk görevlilerin elinde olacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Madde 15: Türk dili sadece Kürt Milli Meclisi'nde idari işlerde ve hükümet idaresinde kullanılacaktır. Bununla birlikte Kürt dili okullarda öğretilebilir ve yönetim, Kürt dilinin gelecekte hükümetin resmi dili olma talebine temel teşkil etmeyecek şekilde, bu dilinin kullanılmasını teşvik eder.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Madde 16: Hukuk ve Tıp fakültelerini içeren bir üniversitenin kurulması, Kürt Milli Meclisi’nin öncelikli görevi olacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Madde 17: Genel Vali’nin onayı alınmadan ve Büyük Millet Meclisi bilgilendirilmeden Kürt Milli Meclisi hiçbir vergi uygulamasına girişemez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Madde 18: İlke olarak Büyük Millet Meclisi ile görüşülmedikçe ve onayı alınmadıkça, Kürt Milli Meclisi’ne hiçbir imtiyaz tanınamaz.” ( Ahmet Mesut “İngiliz Gizli Belgelerinde Kürdistan” )&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mustafa Kemal, 16 Ocak 1923 tarihinde İzmit Kasrı’na dokuz gazeteciyi davet eder. Vakit gazetesinden Ahmet Emin Yalman, Tevhid-i Efkar gazetesinden Velit Ebuzziya, İleri gazetesinden Suphi Nuri İleri, Tanin gazetesinden İsmail Müştak Mayakon, Akşam gazetesinden Falih Rıfkı Atay, İkdam gazetesinden Yakup Kadri Karaosmanoğlu, İzmit İleri gazetesinden Kılıçzade İsmail Hakkı ile Adnan Adıvar ve Halide Edip Adıvar’ın katıldığı İzmit Kasrı’ndaki sohbette Mustafa Kemal Kürtlere Özerklik meselesini de açmış ve şöyle demiştir: “Başlı başına bir Kürtlük düşünmektense, bizim Teşkilat-ı Esasiye Kanunu (Anayasa) gereğince zaten bir tür yerel özellikler oluşacaktır. O halde hangi livanın (sancağın) halkı Kürt ise, onlar kendi kendilerini özerk olarak idare edeceklerdir. Ayrı bir sınır çizmeye kalkışmak doğru olmaz.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;11 Kasım 1922’de başlayan ve sekiz ay süren Lozan barış görüşmelerinde Kürtlerin özerklik hakkının teslimini isteyen İngiltere’ye BMM Delegasyon Başkanı İsmet İnönü, ‘özerkliğin Kürt soyuna yakışmayacağı’ demagojisiyle karşı çıkmıştı; İnönü Lozan’da, özerklik “Kürt soyu gibi üstün bir soyu hiç tatmin etmeyecektir” diyordu!..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Velhasıl, Türk ulusunun temsilcileri cumhuriyetin ilanına ve uluslararası hukukça tescillenmesine kadar Kürtlere özerklik meselesinde ‘demokrat’ bir tutum benimsediler, fakat bundan sonra bu meseleyi bir daha hiç açılmamak üzere ‘kapattılar’ ve Kürdü ‘tarihe gömmeye’ karar verdiler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve şimdilerde, kuşaklar boyunca süren özgürlük mücadelesiyle bugünlere gelen Kürt halkının hatırı sayılır bir kesimi, yeniden, neredeyse bir asır önce ‘Kürde layık görülen’ bir statüyü, özerkliği tartışıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özerklik tartışmasını, önce Sosyalist Kürdistan, daha sonra Bağımsız Kürdistan projesinden vazgeçen ve nihayet Kürdün özerklikle ‘yetinebileceğine’ karar veren Abdullah Öcalan açtı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kuşkusuz, PKK’li Kürt hareketinin etki alanlarında heyecan yaratan özerklik fikri sorgulanmaya muhtaçtır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tarifi imkansız acıları ve yıkımları yaşayan savaş yorgunu Kürdün barış feryadı, ‘özerklikle de olsa bir an önce çözüm’ fikrine çekicilik katabilir ve bu ‘doğal’ bir şeydir, ama doğru değildir; çünkü, süngü zoruyla ‘kimliksizleştirilip’ egemen ulusla ‘birlikte yaşamaya’ mahkum edilen iç sömürge ulusların ve halkların ‘gerektiğinde’ kullanabilecekleri sistem içi demokratik bir hak olarak görülen özerklik de, ezilen – sömürge uluslar için onur kırıcı bir statüdür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Meselenin özerklikle ‘çözülebileceğini’ düşünüyorsanız, öncelikle şu iki soruya doyurucu yanıtlar vermelisiniz:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1 - Özerk Kürdistan projesinin pratik karşılığı kurulursa, ulusal eşitlik ve özgürlük sağlanır mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2 - Özerk Kürdistan statüsü Kürt halkını kapitalist sömürüden ve aşağılanmadan kurtarır mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birinci sorunun yanıtı biliniyor; hayır!.. İkinci sorunun yanıtı ise İmralı’dan geldi; Öcalan, tartışmaya açtığı özerklik projesinin ‘ekonomik boyutu’ ile ilgili yaptığı açıklamada, “Ekonomik sistem olarak kapitalizmi kabul edemeyiz” diyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Marks’ı, Engels’i, Lenin’i, Troçki’yi ve dahi Bakunin’i ‘aştığına’ inanan ve hemen her açıklamasında ‘ezber bozan’ Öcalan, kapitalist sömürüyü disipline eden devlet iktidarından talep ettiği özerklikle kapitalizmin tasfiye edilebileceğini açıklayarak yine ‘ezberleri bozmuş’ görünüyor! Ancak, Öcalan’ın ‘derin’ düşüncelerini anlamakta ‘zorlanan’ komünistler, özerklik statüsü ile kapitalizmi tasfiye etmenin mümkün olduğunu ‘görene’ kadar, “kapitalist toplumlarda, belirli zorunluluklar sonucu ezen – ezilen ulus ilişkisini düzenleyen sistem içi bir ‘çözüm’ yöntemi olan özerklik, kapitalizme dokunmaz” şeklindeki ‘ezberlerini’ bozmama inatlarını sürdürebilirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve ihtimal odur ki, yalnızca ulusların her bakımdan eşitliğini, özgürlüğünü ve gönüllü birlikteliğini değil, aynı zamanda insanlararası ilişkilerde de eşitliği ve özgürlüğü savunan; insanın insan üzerinde kurduğu bütün iktidar, istismar ve sömürü biçimlerini ortadan kaldırmak için mücadele eden Kürt devrimcileri, ‘Kürt halkına uygun’ görülen özerklik statüsünü kabul etmezler…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#333333;"&gt;Sadık Varer&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2427753506153774536-607771713609296375?l=enternasyonalle.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2427753506153774536/posts/default/607771713609296375'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2427753506153774536/posts/default/607771713609296375'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://enternasyonalle.blogspot.com/2010_08_01_archive.html#607771713609296375' title='Kürdün Özerklik Meselesi'/><author><name>Sadık Varer</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_Nt4X7oEObnA/THWm3m8UUZI/AAAAAAAAAxk/cKpyqlQ7Q3U/s72-c/den-surgun-edilen-kurtler-kurd.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2427753506153774536.post-2017695354459039609</id><published>2010-08-06T00:54:00.000-07:00</published><updated>2010-09-01T00:59:01.123-07:00</updated><title type='text'>Boykot</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_Nt4X7oEObnA/TFvAMh4RlbI/AAAAAAAAAw8/nHmw4cSOJJw/s1600/REFERA~2.JPG"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; DISPLAY: block; HEIGHT: 276px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5502202691248559538" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_Nt4X7oEObnA/TFvAMh4RlbI/AAAAAAAAAw8/nHmw4cSOJJw/s400/REFERA~2.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;p class="MsoNormal" align="justify"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"   style="font-family:Arial;font-size:15;"&gt;AKP iktidarı öncesinde geleneksel sermayenin egemenliğinden yakınan, sömürü pastasından aldıkları payın giderek küçülmesiyle yaşadıkları ‘mağduriyeti’ İslam ideolojisine yaslanarak ifade eden MÜSİAD’çılar, AKP iktidarı döneminde şaşırtıcı bir hızla palazlanmış ve TÜSİAD’çı geleneksel sermayenin 80 yıllık egemenliğini sarsmaya başlamıştır. Denilebilir ki, artık mağduriyet edebiyatı yapan MÜSİAD’çılar değil, TÜSİAD’çılardır!..&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p style="TEXT-ALIGN: justify" class="MsoNormal" align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:Arial;font-size:11;"&gt;Ve şimdilerde, yakın geçmişin ‘mağdur’ sermaye grupları, kendilerini yalnızca iktisadi olarak değil, siyasi olarak da egemen bir güç şeklinde örgütlemek ve bu egemenliği kalıcılaştırmak istiyorlar. Görülmesi gereken gerçek budur; AKP iktidarının hazırladığı anayasa değişiklik paketi bu amaca hizmet ediyor.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p style="TEXT-ALIGN: justify" class="MsoNormal" align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:Arial;font-size:11;"&gt;AKP iktidarının ‘demokratlığında’ hiçbir samimiyet belirtisi görünmüyor. AKP’nin askeri vesayet rejimine ‘dokunması’ ise, onun demokrasi aşkından kaynaklanmıyor. AKP, kendisinin de varlık nedeni olan memleketin yeni ‘efendilerinin’ istikbali için geleneksel sermayenin güç kaynaklarına ‘dokunmak’ zorundaydı; Batılı dostlarının aktif desteği ile orduyu ve yargıyı ‘terbiye’ etme eylemine girişmesi bundandır.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p style="TEXT-ALIGN: justify" class="MsoNormal" align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:Arial;font-size:11;"&gt;Bu güne dek 12 Eylül Anayasası’nda pek çok değişiklik yapıldı. Ama bu değişiklikler yapılırken 12 Eylül Anayasası’nın anti demokratik özüne hiç dokunulmadı.. AKP’nin anayasa değişiklik paketinde yer alan maddeler de 12 Eylül Anayasası’nın faşist dokusuyla uyum içindedir.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p style="TEXT-ALIGN: justify" class="MsoNormal" align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:Arial;font-size:11;"&gt;Şayet AKP, ulusların kendi kaderlerini özgürce belirleme hakkının teslimi, işsizliğin yasaklanması ya da seçim barajının kaldırılması gibi ‘demokratik açılımlar’ yapmaya karar vermiş ve anayasa değişiklik paketine bu meselelerle ile ilgili birkaç madde koymuş olsaydı, onaylanması imkansız diğer maddelerin varlığına rağmen referandumda ‘kerhen evet’ tavrı düşünülebilirdi. Ve fakat vaziyet şimdiki gibi olunca&lt;span style="mso-spacerun: yes"&gt; &lt;/span&gt;AKP’nin anayasa değişiklik paketini onaylamak, referanduma katılıp ‘evet’ demek bir demokrat için bile ‘ayıp’ bir şeydir; bir komünistin ‘evet’ demesi ise akıl dışı bir davranış sayılmalıdır&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p style="TEXT-ALIGN: justify" class="MsoNormal" align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:Arial;font-size:11;"&gt;Gerçekte, komünistlerin, egemen sermayenin siyasal ihtiyaçlarını gidermeye ayarlı anayasa değişiklik paketine ‘hayır’ demeleri gerekiyor. Fakat, memlekette öyle bir siyasal atmosfer oluştu ki, ‘hayır’ demek, ‘hayır’cı CHP ve MHP gibi partilerle aynı kulvarda yer almak anlamına da gelebilir. AKP’nin karşısındaki ‘hayır’cı siyasal güçler, geleneksel sermayenin eski gücüne yeniden kavuşmasını istiyorlar ya, bağımsız emek siyaseti yapan bir komünist için ‘hayır’ tavrının yanlışlığı bu hassas durumla alakalıdır; bu koşullarda, AKP’nin ‘evet’ine karşı, CHP ve MHP gibi partilerin ‘hayır’ına taraf olmak, sermaye grupları arasındaki egemenlik mücadelesinde taraf olmakla eşanlamlıdır.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p style="TEXT-ALIGN: justify" class="MsoNormal" align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:Arial;font-size:11;"&gt;Bu nedenle, referandumda, ‘evet’çilerle ‘hayır’cıların siyasal teşhirini merkeze alan bir boykot tavrı almak daha anlamlıdır.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p style="TEXT-ALIGN: justify" class="MsoNormal" align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:Arial;font-size:11;color:#333333;"&gt;&lt;b&gt;Sadık Varer&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2427753506153774536-2017695354459039609?l=enternasyonalle.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2427753506153774536/posts/default/2017695354459039609'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2427753506153774536/posts/default/2017695354459039609'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://enternasyonalle.blogspot.com/2010_08_01_archive.html#2017695354459039609' title='Boykot'/><author><name>Sadık Varer</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_Nt4X7oEObnA/TFvAMh4RlbI/AAAAAAAAAw8/nHmw4cSOJJw/s72-c/REFERA~2.JPG' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2427753506153774536.post-9139189988021125360</id><published>2010-07-12T23:54:00.000-07:00</published><updated>2010-07-13T00:29:18.963-07:00</updated><title type='text'>Kürdün Kısa Tarihi</title><content type='html'>&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5493281046899376610" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 166px; CURSOR: hand; HEIGHT: 239px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_Nt4X7oEObnA/TDwOAevSweI/AAAAAAAAAw0/ZJroTj07ftc/s400/DSCN2574.JPG" border="0" /&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt; ..........................................................................................&lt;/span&gt; &lt;span style="font-size:78%;"&gt;&lt;span style="color:#333333;"&gt;resim: sadık varer&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Kürt ulusal sorununun bugününü anlamak için, sorunun tarihsel arka planına bakmak lazım. Bu açıdan kısa bir ‘tarih gezintisi’ yapmakta yarar var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bin yıl kadar önce, yayılma alanı olarak Anadolu’yu seçen Türkler, M.Ö. 2000’li yıllara ait Sümer eşik taşlarında Kar-da-ka Ülkesi olarak kayda geçmiş bulunan Kürt yurduna girerler. Anadolu’ya yayılma isteklerini uygulamaya koyan Türkleri örgütlü bir Kürt gücü karşılar. Kürtlerle Türkler arasındaki tarihsel çatışma böylece başlamış olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anadolu’yu işgal eden Türklerin Kürtlerle kurdukları ilişkilerdeki politika tercihleri, yakın tarihsel geçmişin analizinde önem kazanacak uygulamaları içeriyordu. İlişkilerde belirgin iki yöntem vardı; birinci yöntem, zor kullanarak Kürt beyliklerine boyun eğdirmek ve işgal edilen Kürt toprakları üzerine Türk sancaklarını çekmek; ikincisi de, politikanın birinci adımında başarısızlık yaşandığında, boyun eğmeyen Kürt beylikleri ile ‘işbirliği’ yapmak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kürt coğrafyasında denetim kolaylığını amaçlayan Türkler, kimi bölgelerde de atanmış valilerin yönetiminde “Kürt Eyaletleri” örgütlediler. Ancak bu adımlar çoğu kez Kürt isyanları ile karşılaştı, politika uygulamada eksik kaldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Osmanlı İmparatorluğu döneminde Kürdistan politikası görece ‘esneklik’ kazandı. Osmanlı’nın Kürdistan politikası,1514 Çaldıran Savaşı’ndan sonra yeniden biçimlendirildi. Kürt aşiretlerini ve onların yerleşik feodal düzenlerini tasfiye edip saraya bağlamanın imkansızlığını gören Osmanlı, Kürtlerin verili düzenlerini tanıyıp, onları, Osmanlı İmparatorluğu’nu tehdit eden İran’a karşı kullanma, Kürtlerden bir tampon bölge oluşturma politikasını benimsedi. Bu politika, İran’la Osmanlı arasında imzalanan ve Kürt yurdunu ‘resmen’ ikiye bölen Kasr-ı Şirin Antlaşması’ndan (1639) sonra da önemini korudu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konu, Osmanlı’nın Kürt beyliklerini yedekleme faaliyetlerinden açıldığında, İdris-i Bitlisi’yi anmadan geçmemek lazım. Yavuz Sultan Selim döneminde merkezi otoriteyi tanımayan Kürt beyliklerinin yedeklenmesinde ‘İdris-i Bitlisi caşlığı’nın rolü büyüktür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Prof. Şerafettin Turan, Atatürk Üniversitesi Yıllığı’nda, Osmanlı’nın tımar sistemini uygulatamadığı ‘Kürt hükümetleri’ni şöyle aktarıyor: “Diyarbakır eyaletine bağlı hükümetler; Hazro hükümeti, Cizre, Eğil, Tercil, Palu, Kih, Genç hükümetleri, Van eyaletine bağlı Bitlis, Hizan, Hakkari, Mahmudi, Ekrad hükümetleri, Şehrizur eyaletine bağlı Mıhrızan ve Mıhrıvan hükümetleri, Bağdat eyaletine bağlı İmadiye ve Oşti hükümetleri“ (17.Yüzyılda Osmanlı İmparatorluğunun İdari Taksimatları.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evliye Çelebi de, Osmanlı düzeninden bağımsız feodal birlikler olarak tanımlanabilecek Kürt hükümetlerinden söz eder. Evliya Çelebi, toprakların sahipliğini sarayın yaptığı Osmanlı’nın toprak düzeninden farklı olarak tam bir feodalizme sahip olan bu sosyo ekonomik ve siyasal yapılara ilişkin şunları yazmış: “ Diyarbakır eyaleti: 19 sancaktır, 5 hükümettir. Bu sancakların 11’i Osmanlı malı olup, Osmanlı’ların öteki kent ve memleketleri gibi yönetilir. Yavuz Sultan Selim buraları feth ve zapt ettiği zaman yurtluk ve ocaklık olarak bağışlamıştır. Azilleri, tayinleri hep kendilerine aittir. Topraklarında tımar ve zeamet vardır. Bina ve ürünler devlete yazılır. Sefer olursa, tımara bağlı olanlardan başka, başkaları gibi alaybeylerinin altında görev yapanların zeameti ve sancağı oğluna veya akrabasına verilir. Ama hükümet diye yazılan sancaklar içinde tımar ve zeamet yoktur. Beyler kim ise mülk sahibi olarak da hüküm sürerler. Evlere, arazilere, mülklere bunlar sahiptir. Yazılmaktan ve gezilmekten uzak bırakılmışlardır. Hükümetler şunlardır: Cizre hükümeti, Eğil hükümeti, Genç hükümeti, Palu hükümeti.“ (Seyahatname, Cilt 1.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Osmanlı’nın Kürtler üzerinde gerçekleştirdiği tüm boyun eğdirme operasyonlarına karşın, kimi Kürt beylikleri başkaldırı geleneğine yaslanarak ekonomik ve siyasi yapılarını korumayı başardılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;( … )&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1789 Fransız Devrimi’nden sonra Avrupa’da hızla çoğalmaya başlayan ulusalcı akımların etkisi, Osmanlı İmparatorluğu’nun hegemonyası altındaki halklarda da yansımasını buldu. Balkan halkları, ulusalcı çıkışla artan oranlarda bağımsızlık mücadelesine atıldılar. Bu dönemde, feodal üretimin yanında ticaretle ve çok cılız düzeyde sanayi işleriyle buluşmaya başlayan Ermeniler de, Avrupa’dan yayılan ulusalcı sinyalleri almaya, iktisadi yapıdaki değişim dinamiklerine bağlı olarak ulus bilinci edinmeye başladılar. Anadolu’nun Ermenistan coğrafyasında bilince çıkan ulusçuluk, Ermenilerin ‘Bağımsız Ermenistan’ talebiyle siyasi arenaya çıkmalarıyla yeni bir boyut kazandı. Aynı süreçte Kürtler, ekonomik gerilikleriyle ve Osmanlı’nın ümmet bilincinin ulus bilincine set çekici etkisiyle, Avrupa’da ve çevre ülkelerde gelişen ulusalcı dalgadan fazlaca etkilenmediler. Etkilenme ve ulusal uyanış, ilkin, başkaldırı geleneğiyle Osmanlı’nın karşısında tutunmaya çalışan Kürt beyliklerinde görüldü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1880’de Şeyh Ubeydullah önderliğinde başlayan ayaklanmada belirgin bir ulusal talep vardı. Fakat, Şeyh Ubeydullah’ın, “Kürdistan’ı özgürlüğe kavuşturup huzur ve bereket dolu bir ülke yaratma” düşüncesi gerçekleşemedi; Osmanlı ve İran saldırılarına dayanamayan ayaklanma güçleri yenildiler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çoğunluğunun ulus bilincine ve yaşanan eylemliliklere uzak durmasına karşın, kimi Kürt önderlerinin ulusal uyanışı Osmanlı’yı tedirgin ediyordu. Olası gelişmelerin ayrımına varan Osmanlı, 1891’de, egemenlik alanındaki halkları birbirleriyle çatıştırmayı denemiş, Kürt güçlerinden oluşturulan Hamidiye Alaylarını Ermenilerin üzerine salarak “Bağımsız Ermenistan” talebini boğdurtmaya çalışmıştır. (… )&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;20. yüzyılın başında ulusalcı faaliyetler hızlanmış; Kürt örgütlerinin propaganda, bilinçlendirme ve örgütleme çalışmalarında ciddi bir artış görülmüştür. Kürt Azmi Qavmi Cemiyeti, Kürt Teavun ve Terakki Cemiyeti, Kürt Teali Cemiyeti, Havi Cemiyeti, Koma Civane Kurdan, Azadi, Haybun, Kürdistan Cemiyeti, Kürt Milli Fırkası, Kürt Kadınları Teali Cemiyeti gibi örgütler, Roji Kurd, Hatawi Kurd, Jin dergileri ve Kürtçe – Türkçe yayınlanan Kürdistan gazetesiyle yürütülen faaliyetler, ulusal uyanışın boyutunu veren somut gelişmelerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1912 yılının Mayıs ayında ulusalcı Kürtler, İstanbul’da ortak bir bildiri kaleme aldılar. Ararat Dergisi’nde yer alan bildirinin bir bölümü şöyledir: “Büyük bir devrim için partiye ihtiyaç var. Arnavutların taktikleri örnek alınabilir. Önce vergileri vermemek, sonra Türk yöneticilerini rahatsız edip acze düşürmek, sonra da iktidarın oluşturulması ve Bağımsız Kürdistan çağrısı.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kürdün bağımsızlık talebi İngiltere ve Fransa tarafından ‘değerlendirildi’; İngiltere ve Fransa Bağımsız Kürdistan talebini destekliyordu!.. Ulusların kendi kaderlerini tayın hakkı düşüncesine uzak olan bu emperyalist devletlerin amaçları açıktı; bölgedeki petrol çıkarlarının garanti atına alınmasıyla bağlı bir Kürt devleti kurmak ve genç Sovyetler Birliği’nin abluka altına alınmasında stratejik bir mevzi edinmek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bağımsız Kürdistan projesinin Batılıların gündemine taşınmasında Kürt önderlerinin Batı ile kurdukları siyasi ilişkilerin de önemli bir payı vardı. Birinci emperyalist paylaşım savaşında aldığı ölümcül yaralarla yenilgiyi yaşayan Osmanlı’yı anlaşma masasına oturtan Paris’teki Barış Konferansı’na, Kürt Teali Cemiyeti adına Şerif Paşa ile birlikte, o sırada Mahmut Berzenci önderliğinde ‘Güney Kürdistan’da kurulmuş bulunan Kürt hükümetinin temsilcileri de katılmışlardı. Eski Stockholm Büyükelçisi Şerif Paşa, Barış Konferansı’na Kürdistan haritasıyla iki de muhtıra sunmuştu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Batılıların Kürtlere ‘ilgisi’ Sevr sürecinde aleniyet kazandı. Sevr Antlaşması, Kürtlerin, dilerlerse otonom Kürdistan, dilerlerse bağımsız bir Kürdistan devleti kurabileceklerini karar altına alıyordu. Ve artık, 1920’lerde, bağımsız Ermenistan talebini boğduktan sonra, “ZO diyenleri (Ermenileri – bn) imha ettik, şimdi LO diyenleri ( Kürtleri –bn) kökünden kazıyacağız” diyen ‘güçlü’ Nurettin Paşa’ların olmadığı, süngüsü düşmüş Osmanlı’nın karşısında tam bir ittifakla, “Sevr Muahedesi’nin takibini ve Diyarbakır, Van, Bitlis, Elazığ, Dersim, Koçgiri mıntıkalarını ihtiva eden bağımsız bir Kürdistan teşkilini başarmak için silaha sarılmaya ve bu uğurda sonuna kadar savaşmaya” karar vermiş Kürt önderleri ve halkı bulunuyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu ortamda, Bağımsız Kürdistan talebi, Mustafa Kemal önderliğinde yürütülen kurtuluş hareketiyle karşılaştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türk ulusal kurtuluşçularının örgütledikleri Ankara hükümeti ile anlaşarak Kürdistan talebine gerçeklik kazandırmak, Kürt önderlerinin tercih edebilecekleri bir siyasetti. Ancak yine de tedbiri elden bırakmayan Kürt önderleri, bir oyuna getirilme durumunda nasıl bir tavır alacaklarını açıklamayı ihmal etmediler ve 25 Kasım 1920’de Ankara hükümetine şu telgrafı çektiler: “Sevr mucibince Diyarbakır, Elazığ, Van, Bitlis vilayetinde mustakil bir Kürdistan teşkil etmesi lazım geliyor, binaenaleyh bu teşkil etmelidir, aksi taktirde bu hakkı silah kuvvetiyle almağa mecbur kalacağımızı beyan ederiz.”(M. N. Dersimi. Kürdistan Tarihinde Dersim.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu telgrafa Ankara hükümetinin yanıtı ise ‘umut’ vericidir; “Hükümetimiz, Kürdistan isteklerine mutabakat etmektedir.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kürtlerin Anadolu kurtuluş mücadelesinde emperyalist işgale karşı aktif bir rol üstlendikleri biliniyor. Kürtlerin bu mücadelede Türklerle birlikte yer almalarında, ulusal çıkar beklentileri önemli bir yer tutuyordu. Mustafa Kemal’in, Kürt Teali Cemiyeti yöneticileriyle yaptığı görüşmelerde ve yazışmalarda, “hamiyetli Kürtler’in”, “Kürt kardeşleri”nin taleplerini haklı bulduklarını ve savaş bittikten sonra taleplerinin gerçekleşmesi için çalışacaklarına dair verdiği sözler, Kürt önderliği için güvence sayıldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Lozan Konferansı’nda İngiltere, ‘Özerk Kürdistan’ projesine taraf olduğunu açıkladı. İngiltere Lozan’da Özerk Kürdistan projesini onaylattırmaya çalışırken, Ankara hükümetinin temsilci heyetine başkanlık eden İsmet İnönü, Kürdistan’ın geleceğine ilişkin ‘usta işi’ demagojilerle konferansın gündemine giriyordu. İnönü’nün sözleri, Kürdün tarihinde bir ‘ibret vesikası’ olarak yerini almıştır. “Bugün Türkiye’de Kürtler yönetimde söz sahibi bulunmaktadırlar” diyordu İnönü; “BMM hükümeti Türklerin olduğu kadar Kürtlerin de hükümetidir. Çünkü Kürtlerin gerçek ve meşru temsilcileri Millet Meclisi’ne girmiştir ve Türklerin temsilcileriyle aynı ölçüde ülkenin hükümetine ve yönetimine katılmaktadır.” İngiltere’nin Özerk Kürdistan isteğine ise şu sözlerle karşı çıkıyordu; “Kürt halkına tanınacağı söylenen haklar, Kürt soyu gibi üstün bir soyu hiç tatmin etmeyecektir”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne var ki, Özerk Kürdistan’ın “Kürt soyu gibi üstün bir soyu hiç tatmin etmeyeceği” demagojisiyle Lozan’dan ‘zaferle’ dönen Türkler, Kürt soyunu ‘tarihe gömmeye’ karar verdiler; Kürdü ‘yok’ saydılar, Kürt kimliğini ve dilini yasakladılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Lozan sonunda Kürt coğrafyası dört parçaya ayrıldı; Kürdistan’in büyük Kuzey parçası Türkiye’ye, Güney Batı parçası (Suriye) Fransız emperyalizmine, Güney parçası (Irak) İngiliz emperyalizmine ve Doğu parçası İran’a bırakıldı. ( … )&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1923’ten sonra, Osmanlı’yı tasfiye edip kendilerini egemen ulus şeklinde örgütleyen Türkler’in Anadolu’nun kadim halklarını Türkleştirmeye ve Kürdistan’ı bir iç sömürge haline getirmeye başlamaları, Kürt ulusunu tarihsel bir tercih yapmaya itmişti; Kürtler, ya kendilerinden vazgeçip Türkleşmeyi ya da Osmanlı döneminde başladıkları ulusal mücadeleye devam etmeyi tercih edeceklerdi. Kürtler, mücadeleyi seçtiler ve Türk devletine karşı, 1924 Nasturi İsyanı ile 1938 Dersim İsyanı arasında yirmiden fazla başkaldırı girişiminde bulundular: Nasturi İsyanı (Temmuz 1924), Şeyh Sait İsyanı (15 Mart 1925), 1. Şemdinli Baskını (Mayıs 1925 ), Eruh İsyanı (1925), Pervari İsyanı (1926), Gayan İsyanı - Çölemerik İsyanı (1926), 1. Ağrı İsyanı (1926), 2. Şemdinli Baskını (1926), Koçuşağı İsyanı (7 Ekim – 30 Kasım 1926), Hakkari Beytuşşebap İsyanı (Şubat 1927), 2. Ağrı İsyanı (1927), Biçar Harekatı (7 Ekim – 7 Kasım 1927 ), Zeylan İsyanı (1930), Tutak İsyanı (1930), 3. Ağrı İsyanı (Eylül 1930), Boran İsyanı (1934 – 35), Abdurrahim İsyanı (1935), Sason İsyanı (1935 – 37), Abdulkudduz İsyanı (1935 – 37) ve Dersim İsyanı ( 21 Mart – 7 Ağustos 1938)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;( … )&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Resmi tarih, Şeyh Sait’i, feodalizmin karanlığından çıkan ‘cahil ve dinci bir lider’ kimliğiyle yansıtmaya büyük bir özen gösterdi. Böylece, 1925 Ayaklanması’nın ulusal niteliğinin karartılması amaçlanıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öncelikle şu gerçeğin anlaşılması lazım; tarihe Şeyh Sait Ayaklanması şeklinde keydedilen ‘25 Ayaklanması, nüfuzlu bir dini liderin Kuran-ı Kerim’den okuduğu ayetlerle ajite ettiği halkın gerçekleştirdiği irticai bir hareket ya da kapitalizm karşıtı bir feodal Kürt beyinin örgütlediği gerici tepki hareketi değildir. Ayaklanmayı hazırlayan AZADİ’dir (Kürt İstiklal Komitesi). Ve bu örgüt, ulusal taleplerle şekillenmiş bir programla, bağımsız Kürt devleti projesini uygulamaya koymanın mücadelesini veriyordu. Kürt aydınlarının, subayların, memurların, tüccarların, şeyh ve ağaların katılımıyla kurulan AZADİ’nin önderliğini Albay Cibranlı Halit Bey yapıyordu. Feodalizmin karanlığında yaşamayı terk eden Yusuf Ziya Bey, Doktor Fuat, Tayyip Ali, Kemal Fevzi, Cemil Paşazadeler gibi Kürt aydınlarının yer aldığı AZADİ örgütünün önderi Halit Bey, Aralık 1924’te, Mustafa Kemal’in emriyle tutuklanınca, ayaklanmaya katılımı çoğaltabileceği düşünülen Şeyh Sait örgütün başına getirildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AZADİ, bağımsız Kürdistan hedefine ulaşmak amacıyla ayaklanma hazırlığını sürdürürken, Türk ordusunun saldırısına uğradı. Buna rağmen Türk ordusunun saldırısını karşılayan Kürtler, kısa sürede geniş bir alanda hakimiyet kurmayı başardılar. Fakat, bir süre sonra Türk ordusu üstünlüğü ele geçirdi. Genç’te ağır kayıplar veren ayaklanma güçleri, önderlerinin de tutsak edilmesiyle yenildiler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;‘’Ayaklanma bağımsız bir Kürt devleti kurmak amacıyla çıkmıştır. Birçok seneler bu amaç için çalışmış oldukları kesindir. Bu ruhun ölmesi ve öldürülmesi en kutsal görevdir.’’ Dönemin İstiklal Mahkemesi savcısına ait olan bu sözler, ’25 Ayaklanması’nın önderleri üzerinde uygulandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İstiklal Mahkemesi’nin açtığı dava, ulusalcı Kürt güçlerin yargılandığı siyasi bir davadır. Halit Bey, Seyit Abdulkadir, Doktor Fuat, Tayyip Ali, Yusuf Ziya Bey, Kamal Fevzi gibi, daha önce değişik Kürt örgütlerinde çalışmış, dergi ve gazete çıkarmış Kürt aydınları, Şeyh Sait’le birlikte ayaklanmanın idam edilen önderleri arasındadırlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sabahattin Selek’in Anadolu İhtilali başlıklı çalışmasında, ’25 Ayaklanması’nın ulusal niteliğini veren bir mektup yer alıyor. Kürt önderlerinin imzasını taşıyan ve Cemiyet–i Akvam adresine gönderilen mektupta şunlar yazılmış: ‘’İki aydır ki ülkemizde kan dereleri akıyor. Kürt halkı barbarların zulmü altındadır. Kürtler bu zulüm ve boyunduruğa artık tahammül edemez noktaya geldiklerinde, özgürlüklerine kavuşmak ve kaderlerini ellerine almak için silaha sarıldılar. Varlığımızın geleceğini tahakkuk etmeye, ancak başladığımız mücadeleler olanak veriyor. Mücadelemiz ulusaldır ve açıktır. Kürt milleti, Cemiyet–i Akvam’dan ve medeni milletlerden acele olarak aktif ve gerçek yardım istiyor.’’&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elbette, Cemiyet–i Akvam ve ‘’medeni milletler’ Kürt ulusunun kendi kaderini tayın etme hakkını tanımıyorlar; Kürt ulusal direnişi hiçbir yardım görmüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu noktada, ’25 Ayaklanması’nın ‘İngiltere bağlantısı’ üzerine yapılan spekülasyonlara değinmek gerekiyor: Spekülasyonlar, 9 Mart 1925’te İngiltere’den postalandığı iddia edilen bir mektuba dayandırılıyor. Mektubun zarfında ‘’Kürdistan Kraliyet Harbiye Başkanlığına’’ yazıyormuş ve de zarfın içinde bir silah fabrikasının kataloğu varmış. Başka bir şey, yok!.. İddia bu olunca, gülüp geçmek yeterli olabilir. Ama olmadı; bu zavallı iddia, hala kullanılıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve ne yazık ki, eski sol, bu ayaklanmanın ulusal niteliğini göremedi!.. Şeyh Sait Ayaklanması için, ‘‘feodalizmin tasfiye edilmesine direnen gerici – irticai güçlerin İngiltere bağlantılı hareketi’’ denildi ve genç Türkiye Cumhuriyeti ile ‘iyi ilişkiler’ isteyen Sovyetler Birliği de bu ayaklanmayı İngiltere bağlantılı dinci bir ayaklanma olarak ‘görmeyi’ tercih etti. Sovyetler Birliği, bu tarihsel yanlışını ancak 1963 yılında düzeltebildi; Sovyet Bilimler Akademisi Doğu Bilimleri Enstitüsü, 15 Mart 1963 tarihli kararında “Şeyh Sait Ayaklanması’nın İngiltere bağlantısının yanlışlığı”nı vurgulayarak, ayaklanmanın, “ulusal talepli bir başkaldırı” olduğunu teslim etti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;( … )&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendi kaderini eline almak isteyen Kürt ulusunun yaşadığı trajedinin ‘küçük’ bir bölümünü 16 Temmuz 1930 tarihli Cumhuriyet gazetesinden okuyalım: ‘’Tayyarelerimiz şakilerin üzerine çok şiddetli bombardıman ediyorlar. Ağrı Dağı, daimi olarak infilak ve ateş içinde inlemektedir. Türkün demir kartalları asilerin hesabını temizlemektedir. Eşkiyaya iltica eden köyler tamamen yakılmaktadır. Zilan harekatında imha edilenlerin sayısı 15 bin kadardır. Zilan deresi ağzına kadar ceset dolmuştur… Kürt aşiretleri bir Kürdistan Krallığı teşkil etmek için bu hadiseyi çıkartmışlar fakat çok kısa zaman zarfında mahvedilmişlerdir.’’&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sömürgeciliğin değer aktarım mekanizmalarının ‘sorunsuz’ çalışabilmesi için, sömürgeleştirilecek toprakların ‘’askeri olarak temizlenmesi’’ gerekiyordu!.. 1930’lu yıllarda, henüz yöresel özerkliğini koruyan Dersim’de yapılan budur; Kürdistan’ın bu bölgesinde de değer aktarımının ‘yolları’ düzenlenmeliydi. Bu amaçla Dersim saldırısının siyasi ve psikolojik koşulları oluşturuldu. Dersim, Elazığ ve Bingöl’den oluşan Dersim Vilayeti, ‘Özel Yönetim Bölgesi’ ilan edildi. Adı Tunceli olarak değiştirilen bu ‘özel’ bölgeye Türk askerleri sevk edildi; ardından Kürt yerleşim bölgeleri, uçakların da katıldığı yoğun bir bombardımana tutuldu. Kürtler saldırıyı güçlü bir direnişle karşıladılar. Direniş önderi Seyit Rıza oyuna getirilip tutsak edildikten sonra da çatışmalar devam etti. Fakat bir süre sonra, büyük kıyımlar yiyen, on binlerce evladını yitiren Dersim de düştü!.. Dersim katliamını yakından izleyen İnönü, “Dersim zaferi”nden hemen sonra o ünlü sözünü kayıtlara geçirtti: ‘’Dersim meselesi halledildi. Dersim’i askeri olarak temizledik.’’&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Askeri olarak temizlenen” Dersim, iç sömürgeciliğin ‘doğal’ politikasınca, ‘’Türkiye’nin bölünmez bir parçası’’ haline getirildi. ( … )&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kürt egemenlerinin öncülüğünde sürdürülen ulusalcı başkaldırıların Dersim yenilgisinden sonra, 1960’lı yıllara kadar, Kürt coğrafyasında ulusal talepli kayda değer bir harekete rastlanmıyor. ‘60’lı yılların ortalarında Kürt demokratları ve aydınları, ‘’geri bıraktırılmış Doğu’’ vurgusuyla ulusal talebe değen bazı adımlar atmaya başladılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ulusal yeniden uyanışta, Devrimci Doğu Kültür Ocakları ve değişik gruplarca organize edilen ‘Doğu Mitingleri’nin hatırı sayılır bir yeri vardır. Ulusal devrimci güçler, bu mitinglerde ve siyasal faaliyetlerinde, Kürt egemenlerinin iktidarlarla ve emperyalistlerle işbirliğini gündeme getiriyorlardı. Diğer yandan, son derece geniş bir katılım bulan Doğu Mitingleri’nde Kürt egemen sınıf temsilcileri de kürsüye çıkıyor ve ‘’Doğu Batı dengesizliği’’ni işleyip, devletten daha fazla yatırım, yol, su, baraj, elektrik, fabrika vesaire istiyorlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kürt egemenlerinin isteklerinde ulusalcı bir yan yoktu; onlar, feodal sömürünün ‘küçük’ bir sömürü olduğunun farkına varmışlar, artık ürünün azlığının, birikimin yavaş ve yetersiz olmasının nedenlerini görmüşler, emperyalizmin ve işbirlikçi Türk burjuvazisinin çifte sömürüsünü yaşayan Kürdistan pazarının ‘geçek sahipleri’ olarak kendilerine düşen payı arttırmanın yolunun kapitalize ilişkilere açılmaktan geçtiğini anlamışlardı!.. Kürt egemenlerinin, aynı zamanda kendi devletleri olarak benimsedikleri Türk devletinden sınıf çıkarlarına uygun taleplerde bulunmaları, üvey evlat muamelesi görmekten yakınmaları bundandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu gelişmenin Kürt ulusal sorunu açısından ürettiği siyasal sonuç önemlidir; ulusal kimliklerini bir kenara fırlatıp emperyalist – kapitalist sömürü mekanizması içinde işbirlikçilik boyutuyla yerini almış ve sömürü pastasından aldıkları payı büyütmenin derdine düşmüş bulunan ‘Kürt’ egemenleri, artık ulusal kurtuluş mücadelesine önderlik edebilecek bir konumda değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böylece, 19. yüzyılın sonuna doğru ortaya çıkan ve bugün de olanca yakıcılığıyla çözüm bekleyen Kürt ulusal sorununu çözme işini, Kürt sosyalistleri ve ulusal duyguları körelmemiş Kürt küçük burjuvazisi üstlenmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(… ) &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="color:#666666;"&gt;________________________________________________________&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#999999;"&gt;Kısaltmalar ve bazı düzeltmelerle yeniden yayımlanan bu yazı, Devrim Dergisi’nin Mart 1992 tarihli sayısında, Yalçın Atabey imzasıyla yayımlanmıştı.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;1992’den bu yana çok şey değişti. Zamanla Kürt hareketinin ana dinamiği haline gelen PKK de değişti; siyasi arenaya ‘Sosyalist Kürdistan’ programıyla çıkan PKK, önce programından sosyalizmi çıkartıp ‘Devletli Kürdistan’ hedefine yöneldi, daha sonra bundan da vazgeçip ‘Demokratik Özerklik’le yetinebileceğini açıkladı. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Ve Kürdün tarihsel yarası hala kanamaya devam etmektedir…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#333333;"&gt;Sadık Varer&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2427753506153774536-9139189988021125360?l=enternasyonalle.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2427753506153774536/posts/default/9139189988021125360'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2427753506153774536/posts/default/9139189988021125360'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://enternasyonalle.blogspot.com/2010_07_01_archive.html#9139189988021125360' title='Kürdün Kısa Tarihi'/><author><name>Sadık Varer</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_Nt4X7oEObnA/TDwOAevSweI/AAAAAAAAAw0/ZJroTj07ftc/s72-c/DSCN2574.JPG' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2427753506153774536.post-2644311081509710931</id><published>2010-06-26T11:08:00.000-07:00</published><updated>2010-06-26T23:18:37.985-07:00</updated><title type='text'>Kürt Gavroche !..</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_Nt4X7oEObnA/TCbtHz_D0hI/AAAAAAAAAws/C049IoiQLxw/s1600/Liberty_Leading_The_People.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5487333914467095058" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 313px; CURSOR: hand; HEIGHT: 227px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_Nt4X7oEObnA/TCbtHz_D0hI/AAAAAAAAAws/C049IoiQLxw/s400/Liberty_Leading_The_People.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Gavroche…Victor Hugo’nun Sefiller romanını okuyan herkes ‘tanır’ onu. Victor Hugo’nun Paris sokaklarında savaşa ‘sürdüğü’ haşarı çocuk Gavroche, direnişçi kimliğiyle de okuyucunun sempatisini kazanır; Gavroche’un barikatlardaki varlığı yadırganmaz…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Paris’te barikat savaşında yer alan Gavroche, daha sonra Filistin’dedir; İsrail’e karşı sürdürülen özgürlük mücadelesinde, ‘intifada çocuğu’dur, askerlere taş atmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gavroche, daha sonra Diyarbakır, Hakkari, Van ya da Mardin sokaklarındadır; polise, tanka, panzere taş atmaktadır. Ve ‘Kürt Gavroche’, devlet iktidarının hışmına uğramaktadır…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;TRT’de, 6 Nisan 2010 tarihinde, İsrail askerlerine taş atan Filistin’li çocuklarla ilgili bir haber yayınlandı: “Filistinlilerin kahramanı Yaser Arafat’ın küçük generalleri, daha minicikken İsrail hapishaneleri ile tanışıyor. İsrail askerleri tarafından tutuklanan Filistinli çocuk sayısı 306’ya çıktı. İsrail’in de imzaladığı Çocuk Hakları Sözleşmesi’ne göre, 18 yaşın altındakiler çocuk kabul ediliyor. Ancak İsrail, uluslararası hukuka aykırı olarak, 16 – 17 yaşındakileri de yetişkin sayıyor.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Taş atan Filistinli çocukları tutuklayan İsrail’i ‘eleştiren’ iktidar sözcülerinin samimiyetsizliği üzerine edilecek her söz fazlalıktır; “Şiddete karışan çocuk da olsa işlediği suçun cezasını çekmelidir” diyen iktidarın, polise taş attıkları gerekçesiyle tutuklayıp ağır cezalara çarptırdığı Kürt çocuklarının sayısı, İsrail hapishanelerindeki Filistinli çocuklardan az değil…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Polise taş atan çocuklar ‘sorununun’ önemini fark etme bahsinde özürlü oldukları anlaşılan ‘ilgililere’ şu bilgiyi vermekte bir sakınca görmüyorum: Kürt çocuklarının polise attıkları şeyin ‘taş’ olması, durumun ciddiyetini değiştirmez; gerçekte bu durumu, “artık çocuklar bile çatışmaya katılıyorlar” şeklinde ‘tercüme’ etmek lazım. Ve şayet, bir ülkede yaşanan sınıfsal ya da ulusal çatışmaya çocuklar bile katılmaya başlamışsa, o çocukların karşısındaki gücün kazanma şansı azalıyor demektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçenlerde, Taraf gazetesinde, Neşe Düzel’in eski MİT Müsteşar yardımcısı Cevat Öneş’le yaptığı enteresan bir röportaj okudum. Devlet iktidarının ‘akıllı adamlarından biri’ gibi gözüken ve işin ciddiyetini anlamış bulunan Cevat Öneş şöyle diyordu:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Gittiğimizde şehir bomboştu. Dükkânların kepenkleri kapalıydı. Sokaklarda sadece taş atan çocukların kurduğu barikatlar vardı. Yaşları beş ila on beş arasında olan çocuklarla güvenlik kuvvetlerinin mahallelerde karşı karşıya geldiklerine bizzat şahit olduk. (…) Devlet gücüyle Hakkârili çocuklar arasında bir köşe kapmaca oynanıyor. Gaz bombaları atılıyor. Yollarda barikatlar kuruluyor, ateşler yakılıyor. Bütün bunlar aynı anda çeşitli bölgelerde oluyor. Bu çocuklar birbirleriyle irtibatlılar. Kontrol edilemeyen bir yapı bu. (…) Bu çocuklar, KCK operasyonuna ya da herhangi birinin polisçe içeri alınmasına tepki duyuyorlar ve harekete geçiyorlar. Bu çocuklarda devlete karşı direnme kültürü var. Bu çocukların hepsi ya boşaltılmış köylerin çocukları, ya da ekonomik zorluklar sonucunda göç edenlerin çocukları. (…) Sadece şunu söylemek yeterli: Taş atan çocuklar sorunu, silahlı eylemlerden çok daha tehlikeli bir sorun. “&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, mesele budur!..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#333333;"&gt;Sadık Varer&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2427753506153774536-2644311081509710931?l=enternasyonalle.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2427753506153774536/posts/default/2644311081509710931'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2427753506153774536/posts/default/2644311081509710931'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://enternasyonalle.blogspot.com/2010_06_01_archive.html#2644311081509710931' title='Kürt Gavroche !..'/><author><name>Sadık Varer</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_Nt4X7oEObnA/TCbtHz_D0hI/AAAAAAAAAws/C049IoiQLxw/s72-c/Liberty_Leading_The_People.JPG' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2427753506153774536.post-8439985303992189420</id><published>2010-06-18T02:05:00.000-07:00</published><updated>2010-06-20T14:19:03.727-07:00</updated><title type='text'>Büyük Bir Market - Türkiye</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_Nt4X7oEObnA/TBs3RABjhkI/AAAAAAAAAv8/lrNnnbZQZy8/s1600/adsÄ±z.bmp"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5484037736457537090" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 217px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_Nt4X7oEObnA/TBs3RABjhkI/AAAAAAAAAv8/lrNnnbZQZy8/s400/ads%C4%B1z.bmp" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Yıllar önce, Amerikalı bir senatör, ‘sosyalizmin’ geçirdiği tarihsel kazadan sonra Batılıların gözünde askeri açıdan ‘stratejik önemini’ kaybeden Türkiye için, “Türkiye, uluslararası ticarete çok uygun büyük bir market olabilir” demişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçekten de Türkiye, büyük bir markete dönüştürülüyor; Batılı değerleri benimsemiş Müslüman bir ülke olarak Avrasya, Ortadoğu ve Afrika’nın Kuzey ülkelerini ‘müşteri’ haline getirme avantajına sahip ‘mükemmel’ bir market !..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ilımlı İslam Projesiyle Türkiye’de gerçekleştirilen ‘vitrin’ çalışmaları ve de Medeniyetler İttifakı çalışmaları, bir yönüyle, girişinde “maşallah” yazan bu markete ‘müşteri’ çekme faaliyetleridir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AKP bu hususta oldukça ‘başarılı’ sayılır. Avrasya’da çalmadık kapı bırakmayan AKP iktidarı, Rusya ile ticaret hacmini, beş yıl içinde yüz milyar dolara çıkartacak bir dizi anlaşma yaptı ve iki ülke arasında vizesiz geçişi sağladı. Ermenistan’la ilişkilerin normalleştirilmesini kotarırsa Kafkasya ile ticaret meselesi de büyük ölçüde halledilmiş olacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İran’la Batı’nın nükleer silah sahipliği üzerinden süren gerilim politikalarına, BM Güvenlik Konseyi’nin yaptırım kararına ve ticari ambargo palavralarına rağmen, Türkiye ile İran’ın ilişkisi gayet ‘dostane’ bir çerçevede sürmektedir. Yakın geçmişte Türkiye ile İran arasında yaklaşık otuz milyar dolarlık bir ticari anlaşma gerçekleşti. Enerji ve ekonomide işbirliğini arttırmayı amaçlayan mutabakat zabıtları hayata geçirilirse, iki ülke arasındaki ticeret hacmi daha da büyüyebilir..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böylece, örneğin Amerika ya da Avrupa, İran’la ticaret ‘yapmayacak’, ama aynı Amerika ve Avrupa, Türkiye üzerinden İran’la ‘alış verişten’ de geri kalmayacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;10 Haziran 2010’da, Türkiye ile Suriye, Ürdün ve Lübnan arasında gerçekleşen anlaşma da, Türkiye üzerinden sürdürülecek ticarete ‘müşteri edinme’ çalışmasının sonuçlarından biridir. Bu ülkeler arasında vize ile birlikte sermaye ve insan ‘dolaşımı’ engeli kalktı, ticaret serbestisi getirildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pazar alanlarını genişletip ‘müşterileri’ çoğaltmayı sürdürürken AKP iktidarı, yer yer kendi emperyal amaçlarını da ifade eden bazı ‘çıkışlar’ yapıyor ya, bunun fazlaca önemi yok; Avrasya’dan ve Arap coğrafyasından edindiği ‘müşterilerin’ taleplerini tek başına karşılayabilecek kapasiteye sahip olmayan Türkiye, bu ‘müşterilere’ emperyalist ‘ortaklarının’ mallarını satmak zorundadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sermaye ihracı için de aynı şey geçerli; Türkiye’de uluslararası sermayeden bağımsız, ihraç edilebilir ‘ulusal’ sermaye bulunmuyor. Dolayısıyla, Türkiye üzerinden pazar ülkelere gerçekleştirilecek olan sermaye ihracını, emperyalizmin dolaylı sermaye ihracı şeklinde okumak lazım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elbette, emperyalist ülkeler, Anadolu coğrafyasında kurulan bu büyük market sayesinde karlarını arttırırken, memleketin hür teşebbüs erbabı da ‘ortaklık payını’ alacak ve ihtimal odur ki, Türkiye, G 20’ler içindeki sıralamada birkaç adım daha öne geçecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu arada, ‘Türkiye Batı’dan uzaklaşıyor’ ya da ‘ekseni kayıyor’ diyen siyaset yorumcularına da bir çift söz etmek gerekebilir:&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Batı kapitalizminin Türkiye kapitalizmine, Türkiye kapitalizminin de Batı kapitalizmine ihtiyacı var. Türkiye Batı’dan uzaklaşmıyor, tam tersine, oluşturduğu pazarlar ya da ‘müşteriler’ sayesinde, Batı’nın gözünde kolayca vazgeçilmez bir ‘ortak’ haline geliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Velhasıl, uzak olmayan bir gelecekte, Türkiye’yi ‘alt – emperyalist’ bir ülke olarak görenlerin sayısında artış olabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#333333;"&gt;Sadık Varer&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2427753506153774536-8439985303992189420?l=enternasyonalle.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2427753506153774536/posts/default/8439985303992189420'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2427753506153774536/posts/default/8439985303992189420'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://enternasyonalle.blogspot.com/2010_06_01_archive.html#8439985303992189420' title='Büyük Bir Market - Türkiye'/><author><name>Sadık Varer</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_Nt4X7oEObnA/TBs3RABjhkI/AAAAAAAAAv8/lrNnnbZQZy8/s72-c/ads%C4%B1z.bmp' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2427753506153774536.post-6356017363201212153</id><published>2010-06-04T23:07:00.000-07:00</published><updated>2010-06-04T23:45:42.809-07:00</updated><title type='text'>'İslami Yardım Vakfı'nın Gazze Seferi !..</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_Nt4X7oEObnA/TAnqL3exVwI/AAAAAAAAAv0/6B_s0j5Che0/s1600/clip_image002.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5479167911265392386" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 323px; CURSOR: hand; HEIGHT: 213px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_Nt4X7oEObnA/TAnqL3exVwI/AAAAAAAAAv0/6B_s0j5Che0/s400/clip_image002.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;&lt;span style="color:#333333;"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;.........................&lt;/span&gt; İHH Genel Başkanı Bülent Yıldırım ve Hamas lideri İsmail Haniye&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;İsrail, her zamanki İsrail; 14 Mayıs 1948’de David Ben Gurion başkanlığında Tel Aviv’de toplanan Yahudi Milli Konseyi’nin İsrail Devleti’nin kuruluşunu ilan etmesinden bu yana Filistin halkına karşı sayısız katliam gerçekleştiren, biteviye şiddet üreten, terörist bir devlet...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başta Amerika olmak üzere Batılı dostlarının açık desteğiyle şımartılmış olan, bu yüzden de uluslararası tepkileri hiçbir biçimde ciddiye almayan İsrail, 31 Mayıs 2010’da Akdeniz’de, uluslararası sularda yeni bir eylem gerçekleştirdi; İnsan Hak ve Hürriyetleri İnsani Yardım Vakfı’nın “Rotamız Filistin Yükümüz İnsani Yardım” sloganıyla örgütlediği altı gemilik uluslararası Gazze’ye yardım konvoyuna operasyon düzenledi. Konvoyun en büyük gemilerinden biri olan Mavi Marmara’yı öncelikli hedef haline getiren İsrail’in bu saldırısında Türkiye’den giden 9 kişi öldü, onlarca yaralı var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AKP iktidarı bu olayı çok iyi değerlendirdi; Latin Amerika gezisini yarıda kesen Başvekil Erdoğan, İsrail’e karşı, bir ülkeye savaş ilanında bulunmadan önce yapılabilecek sertlikte, ajitatif bir konuşma yaptı. Erdoğan, fena halde gürledi ama yağamadı; Türkiye’nin İsrail Büyükelçisi geri çağrıldı ve birkaç önemsiz ‘faaliyet’ iptal edildi. Hepsi bu kadar!..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne var ki, kalabalıklara bu kadarı da yetti; Türkiye’nin pek çok yerinde ellerindeki cihat bayraklarıyla gösteri yapanların gözünde Başvekil Erdoğan, one minute şovu sonrasındaki gibi, bir kez daha “Filistin dostu, İsrail düşmanı büyük kahraman” mertebesine yükseltildi. Ve, “Ya Allah Bismillah, Allahuekber” sloganlarıyla günlerdir sürdürülen gösterilerle yaratılan ‘İslami atmosferde’, memleketin bütün yakıcı meseleleri yok sayıldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu arada enteresan bir gelişme yaşandı. Fettullah Gülen, Müslüman ahalinin ezberini bozan bir açıklama yaptı; Wall Street Journal’a verdiği ‘beyanatta’, İsrail’in iznini almadan Gazze’ye yardım götürmeyi yanlış bulduğunu, İnsani Yardım Vakfı’nın organize ettiği ‘Gazze seferini’ onaylamadığını açıkladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diğer yandan AKP’nin Gazze’ye ‘yardım’ organizasyonuna dahiliyeti biliniyor. Bir grup AKP’li vekilin bu ‘seferden’ son anda vazgeçirildikleri de biliniyor. Bilinemeyen şey, “Bizim gösterdiğimiz adrese gelin, yardım malzemelerini oradan istediğiniz yere ulaştıralım. Gazze limanına gelmeyin, gelirseniz vururum!” diyen İsrail’in uyarılarına rağmen sivil ve silahsız yüzlerce insanı ‘Gazze seferine’ teşvik eden AKP’nin bu ‘işten’ nasıl bir yarar umduğudur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu konuda pek çok yorum yapıldı. Levent Sergin de, bana mantıklı gelen bir yorum yapmış; “AKP, ulusalcıların öngördükleri gibi, İsrail’in saldıracağını hesaba katıp dinsel millici bir tepkiyi örgütlemek amacıyla, kendisini hizaya getirmek isteyen güçlere hem içte hem de dışta gözdağı vermek için bu hamleyi yapmış olabilir.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;‘Gazze seferine’ öncülük eden İnsani Yardım Vakfı hakkında da bir çift söz etmek gerekiyor:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsani Yardım Vakfı, Türkiye merkezli uluslararası bir teşkilattır; kapitalizmin ürettiği işsizliği, yoksulluğu, aşağılanmayı ya da Kürdün kuşaklar boyunca kanayan yarasını insani bir mesele saymayan, bu konularda hiçbir şey yapmayan, fakat şeriat devleti projesiyle savaşa çıkan İslamcıların faaliyet alanlarında oluşan mağduriyetlere ‘islami bir hassasiyetle’ müdahale etmeyi ‘vazife’ sayan bir teşkilat.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kurtuba adli İslamcı bir dergide yer alan, 14 Aralık 2007 tarihli bir röportaj okudum. Röportaj, bu vakfın genel başkan yardımcısı Murat Yılmaz adlı bir şahısla yapılmış. Röportajın bir bölümü şöyle:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Murat Bey, Türkiye ile İslam ülkeleri arasında sağlam köprüler inşa eden İHH’yı yakından takip ediyoruz. Kudüs’te, Beyrut’ta, Darfur’da, Lâl Mescidi katliamından hemen sonra İslamabad’da, velhasıl; dünyanın dört bir tarafında mağdurlara ilk yardım elini uzatan, Müslüman kardeşlerimize yalnız olmadıkları mesajını her fırsatta telkin eden İHH, biz Türkiyeli Müslümanların günümüzde daraltılan ufuklarına yeni pencereler açıyor. İHH’nın yıllar önce ilk olarak Bosna’da başlattığı bu seferberliği, o günden bu güne kısaca özetlemenizi istesek neler söylersiniz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;M. Y: İHH İnsani Yardım Vakfı öncelikle İslami sorumluluğumuzun bizi mecbur ettiği bir oluşumdur. Balkanlarda Ortodoks ve Katolik denizleri arasında sıkıştırılmış Müslüman bir halkın imdat çığlıklarına cevap vermek, kardeşlerimizin sıkıntılarını hafifletmek için kurulmuştur. (...) “&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Röportajın bütünü okunduğunda, büyük olasılıkla herkes, “İnsani Yardım Vakfı”nin, gerçekte “İslami Yardım Vakfı” olduğunu teslim edecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#333333;"&gt;Sadık Varer&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2427753506153774536-6356017363201212153?l=enternasyonalle.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2427753506153774536/posts/default/6356017363201212153'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2427753506153774536/posts/default/6356017363201212153'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://enternasyonalle.blogspot.com/2010_06_01_archive.html#6356017363201212153' title='&apos;İslami Yardım Vakfı&apos;nın Gazze Seferi !..'/><author><name>Sadık Varer</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_Nt4X7oEObnA/TAnqL3exVwI/AAAAAAAAAv0/6B_s0j5Che0/s72-c/clip_image002.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2427753506153774536.post-753772784511921897</id><published>2010-05-25T11:32:00.000-07:00</published><updated>2010-05-25T11:52:49.898-07:00</updated><title type='text'>Kılıçdaroğlu ve Kürt Meselesi</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_Nt4X7oEObnA/S_wZaO6uwYI/AAAAAAAAAvk/Qy7_CWC8mHw/s1600/k%C4%B1l%C4%B1%C3%A7daro%C4%9Flu.bmp"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5475279185447403906" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 209px; CURSOR: hand; HEIGHT: 282px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_Nt4X7oEObnA/S_wZaO6uwYI/AAAAAAAAAvk/Qy7_CWC8mHw/s400/k%C4%B1l%C4%B1%C3%A7daro%C4%9Flu.bmp" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Sosyal demokrasinin tarihsel arka planında Marksizm var. Sosyal demokrasi, yirminci yüzyılın başında, Marksizmin temel değerlerine sırtını dönmüş, “kapitalizmi tasfiye edip emeğin doğrudan yönetimini kurma” fikrini terk etmiş, kapitalizmin demokratik mücadele yoluyla ‘insanileştirilmesi’ ve ‘terbiye edilmiş sermaye’ ile emeğin birlikte yaşaması fikrini tercih etmiş ‘eski yoldaşlarımız’ tarafından kuruldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Komünist ve sosyal demokrat kimliklerdeki ayrışma da o yıllarda başladı. O zamana kadar kendilerini sosyal demokrat kimlikle ifade eden Marksistler, artık sadece komünist kimliği kullanmaya başladılar. Lenin, bu konuda şöyle diyordu; “Sosyal demokrat ismi, burjuvaziyle uzlaşmayı ve satılmayı ifade ediyor. Bu isim kirlendi. O nedenle adımızı komünist olarak değiştiriyoruz”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’deki sosyal demokrasinin tarihsel arka planında Marksizmin M’sine bile rastlanmaz. Bizdeki sosyal demokrasi emek hareketi içinde oluşmadı. Türkiye sosyal demokrasisi, Kemalist ideolojiden beslenen ‘devletli’ bir sosyal demokrasidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hikaye özetle şöyle:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;60’lı yıllar, Türkiye sosyalistlerinin çoğalma yıllarıdır. Sosyalizm amacını ilan ederek siyasal mücadele sürdüren Türkiye İşçi Partisi, kısa sürede muazzam bir etkinlik kurmaya başladı. Bu durum CHP’yi rahatsız etti ve CHP, Türkiye İşçi Partisi’nin önünü kesmek, sosyalist çoğalmayı engellemek için kendini yeniden tarif etme ihtiyacı duydu. Bu düşünceyle ‘solcu’ olmaya karar veren İnönü, 1965 seçimlerinin öncesinde CHP’nin, ‘ortanın solunda’ bir parti olduğunu açıkladı. Anadolu coğrafyasındaki sosyal demokrasinin tarihsel serüveni de böylece başlamış oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne var ki, 1970’lı yılların ortalarına kadar, solcu olduğunu iddia eden CHP’de hiçbir sosyal demokrat özelliğe rastlanmamıştır. Ancak, ’73 seçimlerinde ‘Halkçı Ecevit’ sloganıyla iktidar olan CHP’nin, sosyal demokrat ideolojiyle ilişki kurmaya başladığını söylemek mümkündür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;12 Eylül sonrası süreç boyunca da sosyal demokrat fikirlere mesafeli duran CHP, özellikle son yıllarda sürdürdüğü siyasal faaliyetlerinde geleneksel Kemalist ideolojiyi öne çıkardı. Vasat bir sosyal demokrat partinin yapması gerekenleri bile yapmadı; emeğin sorunlarına ilgisiz kaldı ve Kürt sorununu ‘kılıçla halletmek’ gerektiğini vaaz edip durdu…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve şimdi, ‘görülen lüzum üzerine’ Türkiye siyasetini yeniden dizayn eden güçlerce tasfiye edilen Deniz Baykal’ın yerine getirilen Kemal Kılıçdaroğlu üzerinden, CHP’nin sosyal demokrat fikirlerle buluşması için yoğun bir faaliyet yürütülüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dersim Kürdü ve Alevi olan ve dahi başına bir de ‘Ecevit kasketi’ geçirilen Kılıçdaroğlu ile ‘yenilenen’ CHP, siyasal ömrünü tüketmeye başlayan AKP’nin yerine, ciddiye alınması gereken bir iktidar alternatifi olarak hazırlanıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şurası açık; CHP, şayet sosyal demokrat ideolojiyle kendini yenilemeyi ve iktidar olmayı başarırsa, elbette emeğin tarihsel sorununu çözmek, emeğin kapitalist sömürüden kurtuluşunu sağlamak için hiçbir şey yapmayacak ve fakat, bütün sosyal demokrat iktidarların yaptıkları gibi, emeğin ve insanlığın özgür geleceğini dert edinen devrimci komünist güçlere karşı mücadele edecek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki, Kemalist damardan beslenerek bugünlere gelen CHP, ‘yenilenmiş’ haliyle, memleketin en yakıcı meselesi haline gelen Kürt meselesinin çözümünü gündemine alır mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sorunun yanıtı İmralı’dan geliyor; Öcalan der ki, “Hükümete, Başbakan’a söylüyorum. Bu sorunu halletmezseniz zaten üç ay sonra gidersiniz. Ayaklarınızın altındaki toprak kayıyor. İşte görüyorsunuz, Kılıçdaroğlu geliyor. Başbakan’a diyorum ki, sen çözemezsen Kılıçdaroğlu çözecek.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kılıçdaroğlu’nun kurultayda yaptığı konuşmayı bir Kürt gazeteci dostumla birlikte izledik. Kılıçdaroğlu konuşmasını bitirdiğinde gazeteci dostumun sinir katsayısı epeyce artmıştı. Söylenmeye başladı; “Ne yani, şimdi yeni olan nedir?.. Kürt sorununu, halkımızın yoksulluğuna bağlıyor hala. Yoksulluk, işsizlik kalkarsa kimse dağa çıkmazmış!.. Üstelik sorunun adını bile koyamıyor; Kürt sorunu diyemiyor, etnik sorun falan diyor. Kürt sorunu çözülmeden bu ülkede hiçbir sorun çözülemez. Bunun bile farkında değil. Ecevit’ten, Baykal’dan farklı yeni bir düşünce yok burada… Olmadı Nazimiyeli Kemal, olmadı!...”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben “Kürt sorununu bunlar da çözemez” düşüncesindeki gazeteci dostuma katılmıyorum; şayet, tarifi mümkünsüz acılar ve yıkımlarla bugünlere taşınan asırlık Kürt meselesinden ulusal eşitlik ve özgürlük talebini çıkartır ve meseleyi üç buçuk maddelik demokratik talep düzeyine çekerseniz, elbette Öcalan’ın ‘öngörüsü’ de gerçekleşebilir, bu ‘işi’ Kılıçdaroğlu bile bitirebilir!..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#333333;"&gt;Sadık Varer&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2427753506153774536-753772784511921897?l=enternasyonalle.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2427753506153774536/posts/default/753772784511921897'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2427753506153774536/posts/default/753772784511921897'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://enternasyonalle.blogspot.com/2010_05_01_archive.html#753772784511921897' title='Kılıçdaroğlu ve Kürt Meselesi'/><author><name>Sadık Varer</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_Nt4X7oEObnA/S_wZaO6uwYI/AAAAAAAAAvk/Qy7_CWC8mHw/s72-c/k%C4%B1l%C4%B1%C3%A7daro%C4%9Flu.bmp' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2427753506153774536.post-7376760352425311382</id><published>2010-05-12T00:49:00.001-07:00</published><updated>2010-05-12T01:55:32.084-07:00</updated><title type='text'>Baykal Neden Tasfiye Edildi ?</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_Nt4X7oEObnA/S-pdruVn0LI/AAAAAAAAAvU/rqt5tU9NzZU/s1600/baykal-1.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5470287703149367474" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 306px; CURSOR: hand; HEIGHT: 272px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_Nt4X7oEObnA/S-pdruVn0LI/AAAAAAAAAvU/rqt5tU9NzZU/s400/baykal-1.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Burjuva siyasetinde, siyasal güçler arasındaki çelişkilerin hallinde, bütün etik kuralları çiğnemeyi meşru gören Makyavelist yöntemlerin kullanılması doğaldır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Baykal operasyonu, tipik bir Makyavelist uygulamadır. Baykal’in tasfiye edilmesini amaçlayan güçler, tasfiye eyleminde kılıçtan daha etkili bir aracı kullanmayı tercih ettiler; Baykal’ın ‘mahremiyetine’ girip elde ettikleri ‘görsel malzeme’yi internet üzerinden halkın seyrine açtılar. Böylece Baykal’ı istifaya zorladılar. Dahası, Baykal’ın bir yolunu bulup yeniden CHP’nin başına geçmesini engellemek için, halkın seyrine açılan birinci kasetteki görüntülerden daha ‘mahrem’ olduğu varsayılan ikinci kasetin hazırda bekletildiği haberlerini yaydılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu durum Baykal’ın geri dönüşünü engeller mi, bilinmez, fakat bana öyle geliyor ki, ikinci kaset şantajını bertaraf edebilirse, ilk fırsatta dönebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buna rağmen, Baykal’ın tasfiye edildiğini varsayarak, meseleye dair kısa bir ‘spekülatif yorum’ yapmak isterim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Baykal, istifa ederken, kendisine yapılan şeyin bir “AKP komplosu” olduğunu, Fettulah’ın ise masum olduğunu açıkladı. Bu son derece ciddi bir gelişmedir; CHP kitlesinin ‘Anti - Fettulahçı’ reflekslerini törpüleyebilecek denli ciddi bir gelişme…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Siyaset, görünenle yetinilemeyecek denli karmaşık bir iştir. Çoğu kez, atılan bir adımın nedenini ve sonrasını kestiremeyebilirsiniz. Satranç hamlesi gibidir; yapılan hamlede bir piyon ya da daha değerli bir taş ‘kurban’ edilebilir, ama bu hamle, o an yarattığı etkinin ötesinde, üç – beş adım sonra gerçekleştirilebilirliği hesaplanmış, sonuç alıcı bir amaç için yapılmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Baykal’ın tasfiye hamlesi, “AKP komplosu”nun çok ötesinde, ‘usta işi’ bir oyununun yanıltıcı bir hamlesi de olabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mesela, “AKP’nin komplosu” denilen Baykal’ı tasfiye eylemi, alakasız gibi gözüken bir şeyle, AKP’ye alternatif bir siyasal gücün hazırlanması amacıyla da ilişkilendirilebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şurası açık; AKP, iktidar olma ihtimali son derece zayıf görünen Baykal’lı bir ana muhalefet partisini tercih ediyordu. Alternatifsizliğini, Baykal’a borçlu olduğunu bilen AKP, Baykal’lı CHP’den memnundu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Baykal’ın istifasıyla başlayan sürecin AKP’lileri mutlu ettiğini hiç sanmıyorum. Baykal operasyonu, herkesten çok Başvekil Erdoğan’ı tedirgin etmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başvekil Erdoğan’ın tedirginliğini de ‘anlamak’ lazım. Kendisini alternatifsiz sayan AKP’nin, taşeronluğunu yaptığı uluslararası güçlerce gözden çıkarıldığını söylemek için henüz çok erken. Fakat böyle bir şey, uzak olmayan bir gelecekte mümkündür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Emperyalist efendilerin isteklerini yerine getirirken, kendi ‘emperyal amaçlarını’ da ifade etmeye çalışan AKP’nin politikası, özellikle ABD’yi önlem almaya itiyor olabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AKP iktidarı, Türkiye’yi Arap coğrafyasında etkin bir siyasi ve iktisadi güç haline getirmeyi başardı. Ama bununla yetinmedi ABD’nin muhalefetine rağmen İran’la artan oranda ekonomik ve siyasi ilişkiler kurmaya başladı. ABD’nin, İran’la ticaret yapan şirketlere ambargo uygulama siyasetini baypas ederek, İran’la büyük çaplı ekonomik anlaşmalar yaptı. İsrail – Amerika ikilisinin ‘tedirgin’ bakışları altında Suriye ile geleceğe taşınabilir güçlü bir ‘akrabalık’ ilişkisi kurdu. Ve ABD’yi ‘düşündüren’ bir büyük adım daha atıp, neredeyse ‘Avrasyacı’ bir çizgiye yaklaşmaya başladı; 2015 yılına kadar Rusya ile ticaret hacmini 60 milyar dolara çıkartabilecek ekonomik anlaşmalara imza atan AKP iktidarı, Türkiye ile Rusya arasında vizenin kaldırılması, doğalgaz boru hatları ve nükleer santral kurma konusunda da ek anlaşmalar yapılması amacıyla Medvedev’i davet etti. Şu sıralar Medvedev ve Erdoğan, kurmayları ile birlikte bu meseleyi görüşüyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ABD’nin ve AB’nin ‘iş bitirici adamları’, kendisini alternatifsiz sayan AKP’nin ileride ‘kontrolden çıkması’ ihtimalini göz ardı edecek denli aptal değiller. İhtimal odur ki, bu ‘adamlar’ Türkiye siyasetini yeniden dizayn etmek için harekete geçmiş ve Fettullahçılar dahil ‘ılımlı İslam’ taifesi ile iyi geçinecek, Kürt meselesinin ‘çözümüne’ de sıcak bakacak ölçüde yenilenmiş bir CHP üzerinden AKP’ye alternatif bir siyasal güç oluşturma işine girişmiş olabilirler...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#333333;"&gt;Sadık Varer&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2427753506153774536-7376760352425311382?l=enternasyonalle.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2427753506153774536/posts/default/7376760352425311382'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2427753506153774536/posts/default/7376760352425311382'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://enternasyonalle.blogspot.com/2010_05_01_archive.html#7376760352425311382' title='Baykal Neden Tasfiye Edildi ?'/><author><name>Sadık Varer</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_Nt4X7oEObnA/S-pdruVn0LI/AAAAAAAAAvU/rqt5tU9NzZU/s72-c/baykal-1.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2427753506153774536.post-7588023087918305995</id><published>2010-04-29T23:11:00.000-07:00</published><updated>2010-04-30T01:18:32.809-07:00</updated><title type='text'>Maria Yoldaş</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_Nt4X7oEObnA/S9qQ6XIUYbI/AAAAAAAAAvM/wchdm_l4XCw/s1600/s4.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5465840430083236274" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 270px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_Nt4X7oEObnA/S9qQ6XIUYbI/AAAAAAAAAvM/wchdm_l4XCw/s400/s4.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;........................................................................................&lt;/span&gt; &lt;span style="font-size:78%;color:#333333;"&gt;resim: sadık varer&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Mustafa Suphi, 10 Eylül 1920’de Bakü’de toplanan Umumi Türk Komünistleri Kongresi’nde TKP’nin Türkiye politikası hakkında şunları diyordu: ”Teşkilat dönemlerini geçiren ve şimdiye kadar birer grup halinde yaşayan Türkiye komünistleri, bu kongreden teşkilatlı ve birleşmiş bir parti olarak çıkmakla, yeni bir yaşam dönemine ayak basıyorlar. Partinin önünde duran birinci görev, bundan sonra memleketimiz işçi ve rençberleri arasında fikrimizi kuvvetle ve hızla yayarak, halkın kaderini kendi eline verecek sebep ve kabiliyetleri hazırlamaktır. Memleketimizin her türlü dereceden sınıf uzlaşmalarının ve yalanlarının ortaya döküldüğü böyle bir dönemde, böyle bir buhran döneminde halkın kaderini kendi eline alarak iş görmesi bir zaruret haline giriyor. Bu işte doğru yolu gösterme görevi, Komünist Partisi'nin üzerine düşmektedir. Komünist Partisi için memlekete musallat olan düşmanları kovmak nasıl bir görev ise, içte halkın sırtından geçinen yağmacı ve asalak sınıfları da hazır yiyicilik halinden çıkarıp, yumruk altında çalıştırmak da o derece esaslı bir görevdir.“ (Mete Tunçay, Eski Sol Üzerine Yeni Bilgiler)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Emperyalist işgal altındaki Anadolu’da süren mücadeleye katılmak isteyen TKP, Mustafa Kemal’le iletişim kurar. Mustafa Suphi, Mustafa Kemal’le yaptığı yazışmalardan sonra bir grup yoldaşı ile harekete geçer ve bu grup, 28 Aralık 1920’de Kars’a gider. TKP’liler Kars’ta coşkuyla karşılanırlar. Kars’ta bir süre kalan grup, Erzurum’a geçer. Ancak onları Erzurum’da, Erzurum Valisi Hamit’in yönlendirdiği ve Anadolu’nun ilk anti komünist teşkilatlarından biri sayılması gereken Muhafaza-i Mukaddesat Cemiyeti’nin kışkırttığı saldırgan bir ‘kitle’ karşılar. Bu yüzden TKP’liler Erzurum’a giremezler. Grup Trabzon’a yönlendirilir. Yol boyunca türlü provokasyonlarla karşılaşan TKP’lileri Trabzon’da daha büyük bir felaket beklemektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;TKP’liler Trabzon’a gelmeden önce, İstikbal Gazetesi ve Müdafa-i Hukuk Cemiyeti ile eski Teşkilat-ı Mahsusa’cıların kışkırtmaları sonucu halk galeyana getirilmiştir. Artık, TKP’lilerin Trabzon’da ‘can güvenliklerini sağlayamama sorunu’ vardır ve yetkililere göre yapılması gereken tek şey, Sovyetler Birliği’nin Trabzon Konsolosu Bagirof’un ikna edilip, Mustafa Suphi ve yoldaşlarının deniz yoluyla Batum’a geri gönderilmesidir!..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Trabzon yakınlarında kayıkçılar kahyası Yahya Kaptan ve adamlarının kuşatması altında tutulan TKP’liler, silahsızlandırılmış bir vaziyette, Yahya Kaptan’ın ‘tedarik ettiği’ bir takaya bindirilip Batum’a ‘yolcu edildiler’. Bu takada, Mustafa Suphi, Ethem Nejat, Aşçıoğlu Bahaeddin, Kasım Hulusi, Kıralioğlu Maksut, Hilmioğlu İsmail Hakkı, Ahmetoğlu Hayrettin, Hakkı Bin Ahmet Ali, Emin Şefik, Tevfik Bin Ahmet, Kazım Bin Ali, Hatipoğlu Mehmet, Hacı Mustafaoğlu Mehmet, Nazmi Bin İbrahim ve Mustafa Suphi’nin eşi Maria (Meryem) vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yahya Kaptan ve adamları, 28 – 29 Ocak 1921 gecesi, Sürmene açıklarında Mustafa Suphi ve on dört yoldaşının bindirildikleri takaya saldırdılar ve Mustafa Suphi’nin eşi hariç herkesi öldürüp Karadeniz’e attılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaygın görüş, bu katliamda on beş komünistin öldürüldüğü yönündedir. Ama bu doğru değil; Mustafa Suphi’nin eşi Maria, öldürülüp denize atılmadı ve fakat ölümden daha beter bir hale getirildi. Eşini ve on üç yoldaşını hançerlerle parçalayıp denize atan Yahya Kaptan, Maria’yı seks kölesi yapmak için sağ bıraktı ve ‘ahalinin’ bilgisi dahilinde onu evine kapattı. Yahya Kaptan uzun süre tecavüz ettiği Maria’yı, Trabzon eşrafından Nemlizade Ragıp Bey’e devretti, sonra oradan alıp Rize’li ‘kabadayılara’ hediye etti. Ve Maria yoldaş, bu serserilerin tecavüzlü aleminde hayatını kaybetti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hamit Erdem, “Mustafa Suphi: Bir Yaşam – Bir Ölüm” başlıklı çalışmasında, olayın tanıklarından Trabzon’lu genç komünist Abdülkadir’in anlatımına yer vermiştir; “Kadının (Maria’nın) hangi evde olduğunu haber almak üzere uğraştım. Fakat hiçbir taraftan malumat alamadım. Önce Kahya’nın evinde olduğunu, sonra Nemlizade Ragıp Bey’in evinde olduğunu söylediler. Bazı üç dört defa olmak üzere evlerinin kapılarından geçiyordum. İhtimal rast getirir veya pencereden bakarken görüp nerede olduğunu haber alırım diye uğraştım. Fakat hiçbir taraftan haber almadım. Bilahare epey zaman geçtikten sonra kadının Kahya tarafından Rizelilere hediye edildiğini ve orada bir zevk arasında öldürdüklerini haber aldım.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kuşkusuz, Mustafa Suphi ve on üç yoldaşının katlinden ve Maria yoldaşın yaşadığı trajediden yalnızca kayıkçılar kahyası Yahya ve adamlarını sorumlu tutmak mümkün değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;TKP’lilerin katledilmesi ve Meryem yoldaşın yaşadığı trajedinin birinci dereceden sorumlusu sayılan kayıkçılar kahyası Yahya’nın oğlu Osman Kahya, Mete Tunçay’a yazdığı 15. 12. 1967 tarihli mektupta, babasının o zamanlar vatani bir görev yaptığından bahsetmiş ve “asıl katilin bugün tapılan biri” olduğunu belirtmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yahya Kaptan, Trabzon Müdafaa-i Milliye reisinin sağ kolu ve Mustafa Kemal’in koruması Topal Osman’ın kıyıcı adamlarından biridir. Ve Yahya Kaptan’ın canını alan da Topal Osman’dır: Mustafa Suphi’lerin katlinden sonra sağda solda ‘boşboğazlık eden’ ve “Sanki bütün işlerde ben tek başıma mı idim? Daha üstüme varırlarsa her şeyi olduğu gibi ortaya dökerim” dediği bilinen Yahya Kaptan, yine Topal Osman’ın adamları tarafından 3 Temmuz 1922’de öldürülür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;TKP’lilerin katledilmesi olayı ile Kazım Karabekir’i ilişkilendiren pek çok yorum vardır. Şevket Süreyya Aydemir, katliamdan, Müdafa-i Hukuk Cemiyeti ile Kazım Karabekir’i sorumlu tutmaktadır. Kazım Karabekir’in, Muhafaza-i Mukaddesat Cemiyeti tarafından tezgahlanan “ahaliyi komünistlere karşı kışkırtma” faaliyetlerine rağmen gerekli koruma önlemlerini almayıp, TKP’lilerin katledilmelerine ‘meydan verdiği’ iddiası yaygındır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve Kazım Karabekir’e giden 29 Aralık 1920 tarihli Mustafa Kemal imzalı bir telgrafta şöyle denilmektedir: “Ankara’da komünist cereyanları arzu hilafınadır. Bakû Türk Komünist Fırkası Reisi Mustafa Suphi’nin bu cereyanları körüklemesi sakıncası akla gelmektedir. Bir defa kendisini gördükten sonra devletlilerinin görüşlerinin bildirilmesini rica ederim”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;22 Ocak 1921’de, yani TKP’lilerin katlinden bir hafta önce Mustafa Kemal’in BMM’de yaptığı konuşma ise, son derece manidardır: "İşte bu serseriler, Türkiye Komünist Fırkası diye bir fırka teşkil etmişlerdir ve bu fırkayı teşkil edenlerin başında da Mustafa Suphi ve emsali bulunmaktadır. Bunlar kendilerine para veren, kendilerini himaye eden ve bunlara ehemmiyet atfeden Moskova'daki prensip sahiplerine yaranmak için birtakım teşebbüsatı serseriyanede bulunmuşlardır. Bu suretle memleketimize, milletimize hariçten komünizm cereyanı sokulmaya başlanmıştır..."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O yıllarda Anadolu’da süren mücadeleye silah ve para yardımı yapan Sovyetler Birliği’nin bu katliam karşısındaki tutumu, ayrıca değerlendirilmeye muhtaçtır. Trabzon’dan “Batum’a gitmek üzere” yola çıkartılan TKP’lilerin akıbetini Ankara hükümetinden soran Sovyetler Birliği’ne verilen yanıt, “Mustafa Suphi ve diğer on dört kişinin bir deniz kazası sonucu öldükleri” şeklindedir. Ve Ankara hükümetinin bu açıklaması, Sovyetler Birliği’ne ‘doyurucu’ gelmiştir!..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mustafa Suphilerin katli ve Maria yoldaşın yaşadığı trajedi hakkında dönemin komünistleri de gerektiğince tepki veremediler. Bunun bir nedeni, TKP’nin Anadolu’da henüz yeterince güçlenememiş olmasıdır belki, ama sanırım en önemli neden, bu olaydan kısa bir süre sonra, 16 Mart 1921’de, Ankara hükümeti ile Sovyetler arasında imzalanan dostluk anlaşmasıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Velhasıl, Mustafa Suphi ve yoldaşlarının katledilmeleri olayı, henüz hesabı sorulmamış bir büyük siyasi cinayet olarak ortada duruyor ve ‘zaman aşımı’ kapsamının dışında kalan bu tarihsel olayın hesabını sormak, bütün komünistler için ‘siyasi bir görev’, Maria yoldaşın yaşadığı trajedinin hesabını sormak ise ‘vicdani ve siyasi bir görev’ sayılmalıdır&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#333333;"&gt;Sadık Varer&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2427753506153774536-7588023087918305995?l=enternasyonalle.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2427753506153774536/posts/default/7588023087918305995'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2427753506153774536/posts/default/7588023087918305995'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://enternasyonalle.blogspot.com/2010_04_01_archive.html#7588023087918305995' title='Maria Yoldaş'/><author><name>Sadık Varer</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_Nt4X7oEObnA/S9qQ6XIUYbI/AAAAAAAAAvM/wchdm_l4XCw/s72-c/s4.JPG' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2427753506153774536.post-132390191714845784</id><published>2010-04-13T02:58:00.000-07:00</published><updated>2010-04-13T03:07:45.600-07:00</updated><title type='text'>Anayasa ve Komünistler</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5459559794984733858" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 334px; CURSOR: hand; HEIGHT: 200px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_Nt4X7oEObnA/S8RAtSIRzKI/AAAAAAAAAu0/UE0xXkh4bLs/s400/IMG_0668.JPG" border="0" /&gt;&lt;span style="color:#333333;"&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt; .........................................................................................................&lt;/span&gt; resim: sadık varer&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;12 Eylül’ün faşist generallerince hazırlatılan ve doğal olarak faşizan yöntemlerle halka onaylatılan ’82 anayasasının bazı maddelerinde değişiklik öngören AKP’nin ‘anayasa değişiklik paketi’ memleketin gündemini işgal etmiş bulunuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Düzen partileri, sermaye grupları, devletin ‘terbiye’ edilmesini isteyen demokratlar, sendikacılar ve Kürt hareketi ile birlikte düzen karşıtı devrimci güçler, bu ‘mühim meseleyi’ tartışıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kuşkusuz, anayasa tartışmaları; bir devletin biçimini ve temel kurumlarını, yasama, yürütme ve yargı yetkisini kullanan organlarının yapısını ve işleyişini, bireylerin hak ve özgürlüklerini düzenleyen yasalarla alakalı tartışmalar önemlidir. Ama söz konusu tartışmalara dahil olmayı düşünen bir komünist için bundan daha önemli bir şey var; devlet iktidarının sınıf kimliği. Anayasa meselesini devletin sınıf kimliği ile ilişkilendirmeden ele alma ‘lüksü’ olmayan komünistler, egemen sermayenin siyasal ihtiyaçlarını karşılamaya ayarlı bu tarz anayasa tartışmalarına, kendi ‘anayasa taslakları’ ile girerler; böyle olmalı…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kapitalist sömürüyü disipline eden devletin anayasası için, “emeğin ve insanlığın hak etmediği gerici bir anayasa” diyorsanız, mutlaka, bu anayasadan fersah fersah ileride, toplumcu ve özgürlükçü bir anayasa projesine ya da alternatif bir ‘anayasa taslağı’na sahip olmanız lazım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu düşünceyle “Emeğe ve İnsanlığa Yakışan Anayasa” başlıklı bir yazıya başladım. SSCB’nin ‘36 Anayasasını ve 1976 Küba Anayasasını yeniden inceledim. Komünist – devrimci güçlerin ileride, zamanı geldiğinde yapacakları sosyalist anayasalar hakkındaki düşüncelerini araştırdım... Derken, tasarladığım yazının ‘erken bir yazı’ olduğuna karar verdim; yazmayı belirsiz bir tarihe erteledim. Erteledim, çünkü araştırma yaparken, ‘ifade ve örgüt(lenme) özgürlüğü’nün, komünistlerin dünyasında henüz halledilmemiş bir mesele olmaya devam ettiğini hatırladım!..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bizim dünyada baskın düşünce şöyledir: “Sosyalizmde burjuva partilerine yer yoktur, ama birden çok komünist partiye de ihtiyaç yoktur”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Büyük olasılıkla devrime, dayanışma bilincine ermiş bütün emek güçleri katılacaklar ve devrim, bu sosyalist cephenin eseri olacak. Peki ama, devrimden sonra, devrime katılan partiler ve gruplar ne yapacaklar?.. Emek yanlısı güçlerin komünist koalisyonunu mu kuracaklar, egemenlik savaşına mı girecekler ?.. İktidar olmayı başaran bir parti, diğer komünist partileri ya da grupları yasaklayacak mı?..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diyelim ki, insanın insan üzerinde kurduğu bütün iktidar, sömürü ve istismar biçimlerini yok etmeyi amaçlayan devrimin zaferinden sonra, kapitalizm tasfiye edilmiş ve her türden sömürü ilişkisini yasaklayan sosyalist iktidarın anayasasına, “sömürü ve imtiyaz isteyen kapitalist asalaklara örgütlenme ve parti kurma hakkı verilemez” maddesi konulmuş, dahası, bu durum, anayasanın “değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif dahi edilemez” birinci maddesi haline getirilmiştir. Buna, sömürüden ve iktidardan mahrum bırakılan kapitalist haydutlardan başka karşı çıkan olmaz. Ne var ki, aynı anayasada, devrime katılan emek güçlerinden ‘iktidar olmayı başaran’ biri hariç diğerlerinin parti olarak varlıklarını sürdürmelerini de yasaklarsanız, doğal ve kaçınılmaz olarak, bu duruma karşı çıkan çok olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son derece heterojen bir özelliğe sahip olan sermaye dünyasındaki çıkar çelişkileri, kapitalist toplumlarda ‘çok partili rejimleri’ kaçınılmaz bir ihtiyaç haline getirir. Evet ama, sermaye ile kıyaslandığında görece homojen bir özeliğe sahip olan emek dünyası ‘çelişkisiz bir dünya’ mıdır?..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çelişkinin olmadığı bir yerde hayat yoktur!.. Tartışma kabul etmeyecek denli açık bir bilimsel gerçektir bu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaklaşık bir asır boyunca yaşadığımız ‘sosyalist’ pratiklerden çıkartılabilecek en önemli derslerden biri, sosyalizmin geleceğini, emeğin kaderini bir partiye emanet etmenin yanlışlığıdır. Sosyalist toplumlarda eleştiriden ve denetimden muaf tutulan tek parti yönetimi, emekçi halka da diktatörlük uygulayan bir rejim kurabilir ve dahi “devletli komünizm”i bile örgütleyebilir; böyle de olmuştur. Bu partilerin sosyalist değerlerle alakasız otoriter icraatları ile yaratılan iklimde sosyalist insan sosyalizme yabancılaşmış, bırakınız “komünist topluma geçmeyi”, bürokratik bir aygıt haline gelen tek parti(ler) yüzünden kendi geleceğiyle bile ilgilenmeyecek denli sosyalizme yabancılaştırılmış toplumların yeniden kapitalizm cehennemine mahkum edilmeleri sağlanmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öyle anlaşılıyor ki, bir ‘geçiş dönemi’ sayılan sosyalizmi nihai amaca uygun yaşamamızı sağlayacak; devletleri ve partileri işlevsizleştirerek toplumu komünizme doğru ilerletecek iç denetim mekanizmalarına, her türden sömürüyü yasaklayan sosyalist anayasaya bağlı ‘diğer’ komünist partilere, insan, çevre ve kadın hakları örgütlerine vs. ihtiyaç vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kanımca, bu meseleyi, “sosyalist demokrasi” başlığı altında sorgulayıp çözmeden, emeğe ve insanlığa yakışan alternatif bir sosyalist anayasa yapılamaz!..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#333333;"&gt;Sadık Varer&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2427753506153774536-132390191714845784?l=enternasyonalle.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2427753506153774536/posts/default/132390191714845784'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2427753506153774536/posts/default/132390191714845784'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://enternasyonalle.blogspot.com/2010_04_01_archive.html#132390191714845784' title='Anayasa ve Komünistler'/><author><name>Sadık Varer</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_Nt4X7oEObnA/S8RAtSIRzKI/AAAAAAAAAu0/UE0xXkh4bLs/s72-c/IMG_0668.JPG' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2427753506153774536.post-4279816964731804106</id><published>2010-03-13T23:40:00.000-08:00</published><updated>2010-03-13T23:42:20.563-08:00</updated><title type='text'>Lazlar ve Siyaset</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_Nt4X7oEObnA/S5yTTHd92sI/AAAAAAAAAus/g-Yf_D7w-84/s1600-h/kazim-koyuncu-geleneksel-horon-gunu.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5448391605842991810" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 251px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_Nt4X7oEObnA/S5yTTHd92sI/AAAAAAAAAus/g-Yf_D7w-84/s400/kazim-koyuncu-geleneksel-horon-gunu.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Türkiye’de ‘mektep medrese görmüş’ aydın kesim dahil hemen herkes Samsun, Giresun, Ordu, Trabzon ve Rize halkını Laz sayar. Kanımca, bu yanlış algıyı düzeltmek için bıkmadan tekrar gerekiyor: Lazlar, Rize’ye bağlı Pazar, Ardeşen, Fındıklı ve Artvin’e bağlı Arhavi ile Hopa ilçelerinde yaşıyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Binlerce yıldır aynı topraklarda yaşayan Laz halkı, tarihi ve kültürel değerleriyle Karadeniz’in diğer halklarından farklı özelliklere sahiptir. Ve bu durum Lazların siyasal tercihlerine de yansımaktadır. Örneğin, Osmanlı’nın ‘kılıçla ikna’ faaliyetleri sonucu zaman içinde Müslümanlaşan Lazlar, özellikle de 12 Eylül öncesinde İslamcı siyasete mesafeli duruyorlardı. Lazona’daki yerel seçimleri de kendini ‘sol’ sayan CHP kazanırdı. Sonra, 12 Eylül faşizminin uygulamaya koyduğu “Türk İslam Sentezi” ile İslamcı ve sağ partilerin yolu açıldı, fakat son yıllarda ibre yeniden ‘sol’a dönme eğilimindedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Lazona’daki düzen içi siyasetin hal ve gidişi kısaca böyledir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi, asıl konuya girebiliriz:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Düzen karşıtı siyaset ve Lazlar.&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;70’li yılların ortalarından sonra Ardeşen’de hatırı sayılır bir devrimci güç oluşturmayı başarmıştık. O yıllarda eski bir Laz köyü olan Siyat’ta oturan babaannemin kız kardeşi Karabalipxe, beni karşısına almış ve fena halde ezber bozan bir soru sormuştu; ”Duydum ki Bolşevik olmuşsun, doğru mu?..”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok şaşırmıştım; 80 yaşını aşmış köylü bir Laz kadını olan Karabalipxe nereden öğrenmişti Bolşevikliği?..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Devrimciliğimi Bolşeviklikle ilişkilendiren bu yaşlı akrabamla uzun uzun konuştuk: Rusların doğu Karadeniz işgali 1917 Ekim Devrimi’nden altı ay kadar sonra, 1918 Mart’ında son bulmuştu. Devrimden sonra Lazona’daki askerlerin ‘huyu – suyu’ değişmiş. Lazca bilen Bolşevik askerler ve siyasi kadrolar Lazona halkına iyi davranmışlar. Lazlar, kendilerine her konuda yardımcı olan ve bir ‘akraba gibi’ davranan Bolşevikleri sevmişler. Karabalipxe’nin ifadesi ile, o dönemde Lazların çoğu Bolşevikliği benimsemiş. Ne var ki, onlar gittikten sonra, zaman içinde Bolşevikliği unutmuşlar, ama o unutmamış ve bu yüzden benim ‘Bolşevik olmama’ çok sevinmiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öyle anlaşılıyor ki, Karabalipxe’nin sözünü ettiği ‘Lazların Bolşevik taraftarlığı’, Türkiye Komünist Partisi’nin Lazona’daki örgütlenmesinde etkili olmuş; Hopa ve Pazar arasında yaşayan pek çok Laz ve Hemşinli TKP’ye katılmış. Daha sonra TKP Genel Sekreteri olan İsmail Bilen, en çok bilinen Laz komünistlerden biridir. Birinci Meclis’te Lazistan Mebusu olan ve Mustafa Kemal’e suikast girişimi suçlamasıyla 14 Temmuz 1926’da idam edilen Çamlıhemşin’li Ziya Hurşit’in dayısı Mehmet de ilk komünistlerdendir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;TKP’nin Lazona’daki örgütlenmesi ile ilgili ilk bilgiyi Ardeşen’deki ikinci kuşak TKP’lilerden almıştım. Üç kişiydiler; Eski DİSK başkanlarından Kemal Nebioğlu’nun kuzeni ve benim ilk okul öğretmenim Besim Hoca, dişçi Muhammet ve elektrikçi Vasfi. Herkesin tanıdığı ama hiç kimsenin ‘bilmediği’ bu üçlü,1977 yılının bir yaz akşamı bana siyasal kimliklerini açıkladılar ve TKP’nin Lazona’daki tarihsel serüvenini anlattılar. Anlatılanın özeti şudur; “TKP’nin kuruluşundan beri bütün Laz kasabalarında örgütlüyüz, ama hiçbir zaman siz genç devrimcilerin başardığı şeyi başaramadık; kitleselleşemedik. Siyasal kimliklerimizi gizli tuttuk, çok dar bir çevrede partinin illegal yayın organını okumanın dışında, kayda değer bir şey yapamadık ”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;THKO’nun önder kadrolarından Cihan Alptekin, Ardeşen’e bağlı Hemşin köyü Oce’dendi ve pek çok Laz, 70’lı yılların başında bölgede bir efsane haline gelen Cihan sayesinde devrimci olmuştu. Ama Lazona’daki devrimcilerin çoğu THKP-C çizgisini benimsemişlerdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;THKP-C çizgisinin farklı yorumlarıyla oluşan gruplaşmalardan Lazlar da ‘paylarına düşeni’ aldılar. Lazona’da THKP-C kökenli iki örgüt etkindi; Halkın Devrimci Öncüleri ve Devrimci Yol. Hopa, Arhavi ve Pazar’da Devrimci Yol çoğunluktaydı. Ardeşen’li devrimciler, birkaç arkadaş hariç tümüyle Halkın Devrimci Öncülerindendi. Fındıklı’da ağırlıkla Halkın Birliği ve Halkın Kurtuluşu vardı. Rize merkezinde ciddi bir kitlesellik sağlayan Kurtuluş, Lazona’da çok az taraftar bulmuştu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diğer örgütler legal, Halkın Devrimci öncüleri ise ‘illegal’dı; ‘77 Bir Mayıs’ında elli civarında silahlı devrimcinin ‘güven altına aldığı’ beş yüzü aşkın ‘kitle’ ile Bir Mayıs kutlaması yapan ‘illegal’ bir örgüt…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Lazona’daki devrimci hareketin en belirgin özelliği, farklı örgütler arasındaki dayanışmaydı. Bir miting yapılacaksa, Devrimci Yol ve Kurtuluş kitlesi ile legal örgütlenmeyi ‘yanlış’ bulduğu için kendini “Ardeşen’li Devrimciler” olarak tanıtan Halkın Devrimci Öncüleri kitlesi, tek bir kortej içinde kaynaştırılıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’nin diğer bölgelerinde pek rastlanmayan dayanışma bilinci, daha ciddi durumlarda da kendini gösterecek bir düzeydeydi.. Halkın Devrimci Öncüleri’nin kurucu kadrolarından Yüksel Eriş, bir ‘bomba kazası’ sonucu 21 Ocak 1977’de Trabzon’da öldüğünde, Halkın Devrimci Öncüleri, kitlesiyle birlikte Giresun’da bir mitingde idi ve Yüksel Eriş’in cenazesini, örgüt arkadaşlarına teslim etmek amacıyla polisten kaçırıp koruma altına almaya çalışan Kurtuluşçu arkadaşlardı. Polis çemberi altındaki hastaneden yaralıların durumu hakkında bilgi akışını sağlayan ve aynı örgütün üyeleriymiş gibi gereken her şeyi yerine getirenler de yine Kurtuluşçu arkadaşlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O yıllarda Türkeş’in, basına da yansıyan bir inadı vardı;Türkeş, ‘küçük Moskova’ denilen Ardeşen’e ‘girmek’ istiyordu. Vali ve bölge milletvekillerinin bütün uyarılarına rağmen Türkeş’in asker ve polis koruması altındaki konvoyuyla yola çıktığı haberini alan Ardeşen’li devrimciler, Pazar’da, Devrimci Yol’cu arkadaşlarla aynı barikatların arkasında bir araya geldiler. Elbette Türkeş Pazar’da durdurulmuş ve çıkan büyük çatışmadan zor bela kurtarılmıştı...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;12 Eylül öncesinde, Lazların düzen karşıtı siyasetinde Laz sorununa çok az yer verilmiştir. Lazona’daki devrimciler, hiçbir zaman siyasal bir Laz hareketi oluşturmayı düşünmediler; sorunu, kültürel haklar kapsamında ele aldılar. Fakat, o dönemin temel meselesi olan anti – faşist mücadeleye ancak yetişebilen devrimciler, Laz dili ve kültürü ile ilgili kayda değer bir çalışma da yapamadılar. Yalnızca bazı mitinglerde Lazların da ‘var olduğunu’ dile getiren “Lazepeti Konan!..” sloganını kullandılar. Bu slogan Lazona dışında, ilk kez Şavşat’ta 1976 yılında gerçekleştirilen bir mitingde atıldı. Daha sonra Ankara ve İstanbul’daki bazı mitinglerde benzer sloganlar atılmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Laz devrimcileri ve aydınlarının yaklaşık yirmi yıl önce başlattıkları Laz kültür hareketinin bugününe dair söylenebilecek fazla bir şey yoktur. Laz devrimcileri ve aydınları, bir devlet talebiyle değil, Laz dili ve kültürü ile ilgili taleplerle harekete geçmişlerdi ve yirmi yıl boyunca, bu taleplere uygun barışçıl araçlar ve yöntemlerle sürdürülen mücadelenin sonucunda, mesele, daha şimdiden kamuoyunun ve devlet siyasetinin gündemine taşınmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün Karadeniz’in Laz olduğunu sanan Kürt hareketinin sözcüleri, özellikle de Trabzon’daki gerici – faşist örgütlenmenin Kürt ve Ermeni düşmanlığı ya da devrimcilere karşı linç girişimleri üzerinden, yer yer Laz devrimcilerini eleştirirler. Bu eleştiriler, örneğin Sakarya’daki gerici – faşist örgütlenmeden Kürt hareketini ‘sorumlu’ tutmak ve bunun üzerinden Kürt devrimcilerini eleştirmek kadar ‘tuhaf’ bir şeydir. Lazona’da devrimciler, hiçbir zaman Kürt ya da bir başka halka karşı düşmanlık üretebilecek ideolojik ve siyasi çalışmaya izin vermediler; tam tersine, Laz devrimcileri, siyasal faaliyetlerinde, her zaman halkların kardeşliğine vurgu yaptılar ve bu konuda, geçmişte olduğu gibi bugün de başarılı sayılırlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#333333;"&gt;Sadık Varer&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2427753506153774536-4279816964731804106?l=enternasyonalle.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2427753506153774536/posts/default/4279816964731804106'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2427753506153774536/posts/default/4279816964731804106'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://enternasyonalle.blogspot.com/2010_03_01_archive.html#4279816964731804106' title='Lazlar ve Siyaset'/><author><name>Sadık Varer</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_Nt4X7oEObnA/S5yTTHd92sI/AAAAAAAAAus/g-Yf_D7w-84/s72-c/kazim-koyuncu-geleneksel-horon-gunu.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2427753506153774536.post-3508359014314932656</id><published>2010-03-02T04:33:00.000-08:00</published><updated>2010-03-02T04:40:43.611-08:00</updated><title type='text'>Onların Savaşı</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_Nt4X7oEObnA/S40F7TuLyWI/AAAAAAAAAuk/oF14ktJxonk/s1600-h/adsÄ±z.bmp"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5444014041025202530" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 303px; CURSOR: hand; HEIGHT: 205px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_Nt4X7oEObnA/S40F7TuLyWI/AAAAAAAAAuk/oF14ktJxonk/s400/ads%C4%B1z.bmp" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Türkiye’de üç savaş birden yaşanıyor; emekle sermayenin ‘sessiz savaşı’, ulusal haklarını arayan Kürdün savaşı ve sermaye grupları arasındaki egemenlik savaşı, yani onların savaşı…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uluslararası finans çevrelerinin yayın organlarından biri olan Wall Street Journal, sermaye grupları arasındaki egemenlik savaşına, “Türkiye’de dinci ve laik elitler arasında(ki) kansız iç savaş” diyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AKP karşıtlarını Kemalist ya da darbeci, darbe karşıtlarını ise Fettullahçı ya da AKP’li sayan hatırı sayılır bir taraftar kitleyi de oluşturan bu savaşın tarihsel arka planına bir göz atmakta yarar var:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hikaye, cumhuriyetin kuruluşuyla başlıyor. Cumhuriyetin kurucu gücü askerdir. Ve Kemalizm, kurucu gücün ideolojisidir. Bu yüzden Cumhuriyet sonrası – 'çok partili rejim' öncesi iktidara Kemalist iktidar deniliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kemalist iktidarın ilk işlerinden biri devlet eliyle milyonerler yaratmak olmuştur. “Efendiler, isteriz ki memlekette çok ve çok milyonerler olsun” sözü Mustafa Kemal’e aittir. Cumhuriyetin kuruluş aşamasında henüz ‘cılız bir çocuk’ durumunda olan burjuvaziyi büyüten Kemalist iktidardır. Denilebilir ki, Türkiye burjuvazisi, Kemalizmin eseridir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kemalist ideolojiyle büyüyen geleneksel sermaye, İkinci Savaş sonrasında, uluslararası sermayenin demokrasicilik oyununa dahil oldu ve böylece memleket ‘çok partili rejim’ ile tanıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;14 Mayıs 1950’de yapılan seçimde Kemalist parti CHP’nin yerini DP aldı. Fakat, ezici bir çoğunlukla iktidara çıkan DP’liler, zafer sarhoşluğu ile Kemalist geleneğe ‘dokunmaya’ başlayınca, 27 Mayıs 1960’da, cumhuriyetin kurucu gücü askerlerin gazabına uğradılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;27 Mayıs Darbesi’nden sonra, artık “memleketi adam gibi yönetemezseniz darbemi yapar, tepelerim!” diyen bir ordu vardır ve kendini rejimin koruyucusu olarak vazifelendirmiş Kemalist ordu gerçekten de dediğini yapmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diğer yandan, 70’li yıllarda, uluslararası sermaye ile işbirliği içinde ‘mutlu mesut’ bir hayat sürdüren geleneksel sermayenin huzuru, küçük – orta sermaye gruplarının ‘yakınmaları’ ile bozulmaya başlar. Tekel dışı sermaye grupları, iktisadi hayatın neredeyse bütününü kontrol eden ve pastadan aldıkları payı büyütme bahsinde sınır tanımayan geleneksel sermaye yüzünden büyüme özlemlerini gerçekleştirememekte, dahası artan oranlarda erimektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilindiği gibi, sermayenin bu ‘mağdur’ kesimleri siyasi bir güç oluşturma ihtiyacı duydular ve İslam ideolojisine sarıldılar. İslam ideolojisiyle siyaset yapan ve kendilerini ‘Anadolu sermayesi’ şeklinde ifade eden ‘mağdurlar’, bütün engelleme çabalarına karşın bir güç oluşturmayı başardılar ve memleket idaresine ortak olmaya başladılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Laik cumhuriyetin koruyucusu olduğunu düşünen ordu, İslam ideolojisini kullanarak siyaset yapan sermayenin ‘mağdur’ kesimleri ile egemen sermaye arasındaki çıkar çatışmasını büyük bir hassasiyetle izlemeye aldı. Ve görülen lüzum üzerine, “şeriat tehlikesinin önünü kesmek maksadı ile gerekli müdahalelerde” bulundu. Ordunun son etkili müdahalesi 28 Şubat 1997’de gerçekleşti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aynı dönemde, İslam coğrafyasında sosyalist ideolojinin önünü kesmek için İslam ideolojisini yayan ve İslamcıları destekleyen emperyalizmin Yeşil Kuşak Projesi revize edilmiş, bunun yerine Ilımlı İslam Projesi hazırlanmıştır. Ilımlı İslam Projesi’nin merkezi uygulama alanı ise Türkiye’dir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ABD’nin ve AB’nin stratejistleri ve teşkilatçıları, Ilımlı İslam Projesi’nin Türkiye’deki uygulayıcısı olarak Fettullahcılar dahil pek çok cemaatle birlikte, yakın geçmişte ordunun hışmına uğramış Refah Partisi’nin yeni nesil kadrolarını ‘örgütlediler’ ve Türkiye siyasetine ‘nur topu’ gibi bir siyasi parti kattılar; AKP...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ABD’nin ve AB’nin aktif desteğini alan AKP işe çok hızlı başladı. Büyük Ortadoğu Projesi ve Ilımlı İslam başlığı altında kendisine verilen bütün ödevleri ‘başarıyla’ yerine getiren AKP, bir yandan da kendisini var eden ve ‘anlamlı kılan’ sermayenin ‘ehli müslim mağdur kesimleri’ni ihya etmeye başladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uluslararası sermayenin gönüllü taşeronluğunu üstlenen eskinin şeriatçıları, ‘dünya işlerini’ öncelemeyi tercih ettiler; eskinin ‘mağdur’ sermaye grupları AKP sayesinde büyük bir hızla palazlandılar ve geleneksel sermaye erbabının 70 – 80 yılda ulaştığı düzeye 7 – 8 yıl içinde ulaştılar. Eskinin ‘mağdurları’ yeni egemenler haline geldiler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu durum Kemalist ideolojiye yaslanarak bugünlere gelen geleneksel sermayeyi ve bağlaşık güçleri ‘harekete’ geçirmeye yetti. Ilımlı İslam Projesi’nin gözü kara uygulayıcısı AKP’ye karşı ‘şeriat tehlikesi’ vurgusuyla başlayan tasfiye eylemlerinin asıl nedeni budur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne var ki, AKP tasfiye edilemiyor; tam tersine, AKP’yi tasfiye etmek isteyenler tasfiye edilme ‘tehlikesi’ ile karşı karşıyadır. AKP’nin tasfiyesine dönük bütün girişimler ABD ve AB tarafından engelleniyor; “memleketi adam gibi yönetemezseniz darbemi yapar, tepelerim!” rahatlığındaki ordunun bütün darbe planları deşifre ediliyor ve generaller darbe girişimi suçlamasıyla tutuklanıyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Velhasıl, toplum bilincine “dinci ve laik elitler arasında(ki) savaş” şeklinde yansıtılan bu savaş, gerçekte, seksen yıllık iktisadi ve siyasi egemenliğini Kemalist ideolojiye yaslanarak sürdüren geleneksel sermaye ile daha düne kadar ‘üvey evlat’ muamelesi gören ve fakat uluslararası sermayenin gözde taşeronu konumuna ‘yükseltilen’ AKP’nin sınırsız desteğiyle kısa sürede palazlanan Anadolu sermayesinin ‘ehli müslim’ hür teşebbüs erbabı arasındaki egemenlik savaşıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve soru şudur; emeğin ve insanlığın özgür geleceğini dert edinen bir devrimci, bu savaşta nerede durur ve ne yapar?..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kanımca bu soruya şöyle bir yanıt verilebilir: Emek dünyasının devrimcisi, öncelikle bağımsız siyasi duruşunu korumayı bilmeli ve mümkünse, sermaye grupları arasındaki egemenlik savaşı ile oluşan durumdan ‘devrimci bir vazife’ çıkarmalıdır. Fakat şayet bunu gerçekleştiremeyecek kadar zayıf bir durumdaysa, oturup ‘yazıklanabilir’, ama asla onların savaşında bir taraf olamaz!..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#333333;"&gt;Sadık Varer&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2427753506153774536-3508359014314932656?l=enternasyonalle.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2427753506153774536/posts/default/3508359014314932656'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2427753506153774536/posts/default/3508359014314932656'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://enternasyonalle.blogspot.com/2010_03_01_archive.html#3508359014314932656' title='Onların Savaşı'/><author><name>Sadık Varer</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_Nt4X7oEObnA/S40F7TuLyWI/AAAAAAAAAuk/oF14ktJxonk/s72-c/ads%C4%B1z.bmp' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2427753506153774536.post-2855907718864208308</id><published>2010-02-05T06:51:00.000-08:00</published><updated>2010-02-05T07:01:23.918-08:00</updated><title type='text'>Tekel Direnişinde 'Sınıf Ahlakı'</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_Nt4X7oEObnA/S2wx1-YkuFI/AAAAAAAAAtk/poDGyOrKKuc/s1600-h/radikal.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5434773653678241874" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 268px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_Nt4X7oEObnA/S2wx1-YkuFI/AAAAAAAAAtk/poDGyOrKKuc/s400/radikal.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="color:#333333;"&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;...................................................................................................................................&lt;/span&gt; &lt;span style="color:#333333;"&gt;radikal&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="color:#333333;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Tekel işçilerinin ikinci ayına yaklaşan direnişi, işçi sınıfına ve emeğin tarih yapıcılarına, uzunca bir süredir teorik ezberler dünyasında kaldığı için giderek ‘silikleşmeye’ başlayan son derece önemli bir şeyi yeniden hatırlattı; ulusal ve uluslararası düzeyde etkin bir dayanışma yoksa, emeğin ve insanlığın özgür geleceğini unutun!..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tekel direnişinin 52. gününde, 81 ilde gerçekleştirilen ve sınıf dayanışmasının stratejik önemini yeniden bilince çıkaran 4 Şubat eylemini, bu işleviyle, emeğin seyir defterine kaydedilmeyi hak eden tarihsel bir eylem saymak lazım…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tekel işçilerinin inatçı direnişi ve 4 Şubat dayanışma eylemi iktidarı feci şekilde öfkelendiriyor. Meşruluğu ve haklılığı tartışılamayan işçi direnişi yalnızca ulusal düzeyde değil, uluslararası düzeyde de ilgi ile izleniyor ve destekleniyor. Gündem yaratmayı yalnızca kendi işi sayan iktidar, emeğin kendi gündemini yaratmasına tahammül edemiyor. “Ergenekon, darbe, ‘demokratik açılım’ gibi meselelerle uğraşırken nereden çıktı şimdi bu işçiler” diyen iktidar, bunca ilgi ve destek gören işçi direnişine saldırmayı şimdilik göze alamıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İktidarın saldırması için, direnişçi işçilerin hiç değilse bir bölümünün direnişten vazgeçirilmesi, dayanışmanın zayıflatılması, direnişteki işçilerle dayanışma ilişkisi kurmuş sol hareketler ve sivil toplum örgütleri üzerinden ‘kışkırtıcılar’ propagandasının yapılması gerekiyor ve bunlar yapılmaktadır; iktidar bu konuda yoğun bir ‘çalışma’ içerisindedir…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Direnişin, sağcı – solcu düzen partilerinin ve medyanın ilgisini çekmesi, hükümet karşıtı sistem içi güçlerin pragmatik siyasetleri ile de açıklanabilir elbette, ama bu işte, işçilerin benimsedikleri Gandi usulü pasif direnişin de önemli bir yer tuttuğunu görmek lazım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tekel işçileri, kadın – erkek, çoluk – çocuk hep birlikte barışçıl bir direniş sergiliyorlar; açlık grevi yapıyorlar ama kırıp – dökmüyorlar ve bu direniş tarzı, düzen partileri ile bazı sendikacıları mutlu ediyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4 Şubat dayanışma eyleminde bir konuşma yapan Türk – İş Üçüncü Bölge Temsilcisi’nin sözlerinde de bu mutluluğu görmek mümkündür; “ Tekel işçisi bize çok şey öğretti, onlara buradan teşekkür ediyoruz. İlk olarak bir araya gelmez denilen bu kadar sendikayı ve konfederasyonu bir araya getirdi, sınıf dayanışmasını sağladı, öncelikle bunun için teşekkür ediyoruz. İkinci olarak istihdam modellerini tartışmaya açtı. 4B, 4C, sözleşmeli, taşeron çalışma modellerinin hepsine karşı mücadeleyi anlattı. Üçüncü olarak tekel işçisi, kırmadan, dökmeden, sınıf ahlakıyla mücadeleyi öğretti, bütün bunlar için onlara teşekkür ediyoruz.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Emeğin mücadele tarzında ‘sınıf ahlakı’ üzerine vaaz veren sendikacının, iktidar, direnişteki işçilere saldırdığında, bir başka ifadeyle ‘kırıp dökmeye’ başladığında ‘sınıf ahlakıyla mücadele’nin içeriğini nasıl dolduracağı ‘bilinmez’ ya, emeğin mücadele tarihinden çıkan aleni gerçek şudur; emeğin mücadele tarzı ve ‘sınıf ahlakı’ meselesi, sınıf mücadelesinin ulaştığı düzeyle doğrudan ilgilidir. Emeğin sömürüsünü disipline eden devlet iktidarı, tarihsel açıdan meşru ve haklı bir mücadele sürdüren emeğe karşı ‘kılıç’ kullanmaya başlamışsa, emek güçlerine, açlık grevi ve ‘barışçıl nümayişler’ ile direniş tarzı yetmeyebilir ve dahi emeğin ‘sınıf ahlakı’ bozulabilir!...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#333333;"&gt;Sadık Varer&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2427753506153774536-2855907718864208308?l=enternasyonalle.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2427753506153774536/posts/default/2855907718864208308'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2427753506153774536/posts/default/2855907718864208308'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://enternasyonalle.blogspot.com/2010_02_01_archive.html#2855907718864208308' title='Tekel Direnişinde &apos;Sınıf Ahlakı&apos;'/><author><name>Sadık Varer</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_Nt4X7oEObnA/S2wx1-YkuFI/AAAAAAAAAtk/poDGyOrKKuc/s72-c/radikal.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2427753506153774536.post-5302581268413142323</id><published>2010-01-17T15:45:00.000-08:00</published><updated>2010-02-03T00:27:36.872-08:00</updated><title type='text'>Önder ve Önderlik Meselesi</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_Nt4X7oEObnA/S2kzbXT9zJI/AAAAAAAAAsw/fhKaFgoai2I/s1600-h/leader_513476679.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5433930970606455954" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 317px; CURSOR: hand; HEIGHT: 225px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_Nt4X7oEObnA/S2kzbXT9zJI/AAAAAAAAAsw/fhKaFgoai2I/s400/leader_513476679.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Her toplumda akıl kapasitesi ortalamanın üzerinde olan, uzak görüşlü, başkalarını etkileyebilen, belirli amaçlarla ikna ettiği insanları harekete geçirebilen ve bir maestro gibi değişik ‘enstrümanlar’ arasındaki eşgüdümü sağlayabilen bireylere rastlanır. Önderler, bu ve başkaca pek çok yeteneğe sahip bireylerden çıkar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve önderler, uygun koşullarda toplumların kaderini değiştiren tarihsel eylemlerin belirleyici figürleri haline gelebilirler. Bu konuda Troçki şöyle diyordu; “ Aklıevvellerimiz Lenin 1917’nin başında yurtdışında ölmüş olsaydı da Ekim Devriminin ‘aynen’ gerçekleşeceğini söyleyebilirler. Ama bu doğru değildir. Lenin, tarihsel sürecin yaşayan unsurlarından birini temsil ediyordu. O, proletaryanın en faal bölümünün tecrübesini ve anlayışını kişileştirmişti. Onun devrim arenasına vaktinde çıkması, öncüyü seferber etmek, ona işçi sınıfı ile köylü kitlelerini toparlama fırsatı vermek için gerekliydi. Savaşın kritik anlarında başkomutanlığın rolü ne denli belirleyici ise, tarihi dönüm noktalarının kritik anlarında siyasal önderlik de o denli belirleyici bir etken haline gelebilir.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Troçki’nin bu düşüncesine diyecek fazla bir şey yok, fakat sanırım, yirminci yüzyılın ilk çeyreğinden bu yana yaşadığımız büyük trajedilerden ve yıkımlardan sonra Troçki’nin sözlerine şunu da ‘katmak’ gerekiyor; toplumun kaderini belirleme yeteneğindeki bir önder, toplumun ‘kurtarıcısı’ olabilir, ama aynı toplumun başına ‘bela’ da olabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her insan gibi önderin de akıl düzeni bozulabilir ve doğal olarak akıl kapasitesi ‘kurtarıcı önder’den daha iyi, önderlik özelliklerine sahip insanlar çıkabilir. Diyelim ki, ‘kurtarıcı önder’in akıl düzeni bozulmaya başlamıştır ve toplumsal ‘itibarıyla’ o zamana kadar eleştiriden muaf tutulan ‘önderimiz’ bu haliyle de toplumun kaderi üzerinde tepinmeye devam etmektedir. Artık ‘kurtarıcı önder’i geri çekmek zamanıdır, fakat bu hiç de kolay bir şey değildir; tarihsel tecrübelerle sabit olduğu üzere, ‘kurtarıcı önderden kurtulmak’, çok ağır bedeller ödemeyi gerektiren zahmetli bir iştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçekte, kitleleri ‘işaret ettikleri’ her yöne sürükleyebilen, eleştirilemez ve dokunulamaz geleneksel önder tipi, sınıflı toplumlara ait bir insanlık ayıbıdır. Sömüreni – sömürüleni, ezeni – ezileni olmayan eşitlikçi ve özgürlükçü bir toplumda, her şeye muktedir bir öndere, ‘sayın başkan’a, Sezar’a ya da Cleopatra’ya yer yoktur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşin teorisi böyledir, fakat neredeyse ‘sosyalist’ pratiğin bütününde teoriyle örtüşen bir önderlik kurulamamıştır. Eleştirilemeyen ve görevden geri çağrılamayan ‘yüce önder’ tipi bizde de vardı. Genellikle Genel Sekreterlik mührü ile topluma ‘çeki – düzen’ veren bu önderler, birkaç istisna hariç, şaşmaz bir kesinlikle ölene kadar iktidarda kalıyorlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve ne yazık ki, her türden eşitsizliğe ve sömürüye son vermiş özgürlükçü bir düzen için mücadele eden devrimci dostlarımızın hatırı sayılır bir bölümü, uğruna mücadele edilen eşitlik ve özgürlük gibi değerleri de sakatlayan bu tip geleneksel önder(lik)leri bir mesele olarak görmüyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oysa bu, son derece ciddi bir meseledir; grupların, partilerin ve toplumun kaderi, ayrıcalıksız, denetlenebilir ve görevden geri çağrılabilir seçilmişlerden oluşan kolektif önderliğe değil de, bir öndere ya da bir ‘sayın başkan’a teslim edilmişse, durum vahim demektir!.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilim insanı özelliklerine sahip herkes bilir; düşüncede hiyerarşi yoktur, bugün ‘en iyi’ sayılan, yarın ‘en iyi’ değildir artık. Ama işte bir biçimde ‘önderlik mührünü’ ele geçirenler, oturdukları ‘postun’ bozucu etkisinden olsa gerek, her zaman toplumun ‘en iyisi’ olduklarını sanırlar. Kendini ‘en iyi’ sanan biri, aynı ‘dünyanın’ insanlarınca üretilen düşünceleri peşinen yetersiz ve çoğu kez de zararlı bulur. Otoritesi tartışılamayan tekil irade konumundaki önder, düşüncelerinin tartışılmasına da tahammül edemez. ‘Farklı’ olan tasfiye edilir ve tasfiye kaygısıyla önderin hoşlanmayacağı bilinen düşünceler gizlenir. Eşitlik ve özgürlük gibi en güçlü değerlerimizi de sakatlayan bu durum, bireyleri, önderin her ‘fikrini ve zikrini’ onaylayan dalkavuklara dönüştürür. Elbette, grup, parti ve toplum düzeyinde bu tip bir önderle yürüyen siyasette bireylerin kendilerini gerçekleştirebilmeleri ve demokratik süreçlere özgürce dahil olabilmeleri de imkansızdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanın insan üzerinde kurduğu bütün sömürü, iktidar ve istismar biçimlerini ortadan kaldırıp eşitlikçi ve özgürlükçü bir düzen kurmak için mücadele eden devimcilerin, mücadele süreçlerinin hiçbir aşamasında, tekil irade konumundaki bir öndere ihtiyaçları yoktur; onların ve öngörülen eşitlikçi ve özgürlükçü düzenin ihtiyaç duyduğu şey, hiçbir ayrıcalığı olmayan, eleştirilebilen ve gerektiğinde görevden geri çağrılabilen önderlik vasıflarına sahip bireylerce oluşturulan kolektif önderliktir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşanılan onca tarihsel tecrübelerden sonra artık şu gerçeğin kabul edilmesi lazım; bu minval üzere süren örgütsel ilişkilerin toplumsal bir düzene dönüşmesi durumunda mesele çok daha vahim bir hale gelir. Bu yüzden geleneksel önder(lik) meselesi, ‘o günler’ geldiğinde değil, ‘hemen şimdi’ çözümlenmelidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#333333;"&gt;Sadık Varer&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2427753506153774536-5302581268413142323?l=enternasyonalle.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2427753506153774536/posts/default/5302581268413142323'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2427753506153774536/posts/default/5302581268413142323'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://enternasyonalle.blogspot.com/2010_01_01_archive.html#5302581268413142323' title='Önder ve Önderlik Meselesi'/><author><name>Sadık Varer</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_Nt4X7oEObnA/S2kzbXT9zJI/AAAAAAAAAsw/fhKaFgoai2I/s72-c/leader_513476679.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2427753506153774536.post-8702826332167712033</id><published>2009-12-25T02:58:00.000-08:00</published><updated>2009-12-25T03:58:54.573-08:00</updated><title type='text'>Küresel Isınma Ve Küresel İsyan</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_Nt4X7oEObnA/SzSiif4jeWI/AAAAAAAAAsE/j_vtdvVPh38/s1600-h/DSCN010.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5419134965191506274" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 154px; CURSOR: hand; HEIGHT: 275px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_Nt4X7oEObnA/SzSiif4jeWI/AAAAAAAAAsE/j_vtdvVPh38/s400/DSCN010.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;........................................................................................&lt;/span&gt;&lt;span style="color:#333333;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;&lt;span style="color:#333333;"&gt;resim : sadık varer&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div align="justify"&gt;İnsanlık, fazla değil bir kuşak sonra küresel ısınmanın çok vahim sonuçlarını yaşayacak; yüz milyonlarca insan kuraklık, susuzluk ve açlıktan kırılacak, zorunlu göçler ve savaşlar kaçınılmaz hale gelecek… &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Ürkütücü gerçek budur, fakat ne yazık ki, insanlığın büyük bir bölümü, onları bekleyen yakın ekolojik felaketlere karşı duyarsızdır. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Elbette bu, ‘anlaşılır’ bir şeydir. Aç insan birkaç gün sonrasını bile düşünemez; onun için açlığı gidermek her şeyden önemli bir meseledir. İşsiz bir insan için de durum böyledir. İnsanlığın büyük bir bölümü, hemen şimdi çözüm isteyen bu günün sorunlarıyla kuşatılmış vaziyettedir. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Soru şudur; kendi yarınıyla bile ilgilenemeyecek denli kuşatılmış insanlığın ‘duyarsızlığı’ bir yana, kendilerini ‘dünyayı değiştirme’ işiyle vazifelendirmiş ‘küresel isyancılar’ ( komünist – devrimci güçler ), sistemin satın almayı başaramadığı bilim insanlarınca neredeyse bir feryat düzeyinde ifade edilen bu yakın ekolojik felaket gerçeğiyle ne kadar ilgilidirler?.. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Sorunun yanıtı açıktır; ‘küresel isyancılar’, yakın bir gelecekte, yalnızca emek insanlarının değil, bütün insanlığın temel meselesi haline geleceği kesin olan küresel ısınma ile yeterince ilgili değiller. Ve bu, en az meselenin kendisi kadar vahim bir durumdur. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Küresel ısınma meselesi, tarih sahnesine çıktıkları günlerden bu yana “insanlığı ilgilendiren her şey bizi de ilgilendirir” diyen ‘küresel isyancıları’ herkesten çok ilgilendirir… &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Küresel ısınmanın belirleyici nedeni hakkında neredeyse ortak bir dil kurulmuştur. Küresel ısınma, sanayinin ihtiyaç duyduğu enerjiyi fosil yakıtlardan elde edenlerce atmosfere salınan gazların sera etkisi yaratması ve böylece dünya yüzeyindeki sıcaklığın artmasıdır. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;İnsanlığın geleceğini karartacak olan küresel ısınmanın müsebbipleri de, üretim ve tüketim süreçlerinde, güneş, rüzgar ya da su gibi çevre dostu enerji kaynakları yerine, petrol, kömür ve doğal gaz gibi fosil yakıtları tercih eden kapitalist haydutlardır. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Ekolojik dengeyi altüst ederek kendi geleceklerini de tehdit ettiklerini ‘anlamaya başlayan’ kapitalizmin sözcüleri, “küresel ısınmanın, acil önlemler alınmazsa, on yıl sonra insanlığı geri dönüşü olmayan bir büyük felakete sürükleyeceği” gerçeğiyle harekete geçtiler ve Kopenhag’da bir araya geldiler. 7 Aralık’ta, 192 ülkeden 15 bin katılımcıyla başlayan Kopenhag İklim Zirvesi iki hafta sürdü. Zirve, bağıntılı başkaca meselelerle birlikte, esas olarak küresel ısı artışının artı iki dereceye çıkmasının önüne geçmek için karbon emisyonlarını azaltmaya dönük bağlayıcı kararlar alınmasını amaçlıyordu. Ne var ki, insanlığın başına küresel ısınma belasını da musallat eden kapitalist asalakların çıkar hesapları yüzünden Kopenhag Zirvesi fiyasko ile sonuçlandı. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Tehlike hızla yakınlaşmaktadır. Birleşmiş Milletler’in Şubat 2007 tarihli itiraf niteliğindeki raporuna göre, küresel ısı artışının artı iki dereceye ulaşmasına çok az kaldı ve şayet acil önlemler alınmaz da iki derecelik artış gerçekleşirse, buzullar eriyecek, deniz seviyesi yükselecek, deniz suyu içilebilir su kaynaklarına karışacak, su sıkıntısı ve büyük kuraklık başlayacak, göçler hızlanacak, dünyanın yiyecek stokları tükenecek… &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;İsyan hakkı, bazı durumlarda meşru bir insan hakkı haline gelir. Hayatınıza ‘dokunan’ bir haksızlığa uğradınız örneğin; önce haksızlık yapan(lar)ı ikna etmeye çalışır, eleştirir, uyarırsınız, ama şayet onca çabaya rağmen haksızlık devam ederse, bedel ödemeyi göze alıp tahammül sınırını zorlayan haksızlığa karşı isyan edersiniz. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;‘Hayatın sonu’ anlamına gelen küresel ısınma, bütün insanlığa ve doğaya karşı telafisi imkansız bir haksızlıktır. Dahası, insanlığa ve doğaya karşı işlenmiş en büyük suçtur.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Ve şimdi, ‘imkansızı gerçekleştirme’ zamanıdır; her şeyin farkında olmalarına rağmen, hala insanlığın tanık olduğu en büyük suçu işlemeyi sürdüren küresel ısınmanın ‘gözü kara’ müsebbiplerine karşı insanlığın küresel isyan zamanıdır!.. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#333333;"&gt;Sadık Varer&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2427753506153774536-8702826332167712033?l=enternasyonalle.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2427753506153774536/posts/default/8702826332167712033'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2427753506153774536/posts/default/8702826332167712033'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://enternasyonalle.blogspot.com/2009_12_01_archive.html#8702826332167712033' title='Küresel Isınma Ve Küresel İsyan'/><author><name>Sadık Varer</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_Nt4X7oEObnA/SzSiif4jeWI/AAAAAAAAAsE/j_vtdvVPh38/s72-c/DSCN010.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2427753506153774536.post-3650068532921837099</id><published>2009-12-16T05:25:00.000-08:00</published><updated>2009-12-16T05:33:23.571-08:00</updated><title type='text'>Memleketin Hal Ve Gidişi</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_Nt4X7oEObnA/SyjgCz7UcwI/AAAAAAAAArk/vNCfzbgk6Mo/s1600-h/altÄ±nova_linÃ§.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5415824890816393986" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 217px; CURSOR: hand; HEIGHT: 310px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_Nt4X7oEObnA/SyjgCz7UcwI/AAAAAAAAArk/vNCfzbgk6Mo/s400/alt%25C4%25B1nova_lin%25C3%25A7.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Demokratik Toplum Partisi de kapatıldı… Bekleniyordu. Anayasa Mahkemesi’nde DTP savunması yapılırken şunları yazmışım; “İhtimal odur ki, Demokratik Toplum Partisi kapatılacak ve barışçıl Kürt siyaseti yine yasaklanacak. Sonra ne olacak?.. Daha önceki örneklerde olduğu gibi, partinin adı değişecek ve büyük acılarla yaşamayı öğrenmiş Kürt halkı, bıkıp usanmadan tarihsel haklarını aramayı sürdürecek”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne var ki, DTP’nin kapatılması ve barışçıl Kürt siyasetinin yasaklanması, Kürt meselesinin ‘bir biçimde’ çözümünü ve çözümsüzlüğünü gündemine almış bulunan pek çok siyasi iradenin ‘hareket halinde’ olduğu kritik bir aşamada gerçekleştiğinden, bundan önceki kapatma ve yasaklama ‘işlemlerinden’ sonra yaşananlardan çok farklı sonuçların ortaya çıkmasına neden olabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi bir bakalım:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ABD, belirlenmiş bir tarihte Irak’taki işgale son verecek. Askerini geri çeken ABD’nin Irak’taki çıkarlarını koruyacak bir güç olarak Türkiye’ye ihtiyaç duyuluyor. ABD’nin bu ihtiyacı ve Batı’nın stratejik önemdeki yeni enerji siyaseti, Türkiye’nin tez elden ‘istikrarlı bir memleket’ haline gelmesini zorunlu kılmaktadır. Türkiye’nin istikrarı ise, evvelemirde Kürt meselesinin ‘bir biçimde’ ve hızla ‘hallini’ gerektirmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yakın geçmişte ABD Başkanı Hüseyin, aleni bir şekilde Kürt meselesinin ‘çözümü’ için start vermiş ve ABD’nin desteğini alan AKP, bir cesaretle ‘açılım’ sürecini başlatmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Milliyetçi – Kemalist siyasetin sert tepkisiyle karşılaşan AKP’nin ‘açılım’ serüveni, daha ilk adımında, bir de muhataplık meselesine takıldı. İşin başında, Öcalan’ı muhatap almanın mümkün olmadığını açıklayan AKP, PKK’nin legal teşkilatı saydığı DTP’yi de baypas etti. DTP de, Kürt meselesinin çözümü ve barış için İmralı adresini gösterdi ve bu kritik aşamada Anayasa Mahkemesi DTP’nin kapatılmasına karar verdi. Böylece Kürt hareketinin parlamentodaki barışçıl siyaset kanalı tıkandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;DTP’li vekiller sine-i millet kararı alıp Meclis’i terk ederken, Kandil’den Kürt gençlerine daha büyük sayılarda ‘dağa gelin’ çağrısı yapıldı…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Devlet güçlerinin desteği olmadan ‘cenk etmeyi’ bilmeyen MHP de, ‘açılım’ siyasetine son verilmezse ‘dağa çıkacaklarını’ açıklamıştı! MHP’nin Kürt hareketine karşı ‘savaş ilanına’ CHP’nin katkısı, ‘açılım’ siyasetinin Türkiye’yi böleceği ‘endişesini’ topluma yaymak ve halkı ‘duyarlı’ olmaya çağırmak şeklindedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bölücülük paranoyasından mustarip güçlerin ideolojik taarruzu ve ‘duyarlılık’ telkinleri sonuç vermiş; DTP binalarına, Kürt hareketine ve giderek Kürde karşı, kolluk güçlerince de müsamaha gören ırkçı – faşist saldırıların sayısı hızla artmaya başlamıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hal ve gidiş vahimdir; Türk – Kürt çatışmasını başlatmak için koşullar hazırlanıyor. Kürde karşı saldırıya ayarlı çevreler teyakkuz halindedir. Küçük bir çatışma büyük bir savaşa dönüşebilir artık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fakat, sanırım Kürde karşı savaş kışkırtıcılığı yapan güçlerin gözünden kaçan ‘küçük bir sorun’ var; kuşaklar boyunca yaşadığı tarifsiz acılarla sabır sınırları zorlanan ve “Edi Bese!” demeye başlayan Kürt halkının Irkçı – faşist saldırılar karşısında ‘beyaz bayrak’ çekmeyeceği kesindir. Böyle bir çatışmanın faturası çok ama çok ağır olacaktır. Türk – Kürt çatışmasıyla yaratılacak olan kaos ortamından vazife çıkarmaya hazır ordunun, yaşanan derin ekonomik kriz koşulları da göz önüne alındığında, darbe için uygun bir zemin bulması ise, zayıf bir ihtimal sayılmamalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve hiç kuşku yok ki, Türk ve Kürt halkı arasındaki çatışmanın müsebbipleri, tarihe “bölücüler” şeklinde kaydedileceklerdir. Gerçek ‘bölücülük’ budur; ihtimal bir Türk - Kürt savaşı, bu halkların bir arada yaşama koşullarının ortadan kaldırılması demektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu tehlikeli gidişatın farkında olan AKP, ‘açılım’ siyasetini sürdürmeye kararlı olduğunu açıkladı. Böyle de yapmak zorunda; AKP, geri dönüşü olmayan bir yola girmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şöyle bir ‘senaryo’ kurulabilir: AKP’nin bundan sonraki ‘açılım’ siyaseti, geleneksel devlet siyaseti ile uyumlu bir çizgide sürecek. Bilindiği gibi devlet, kitlelerin mücadelesi sonucu hak vermeyi zul gören bir tarz-ı siyaset izlemekte, “mücadele ettik ve aldık” dedirtmemeye özel bir önem vermektedir. AKP, ‘muhatap almadığı muhatapları’ ile dolaylı ilişki kurup ‘nabız almayı’ ihmal etmeden, uygun bir zamanda üç beş ‘açılım’ daha yapabilir ve şayet ‘açılım’ karşıtı güçlerin engellerini aşıp önümüzdeki genel seçimden zaferle çıkabilirse, seçimden hemen sonra bir ‘umumi af’ çıkartarak “Kürt meselesini de çözdük” diyebilir!...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#333333;"&gt;Sadık Varer&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2427753506153774536-3650068532921837099?l=enternasyonalle.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2427753506153774536/posts/default/3650068532921837099'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2427753506153774536/posts/default/3650068532921837099'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://enternasyonalle.blogspot.com/2009_12_01_archive.html#3650068532921837099' title='Memleketin Hal Ve Gidişi'/><author><name>Sadık Varer</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_Nt4X7oEObnA/SyjgCz7UcwI/AAAAAAAAArk/vNCfzbgk6Mo/s72-c/alt%25C4%25B1nova_lin%25C3%25A7.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2427753506153774536.post-1174145499366083005</id><published>2009-12-09T04:41:00.000-08:00</published><updated>2009-12-09T05:42:43.916-08:00</updated><title type='text'>Emirhan Oğuz'un Şiirleri...</title><content type='html'>&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5413220633511283154" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 435px; CURSOR: hand; HEIGHT: 330px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_Nt4X7oEObnA/Sx-ffFdBSdI/AAAAAAAAArc/stpn_cBvJhE/s400/ates_hirsizlari_soylencesi.jpg" border="0" /&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;............................................................................&lt;/span&gt; &lt;span style="font-size:78%;color:#333333;"&gt;Kapak Fotoğrafı : Tanya Varer&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;“&lt;br /&gt;ateşi çalmaya gittim promete'nin dağlara zincirli bileklerinden&lt;br /&gt;geçip buzakesmiş yanardağ ağızlarında uğuldayan rüzgâr mızraklarından&lt;br /&gt;geçip ateşalmış buzul ırmaklarındaki ince su damarlarından&lt;br /&gt;ateşi çalmaya gittim ikarus'un yanık kanatlarını ahi evran çeliğiyle sararak&lt;br /&gt;geçip spartacus'un bir dağ yamacında gömülü duran kılıç ışıltısından&lt;br /&gt;geçip bedreddin'in sıska bir söğüt dalı altında ıslanan rahlesinden&lt;br /&gt;ateşi çalmaya gittim tanrıların yıldırımlarını çelimsiz ellerimle yararak&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ateşi çalmaya gittim&lt;br /&gt;ve yenildim, ricat yollarından geri çekiliyorum bayraklarımı toplayarak&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;gecede yıldız var ve ay öksüz bir şarkıcıdır uzun yoldan gelmişim&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;şimdi rüzgâr esecek şimdi mavi bir kuş yaylımı ayışığının kanadında&lt;br /&gt;kirpiklerime üç damla ışık düşürecek, üç damla yıldız ışığı kirpik uçlarıma&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;şimdi rüzgâr esecek şimdi gecenin en güzel vakti demirörgünün saçağında&lt;br /&gt;şakaklarıma üç tel sarmaşık düşürecek, üç asma sarmaşığı şakak duvarlarıma&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;şimdi rüzgâr esecek şimdi haziran sağnağı dalbastı kirazların şıvgasında&lt;br /&gt;dudaklarıma üç yaprak su düşürecek, üç ırmak yaprağı dudaklarımın kuytusuna&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;şimdi rüzgâr esecek şimdi gecenin en ölüm vakti göğsümün ateş yollarında&lt;br /&gt;gözlerime tuz ölümler düşürecek, üç kök kerbelâ tuzu gözlerimin kovuğuna&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;gecede yıldız var ve ay öksüz bir şarkıcıdır uzun yoldan gelmişim&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;gecede karınca yolları var ve ay öksüz bir şarkıcıdır uzun yoldan gelmişim&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;uzun yoldan gelmişim gökkuşağının ağılı bir tırpanla biçildiği çağlardan&lt;br /&gt;haramiler kesmiş suyun başını., yolların bacını verip gelmişim&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;uzun yoldan gelmişim ülke rüzgârlarının paslı bir kantarmayla gemlendiği&lt;br /&gt;işgal taretleri dişlemiş kıyılarımı ve ocağımı söndürmüş zabitan&lt;br /&gt;çağlardan ben çapraz asmışım yüreğimin ayasına fişekliğimi.. ilk kurşun zehrini içip gelmişim&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;uzun yoldan gelmişim dağ ateşlerinin kör bir mavzerle karartıldığı çağlardan&lt;br /&gt;kanlı bir rüzgâr gibi geçmişim ay uçurumlarından ve küle tohum serpmişim&lt;br /&gt;bir çayırkuşları aldanmış harladığım köze bir de o eşkiya dili koyakların&lt;br /&gt;ve askeran kesmiş yolumu hükmüm kesilmiş., nevruz alazlarında yanıp gelmişim&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;uzun yoldan gelmişim yalnız kuşbazların taş tabutluklarda çürütüldüğü çağlardan&lt;br /&gt;kutsal bir kitap gibi taşımışım koynumda eski söylencelerin ceylan derisine kazınmış umudunu&lt;br /&gt;demişim zeytinin karasında akşam ve başağın sarısında seher&lt;br /&gt;yazılmasın mülkiyetine bir bezirgan zulmetin, avuçlarımdan çatalkaralar uçurmuşum&lt;br /&gt;ve akmış sansaryan hücrelerine ebabil öfkelerimin ince soluğu.. öfkemin adını bilip gelmişim&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;uzun yoldan gelmişim haziran ateşçilerinin tank setleriyle durdurulduğu çağlardan&lt;br /&gt;bakmışım emeğim üvey evlât ve şerit anama sövmüş ve çökmüş böğrüme duvar&lt;br /&gt;oturmuşum loş bir mahzende kırık bir portakal sandığı üzerine, ışığa bakmışım&lt;br /&gt;ellerime benzeyen eller görmüşüm ve kenetli avuçlarda yarınımın yazgısı&lt;br /&gt;ve abanmışım da bir sabah sağır vardiyalarda sürgünken şalterin kolu&lt;br /&gt;sımsıkı tutmuş alanların kapısını zadegan., adımlarımın diyetini verip gelmişim&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;uzun yoldan gelmişim kent ufuklarının kuduz bir hırızmayla yırtıldığı çağlardan&lt;br /&gt;derelerim kana kesmiş ve asılmış gözlerimin burcuna üç dağın yaftası&lt;br /&gt;öksüz bir evlât gibi sürüklemişim cesedimi bozbulanık niksar uçurumlarında&lt;br /&gt;duvarlara künyem kazınmış ve adımı okumuşlar radyoda, gülümseyerek dinlemişim&lt;br /&gt;sonra yeniden okumuşum ishakça elyazmamı uzun karartma akşamlarında&lt;br /&gt;öfkeme yeni hatlar çizmişim, çırılçıplak savurmuşum gencömrümü yakıcı buz ışığına&lt;br /&gt;ve saray eşiklerine dayanmışım da yürüyüp dev adımlarla.. çoğalışımın bedelini bilip gelmişim&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;gecede ateş aylası var ve ay öksüz bir şarkıcıdır uzun yoldan gelmişim&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;uzun yoldan geliyorum kulaklarım çınlıyor vur emriyle arandım&lt;br /&gt;san pus içinde bir çığlıktım aradım kendi yankımı ateş aylalarında&lt;br /&gt;ham bir çağlayı ısırmak gibi birşeydi erteledim gencömrümün kırık aşklarını&lt;br /&gt;sormadım neydi beni savuran o çağ yangınlarının gizemli burgacına&lt;br /&gt;bıraktım çocuk ellerimi dereotlarının gölgesinde yılları ışık hızıyla aktım&lt;br /&gt;ve işledim geçtiğim bıçak yollarındaki çiçek harmanını belleğimin kurşuni fanusuna&lt;br /&gt;uzun yoldan geliyorum kulaklarım çınlıyor vur emriyle arandım&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;gecede ateş aylası var ve ay değirmi bir bıçaktır ölüm yollarında&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;uzun yoldan geliyorum gözlerim kararıyor risalesini tuttum tarihin&lt;br /&gt;upuzun yatmışım ranzama cehennem göklerde bir yıldız kadar yalnız&lt;br /&gt;şimdi rüzgâr esecek diyorum şimdi biraz daha dallanacak gözkovuğumdaki çuvaldız&lt;br /&gt;şimdi kum fırtınası kirpiklerimde şimdi bir kök tuz damarı gözbebeklerim&lt;br /&gt;uzun yoldan geliyorum, kaybolmuş sûrelerini okudum eski kitabelerin&lt;br /&gt;içinde her gece bir çölün boğulduğu ve her sabah bir denizi dirilten söylencelerin&lt;br /&gt;upuzun yatıyorum ranzamda ve ay öksüz bir şarkıcıdır ondan dinledim&lt;br /&gt;takdirî tahfife yer yok azamî hadden hüküm giydim&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;gecede ölüm mahyası var ve ay değirmi bir bıçaktır hücre penceresinde&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;takdirî tahfife yer yok, yokluğumda tefhim edildi hüküm&lt;br /&gt;çün cürmüm sabit gırtlağıma pas akıyor vur emriyle arandım&lt;br /&gt;upuzun yatmışım ranzama ateş aylalarında bir kıvılcım kadar yalnız&lt;br /&gt;neyi anlatır bir kıvılcımın yalnızlığı diyorum, ömrümce bu soruyu aradım&lt;br /&gt;bir çığlıkla koşuyor arkadaşların yanıtı hasta siempre comandante&lt;br /&gt;bir direnç türküsü ki yankısı düşüyor blokların çatkısına&lt;br /&gt;gecede ölüm mahyası var, kendi damarlarını ısırıyor kanım&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;uzun yoldan geliyorum ölüm açlıklarının ortasındayım&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;kanım kendi damarlarını kemiriyor, uzun açlıkların ortasındayım&lt;br /&gt;bir yıldız tozu kadar yalnızım ışıltılı bir yıldızlar kumlasında&lt;br /&gt;çığlığın çığlığa çarparak büyüdüğü çağlardan gelmişim&lt;br /&gt;gece silah sesleriyle inmiş caddelere perdeler çekilmiş kapılar sürgülü&lt;br /&gt;ve gün silah sesleriyle kopmuş da geceden, gece afişlerinin kıyısında durup bakmışım&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;genç ölüler görmüşüm yaralarına yağmur sızan güzelim ölüler&lt;br /&gt;çocukların oyun taşını kavurmuş toplukırımların rüzgârı&lt;br /&gt;pencereye çakılı gözlerini görmüşüm oğul yitirmiş anaların, iki buz yumağı&lt;br /&gt;ve çığlığımızdan nasiplenen yol yorgunlarını görmüşüm&lt;br /&gt;ışıltılı imgeleri korkuya adamışlar, mırıldanmışlar kendi sarsak acılarını&lt;br /&gt;ben delifişek umutlarla yürümüşüm kırık çitli avlulardan haziran sabahına&lt;br /&gt;ince bir çalıgülü bırakmışım sardunya dallarında ışıyan çiğ tanesine, çıplak ve ince&lt;br /&gt;yürümüşüm ve uzun ölümler ortasında bulmuşum kendimi&lt;br /&gt;çiğ tanesine ateş iklimleri düşünce&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;gecede ölüm mahyası var bize vaadedildi işkence&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;beynimin etime zulmü bu bize vaadedildi işkence&lt;br /&gt;upuzun yatıyorum ranzada, bir bir açıyorum belleğimin karıncalanmış yiv huzmelerini&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ateşi çalmaya gittim onlardan biri olarak ve onlar için&lt;br /&gt;bir gölge gibi geziniyorum şimdi eski söylencelerin yitik sûrelerinde&lt;br /&gt;bilincin ete işkencesi bu, upuzun yatıyorum ölüm açlıklarının haziran vaktinde&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;upuzun yatıyorum adıma hükm'okunmuş çün münkir anılandım&lt;br /&gt;diretmişim uzun geceler bir karartma perdesinin ardında demiraskı ve bakırtel&lt;br /&gt;ölüme kavgaya ve aşka inanıyorum demişim bu yüzden ölümsüzlüğe&lt;br /&gt;bütün öyküm bu üç sözcüğe mühürlü öyküm bundan ibaret&lt;br /&gt;boy boy asmışlar beyazcama doksangün enkazı çehremi&lt;br /&gt;çok sayıda yasaklanmış yayın ve dürbün ve matara ve parka ve zahire&lt;br /&gt;etin zayıflığındandır kimbilir uzun gecelerin kararsız bir vaktinde&lt;br /&gt;türkümüzü unutanlar olmuştur damarları kanırtan cereyan cehenneminde&lt;br /&gt;direncimi dipsiz kuyulara attılar allahsız ve kimliksiz ve yoldaşsız bir ceset olarak&lt;br /&gt;ve fakat çoğu birbirini elevermek suretiyle&lt;br /&gt;diye okudular zayıflığımı bültenlerde&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bütün öyküm bu üç sözcüğe mühürlü öyküm bundan ibaret&lt;br /&gt;upuzun yatıyorum ranzada, bir bir geziniyorum belleğimin kurşunî dehlizlerini&lt;br /&gt;uzun yoldan gelmişim kollarımda zebanilerin kanlı tuğrası&lt;br /&gt;direncin dövmesi saymışım biran unutmamışım boz haki zulmetlerde&lt;br /&gt;ne bir satır mektup ne bir dal ılgınotu ne bir sayfa kitap&lt;br /&gt;bir gölge gibi geziniyorum şimdi eski söylencelerin haziran vaktinde&lt;br /&gt;uzun ölümlere yatmışım&lt;br /&gt;ilk kardelen buz iklimlerine düşünce&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;gecede ateş söylencelerinin sesi var bize vaadedildi işkence&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ateşi çalmaya gittim onların lânetlenmiş sureti olarak&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;…………………………“&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Otuz küsur yıllık yoldaşım Emirhan Oğuz’un “Ateş Hırsızları Söylencesi” kitabından, aynı başlıklı uzun şiirinden bir bölüm bu…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şiirle ilgilenenler bilirler; Ateş Hırsızları Söylencesi, aranan fakat bulunamayan bir kitaptı. Nihayet geçenlerde, Kırmızı Yayınları tarafından, Emirhan’ın yeni kitabı “Myndos Geçişi” ile birlikte, ikinci basımı yapıldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Emirhan’ın ‘çıtayı epeyce yükselten’ şiiri üzerine bir şeyler yazmak istiyordum. Ama itiraf etmeliyim ki, şiirle ilişkisi ‘okurlukla’ sınırlı biri olarak bu iş beni adamakıllı zorladı; yazamadım!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve fakat, Emirhan’ın şiirleri üzerine yazılanlara göz atarken, &lt;/strong&gt;&lt;strong&gt;sonbarikatbesiktas &lt;/strong&gt;&lt;strong&gt;sitesinde, bana oldukça samimi gözüken hoş bir yazıya rastladım; bu yazıyı sizlerle paylaşmak isterim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şiirsiz kalmayın!..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sadık Varer&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ateş Hırsızları Söylencesi, yirmi yıl önce bir ilk kitap olarak yayınlandığında edebiyat dünyamızda önemli yankılar yaratmış; önce Akademi Kitabevi, ardından Ceyhun Atuf Kansu şiir ödülüne değer görülmüştü. Yirmi yıl sonra Kırmızı Yayınları tarafından yeni baskısı yapılan kitap, yazarın, yine aynı yayınevi tarafından basımı gerçekleştirilen Myndos Geçişi adlı yeni kitabıyla eşzamanlı olarak raflardaki yerini aldı. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Pablo Neruda’nın Canto General adlı kitabından bir alıntıyla başlayan Ateş Hırsızları Söylencesi’nde Emirhan Oğuz, kendi ülke coğrafyasından yola çıkarak özgürlük mücadelelerine sahne olmuş bütün bir ülkeler coğrafyasını dolaşır; özenle, kıskançlıkla “kollektif hafıza”nın şiir yollarında birikmiş izlerini sürer. Ateşi çalmaya gittikleri için lanetlenmiş olanların karanlıklarda yankılanan sesi, öteki kıtalarda Arjantinli Mersedes Sosa’nın “Todavia cantamos” şarkısıyla; karşıda, adalar denizinde, Yunanlı besteci Manos Loizos’un Che Guevara için bestelemiş olduğu “mavi ölüm ağıdı” ile buluşur. İrlanda mezarlıklarında inadına, acı bir türkü olarak söylenen “Asthown road” türküsünün bu topraklardaki karşılığı “axagorn”dur. Gömüt toprağıdır axagorn; ölümün sayıklayan dehşetidir, kara bir çiçektir, Kara Gül’dür, hayatımızdaki, hayatımızın içinden geçen bir şiirdir; zincir, kelepçe ve tüfekle yakalamak için gidenlerin, şair olmadıkları için elleri boş dündükleri, sadakatin ve direnişin şiiri.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Anlatılan, uzun ölümlerin ortasında eşkalini unutmuş bir kuşağın hikayesidir; “her şafak saat beşte öldürülenlerin”, “güneş çiçeklerinin kökleri kurumasın diye yanardağ ağızlarında mağmanın alnına yürüyenlerin” hikayesi. Kitabın hemen başında yer alan,“bu kitapta sen varsın” ithafı, hayatını devrime adamış bir kuşağın hafızasına yapılmış bir çağrıdır aynı zamanda; bir hatırlama, “hatırlamayı unutma” çağrısı ki, kitabın en çarpıcı dizelerinden birinde ifadesini bulur: “yenilmiş savaşçılara yaseminler verin”. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Uzun karartma gecelerinde ishakça elyazmasını tekrar tekrar okuyanların, 15-16 haziranları emeğin kütüğüne zincirlerini kırma provası olarak geçenlerin, nevruz alazlarında yanıp gelenlerin.. sonraki kuşakların da söylemlerine kılavuz edindikleri “ateş hırsızları”nın şiiri şu dizelerle biter:&lt;/div&gt;“ateşi çalmaya gittim… / ateşi çalmaya gittim gizleme ölüm vaktimi ey ateş ülkesi şiiri/ umudun ateş ülkesiyim küllerimin haritasında ateş söylencesi”.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;( &lt;a href="http://sonbarikatbesiktas.com/anasayfa"&gt;&lt;span style="color:#33ccff;"&gt;http://sonbarikatbesiktas.com/anasayfa&lt;/span&gt;&lt;/a&gt; )&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2427753506153774536-1174145499366083005?l=enternasyonalle.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2427753506153774536/posts/default/1174145499366083005'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2427753506153774536/posts/default/1174145499366083005'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://enternasyonalle.blogspot.com/2009_12_01_archive.html#1174145499366083005' title='Emirhan Oğuz&apos;un Şiirleri...'/><author><name>Sadık Varer</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_Nt4X7oEObnA/Sx-ffFdBSdI/AAAAAAAAArc/stpn_cBvJhE/s72-c/ates_hirsizlari_soylencesi.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2427753506153774536.post-3161025210541464535</id><published>2009-12-02T03:23:00.000-08:00</published><updated>2009-12-02T03:25:54.623-08:00</updated><title type='text'>Chavez'in Enternasyonal Önerisi</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_Nt4X7oEObnA/SxZOZnBJQSI/AAAAAAAAArA/WC8QPeM2iqo/s1600-h/chavez.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5410598204209709346" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 294px; CURSOR: hand; HEIGHT: 226px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_Nt4X7oEObnA/SxZOZnBJQSI/AAAAAAAAArA/WC8QPeM2iqo/s400/chavez.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;1943 yılının Mayıs ayında Komintern’in kapısına kilit vurmaya karar veren Stalin, bu konuda Komünist Enternasyonal Yürütme Komitesi’ni ‘ikna’ etmekte hiç zorlanmaz. 15 Mayıs 1943’te, KEYK Prezidyum üyeleri, Dimitrov, Togliatti, Florin, Kolorov, Gottwald, Kopling, Kusinen, Marty, Pieck, Thorez ve Jdanow, Komintern seksiyonlarına, “Uluslararası işçi hareketinin yönetici merkezi olarak Komünist Enternasyonal’in dağıtılması(nı)” önerirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O zamana kadar Komintern merkezinin önerilerine ‘ters düşmeyen’ Komintern seksiyonları, Üçüncü Enternasyonal’in dağıtılması önerisini de ‘selamlayıp’ onayladılar. 8 Haziran 1943 tarihinde Üçüncü Enternasyonal resmen lağvedildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tek ülkede sosyalizm politikasına ve bürokratik sosyalizme karşı çıkan Troçkist muhalefetin 1938 yılında Paris’te kurduğu Dördüncü Enternasyonal bir yana, Komintern geleneğinden gelen uluslararası komünist hareket, 8 Haziran 1943’ten bu yana enternasyonalsizdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkinci emperyalist paylaşım savaşından sonra dünyanın üçte biri kapitalist pazarın dışında kalmış, sosyalist sisteme dahil olmuştu. Ve emperyalist sistemin karşısında etkin bir caydırıcı güç durumundaki Sovyetler Birliği, politik iktidarı ele geçirmeyi başaran devrimci hareketlerin sosyalizme çıkmasında temel güvence sayılıyordu. Küba devriminden yıllar sonra, “Sovyetler Birliği olmasaydı, sosyalist Küba olmazdı” diyen Fidel Castro bu gerçeği ifade ediyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Devrimini gerçekleştiren ülkelerin karşılaştıkları emperyalist kuşatmayı bertaraf eden Sovyetler Birliği’nin ‘desteği’ ile yetinen ve enternasyonalsiz ‘yaşamaya’ alışan uluslararası komünist hareket, bürokratik sosyalizmin çökmesinden sonra, nihayet, enternasyonalin yaşamsal önemini görmeye başladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Durumu şöyle özetlemek mümkün; bir ülkede devrim yapabilir, iktidarı ele geçirebilirsiniz, ama şayet uluslararası sermayenin kaçınılmaz saldırısını etkisizleştirecek denli aktif bir uluslararası komünist dayanışma yoksa, sosyalizme çıkamazsınız. Enternasyonalsiz bir sosyalist gelecek mümkün değildir artık…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu düşüncenin etkisiyle belki, geçenlerde gazetelerde yer alan “5. Enternasyonal Kuruluyor” başlıklı haber beni heyecanlandırmaya yetti!. Ne var ki, bu durum çok kısa sürdü; haberin ‘içine’ girince heyecanım sönüverdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Venezuella Devlet Başkanı Hugo Chavez, 19 – 20 Kasım 2009 tarihinde Caracas’ta gerçekleştirilen Birinci Sol Partiler Uluslararası Buluşması’nın kapanışında 5. Sosyalist Enternasyonal’in kurulmasını önermiş. Ve Chavez’in yeni enternasyonal önerisi, 39 ülkeden 55 örgütün onayını almış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Chavez, yaptığı konuşmada, “5. Enternasyonal, Karl Marx, Fredrich Engels, Vladimir İlyiç Lenin’in düşünceleri ile Simon Bolivar, Francisco Morazan, Agusto Cesar Sandino, Ernesto Che Guevara, Salvador Allende, Maurrice Bishop ve Camilo Torres gibi Latin Amerikalı devrimcilerin düşüncelerini kaynaştırmalıdır.” demiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu sözler, enternasyonal dayanışmaya her zamankinden çok ihtiyaç duyan komünistlere ‘çekici’ gelebilir; Chavez’in önerdiği Sosyalist Enternasyonal’in, Temmuz 1951’de kurulan Sosyalist Enternasyonal’den çok, komünist enternasyonal pratiklerine ‘yakın’ olacağını umut edenler çıkabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Chavez’in ülkesindeki komünistler, 5. Sosyalist Enternasyonal önerisine kuşkuyla yaklaşıyor. Öneri, Latin Amerika’nin iktidardaki sol partilerince destekleniyor. Almanya’da Sol Parti (Die Linke), Fransa’da Sol Parti (Parti de Gauche) ve Portekiz’deki Sol Blok temsilcileri 5. Sosyalist Enternasyonal’in kurulması önerisiyle ‘ilgilendiklerini’ açıkladılar. Brezilya Komünist Partisi ve Yunanistan Komünist Partisi dahil pek çok komünist parti ise, Chavez’in önerisine karşı çıkıyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bolivarcı herkes gibi Amerikan emperyalizmine ‘düşman’ olan, fakat kapitalist Avrupa’nın emperyalist devletleri ve Rusya ile dostluk ilişkileri kurmak için özel bir çaba gösteren Chavez’in, bazen “kapitalizmle bir sorunum yok”, bazen de “kapitalizme karşıyım” dediği biliniyor. Ama bir şey daha biliniyor; Chavez’in kapitalizm karşıtlığı, Venezuella kapitalizminin ‘aşırılıklarını’ törpülemekten ve gelir dağılımındaki adaletsizliği gidermeye çalışmaktan ibarettir. Ve iktidarının on birinci yılına girmekte olan Chavez’in ülkesinde kapitalizmle birlikte, kapitalist sömürüyü disipline eden devlet cihazı yerinde durmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mesele budur; nereden bakarsanız bakın, Bolivarcı Chavez’in yolu, kapitalizmi ‘terbiye edip’ onun ömrünü uzatmaya ayarlı sosyal demokrasinin yolundan çok farklı gözükmüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yüzden, fazlaca ihtiyaç duyulan yeni enternasyonalin olmazsa olmazlarından sayılması gereken “kapitalizme karşı ilan edilmiş savaş” düşüncesine mesafeli duran Chavez’in Beşinci Sosyalist Enternasyonal önerisi, kapitalizmi ‘terbiye etmeyi’ değil, tasfiye etmeyi amaçlayan komünistlerin ilgisini çekmez, fakat belki, kendilerini her zaman emeğe ait değerleri ‘kullanarak’ yenileme ihtiyacı duyan sosyal demokratların ilgisini çekebilir...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#333333;"&gt;Sadık Varer&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2427753506153774536-3161025210541464535?l=enternasyonalle.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2427753506153774536/posts/default/3161025210541464535'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2427753506153774536/posts/default/3161025210541464535'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://enternasyonalle.blogspot.com/2009_12_01_archive.html#3161025210541464535' title='Chavez&apos;in Enternasyonal Önerisi'/><author><name>Sadık Varer</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_Nt4X7oEObnA/SxZOZnBJQSI/AAAAAAAAArA/WC8QPeM2iqo/s72-c/chavez.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2427753506153774536.post-1011654138030335196</id><published>2009-11-11T04:46:00.000-08:00</published><updated>2009-11-11T05:02:10.840-08:00</updated><title type='text'>Kalıcı Barış İsteyenlere:</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_Nt4X7oEObnA/SvqywHAOcTI/AAAAAAAAAqg/GKXKEamQkuc/s1600-h/DSCN2678.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5402827242567790898" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 250px; CURSOR: hand; HEIGHT: 344px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_Nt4X7oEObnA/SvqywHAOcTI/AAAAAAAAAqg/GKXKEamQkuc/s400/DSCN2678.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:78%;color:#333333;"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;......................................................................................&lt;/span&gt; resim : nursel aksoy&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanlığın izlenebilir tarihinde savaşsız dönemler çok az yer tutuyor; bu yüzden barış, insanlığın büyük özlemidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne var ki, insanlık hiç bir zaman barış içinde yaşayamadı; insanlığın tarihsel serüveni, adına ‘barış’ denilen ‘molalardan’ sonra yeniden ve yeniden başlatılan savaşlar, yıkımlar ve acılarla sürüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazı savaşlar kuşaklar boyunca sürer, ama her savaş, mutlaka mola niteliğindeki bir barışla sonlanır. Bu, uygun bir zamanda yeniden başlayacak savaşın ihtiyaç duyduğu bir barıştır. Fakat, insanlığın ihtiyacı ve hakkı olan barış, bu değildir; kalıcı barıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve aleni gerçek şudur; savaşları kaçınılmaz kılan koşullar değiştirilmezse, kalıcı bir barış sağlanamaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kalıcı barış ancak, insanlar arası ilişkilerde açığa çıkan çelişkilerin savaşsız giderilebilmesine olanak tanıyan bir toplumsal düzende gerçekleştirilebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ezeni – ezileni, sömüreni - sömürüleni, soyanı – soyulanı, aşağılayanı – aşağılananı olan toplumlarda barış, büyük bir yalandır. Bu koşullarda gerçek bir barıştan söz edilemez; böyle bir şeyin adı, olsa olsa, zoraki barış olur. Zoraki barış ise, savaşın döneme uygun araçlarla ‘sessizce’ sürdürülmesi demektir&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Barış mücadelesi, insanlığın en büyük ve en zorlu mücadelesidir; çünkü, bu mücadele, savaşları kaçınılmaz kılan verili düzenlerin tasfiye edilmesi, tarihsel düşmanlıkların ortadan kaldırılması ve binlerce yıllık geleneklerin değiştirilmesi gibi devasa sorunların hallini gerektiren bir mücadeledir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve işin en ‘sevimsiz’ yanı, kalıcı barış için sürdürülen mücadelede barışçıl olmayan araçları da kullanmak zorunda kalmanızdır!..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanlığın barış içinde bir arada yaşayabileceği bir dünya isteyenler, öncelikle savaşlı dünya gerçeğini sorgulamalı ve savaşların müsebbibini bulmalıdırlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hiç kuşku yok; savaşlı dünyanın müsebbibi, barış isteyen çoğunluğa rağmen, varlığını şiddet üretmeksizin sürdüremeyen egemen azınlıktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günümüzün egemen azınlığı, kapitalist haydutlardır ve sınırsız kar hırsıyla gözünü karartmış bu azınlık yüzünden insanlığın kan kaybı sürmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uluslararası Stratejik Araştırmalar Enstitüsü’nün son verilerine göre, dünya silah üretiminin yüzde 50’si Amerika’da gerçekleşiyor. Amerika’yı, İngiltere ve Rusya takip ediyor. Dünya ölçeğinde üretilen silahların yüzde 40’lık bir bölümü, yıllardır sürekli savaş hali yaşayan Ortadoğu’ya gitmektedir. Pentagon Savunma Güvenliği İşbirliği Kurumu’nun verilerine göre, kapitalizmin küresel krizinin birinci yılında ABD, 38.1 milyar dolarlık bir silah satışı gerçekleştirmiştir. Ve kriz koşullarındaki bu karlı silah satışının 2010 yılı içinde de artarak devam edeceği öngörülmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kapitalist haydutların dizayn ettiği dünya, İnsan dahil, yeryüzünün bütün canlılarını defalarca yok edebilecek ölçekteki nükleer ve kimyasal silahlarla, savaş uçaklarıyla, tankıyla, topuyla tıka basa dolu bir cephanelikten farksızdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne yazık ki, dünyanın bu halinden herhangi bir rahatsızlık duymayan sözde ‘barış yanlıları’ için barış, her savaşın ihtiyaç duyduğu mola niteliğindeki geçici barıştır. Bunlar, bir yandan barış çağrıları yaparken, diğer yandan, devletlerin silahlanma yarışını destekliyorlar, kapitalizmin bekası için ‘silahlı adamların’ çoğaltılmasını istiyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şiddet üretmeye ayarlı, rezili çıkmış kapitalist dünyanın egemen azınlığınca kurulmuş iktidarlarla barışık yaşamaktan rahatsız olmayanların ‘barış’ çağrıları, insanlığın ihtiyacı ve hakkı olan barışa değil, iktidarların ihtiyaç duyduğu, boyun eğen, kapitalist sömürüyü ve tahakkümü kabullenen insanların çoğaltılmasına hizmet etmektedir…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tekrar etmekte yarar var; gerçekten barış istiyorsanız, savaşa neden olan koşulları değiştirmek ve kalıcı barışı mümkün kılacak koşulların oluşturulması için mücadele etmelisiniz. Barış mücadelesi bahsinde anlamlı olan şey, varlığını biteviye şiddet üreterek sürdüren kapitalist haydutlarla hesaplaşmak, onların tarihsel miadı dolmuş vahşi düzenlerini tasfiye edip, barış içinde yaşanılabilir bir toplumsal düzen kurmaktır…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#333333;"&gt;Sadık Varer&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt; &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2427753506153774536-1011654138030335196?l=enternasyonalle.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2427753506153774536/posts/default/1011654138030335196'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2427753506153774536/posts/default/1011654138030335196'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://enternasyonalle.blogspot.com/2009_11_01_archive.html#1011654138030335196' title='Kalıcı Barış İsteyenlere:'/><author><name>Sadık Varer</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_Nt4X7oEObnA/SvqywHAOcTI/AAAAAAAAAqg/GKXKEamQkuc/s72-c/DSCN2678.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2427753506153774536.post-6111077712068985193</id><published>2009-10-24T04:47:00.000-07:00</published><updated>2009-10-24T05:06:01.470-07:00</updated><title type='text'>Kürdün Barışı !..</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_Nt4X7oEObnA/SuLpsRHh1ZI/AAAAAAAAAqY/eyDUACmx3o8/s1600-h/x7.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5396132250261771666" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 437px; CURSOR: hand; HEIGHT: 304px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_Nt4X7oEObnA/SuLpsRHh1ZI/AAAAAAAAAqY/eyDUACmx3o8/s400/x7.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;&lt;span style="color:#333333;"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt; ........................................................................................................................&lt;/span&gt; resim: sadık varer&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Kürt hareketi, anlaşılır nedenlerle yüzünü İmralı’ya dönmüş, milyonlarca Kürdün kaderini belirlemeye muktedir bir ‘kurtarıcı’ sayılan Abdullah Öcalan’ın işaretini bekliyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Emperyalizmin Irak merkezli yeni Ortadoğu ve enerji siyaseti ile oluşan uygun atmosferi değerlendiren Öcalan, bir “yol haritası” hazırladı ve kamuoyuna duyurulması isteğiyle yetkililere verdi. Ne var ki, iktidar, Kürt hareketinin heyecanla beklediği bu “harita”yı pek ciddiye almıyormuş gibi göründü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunun üzerine Öcalan, iktidarın ‘barış isteğini’ test etmeyi de amaçlayan bir girişim başlattı; Kandil dağından, Mahmur Kampından ve Avrupa’dan seçilmiş ‘Barış ve Demokratik Çözüm Grupları’nın Türkiye’ye dönmelerine karar verdi. Gelenleri, “milli birlik projesi çerçevesinde teslim olan gruplar” şeklinde lanse eden iktidar, milliyetçi – Kemalist siyasetin bombardımanına rağmen yolu açtı, ‘anlayış gösterdi’ ve ‘teslim’ olanları tutuklamadı; hukuki formaliteleri hızla tamamlanan PKK’liler, barışa susamış Kürt halkının coşkulu kalabalıkları eşliğinde, gerilla savaşıyla diktatörlüğü bozguna uğratmış Küba’lı devrimcilerin Havana’ya girişlerini çağrıştıran bir gösteriyle, evlerine döndüler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Benzer bir ‘barış girişimi’ on yıl önce de gerçekleşmişti. Suriye’den çıkartıldıktan sonra, CIA tarafından Türkiye’ye teslim edilen Öcalan, İmralı’dan Kürdün ‘barış’ serüvenini başlatmış, bir grup PKK’linin ‘barış elçisi’ misyonuyla gelip devlete ‘teslim’ olmalarına karar vermişti. Fakat, ‘teslim’ olan PKK’liler, şimdiki gibi ‘hoş’ karşılanmamış; sorgulanıp tutuklanmış, ağır cezalara çarptırılmış ve sonuçta, Kürdün tarihsel yarası kanamaya devam etmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Barış ve Demokratik Çözüm Grubu’nda yer alanlar, devlet yetkililerine ve demokratik kamuoyuna iletilmek üzere, PKK taleplerini içeren bir mektubu da beraberlerinde getirdiler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bölücülük paranoyasından muzdarip savaş yanlısı güçlerin siyasi yaygaralarından etkilenmeye açık çevreler bir yana, objektif olmayı başarabilen herkes, bu taleplerin, vasat bir demokratik iktidarın bile, fazla hırpalanmadan yanıtlayabileceği, ‘sistem içi - demokratik talepler’ olduğunu teslim edebilir…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilindiği gibi, Kürdün savaşı bu taleplerle başlamamıştı; talepler zamanla savaşsız elde edilebilir düzeylere çekilmiş ve barış, savaş yorgunu Kürt halkının temel meselesi haline gelmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Siyasi arenaya çıktığı yıllarda PKK kendini, “Bağımsız Sosyalist Kürdistan” projesiyle ifade etmişti. Sonra, bu projeden vazgeçildi; ilan edilen yeni siyasal projenin adı, “Bağımsız Kürdistan”dı. Barışçıl - demokratik mücadeleyi merkeze alarak bu projelerin pratik karşılığını kurmak ise mümkün değildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha sonra, Bağımsız Kürdistan projesinden de vazgeçildi ve nihayet, ‘Demokratik Özerklik’ projesine karar verildi. Demokratik Özerklik projesinin içeriği ile, Kandil ve Mahmur’dan gelen Barış ve Demokratik Çözüm Grubu tarafından kamuoyuna duyurulan PKK talepleri arasında kayda değer bir fark yoktur. Bu yüzden Öcalan, yıllardır, söz konusu taleplerin elde edilmesi için barışçıl – demokratik mücadeleye girmek istediklerini, istekleri gerçekleşirse, gerillayı tasfiye edebileceğini anlatmaya çalışmaktadır. On yıl önce Türkiye’ye teslim edilen Öcalan’ın ilk açıklamalarından biri şöyledir: “Bir genel af çıkartın, dağdakiler tümüyle gelip silahlarıyla birlikte teslim olsunlar..”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu durumun ‘tercümesi’ şöyle yapılabilir; Demokratik Özerklik projesinin mimarı Öcalan’ın kafasında Kürdün özgürlük savaşı on yıl önce bitmişti. Ve hiç kuşku yok ki, çok farklı bir amaçla başlayan, fakat ‘mecburen sürdürülen’ savaşın bugünlere taşınmasının ve yaşanan tarifsiz acıların asıl müsebbibi, taleplerini olabilecek en alt düzeye çeken ve ısrarla ‘aflı bir barış’ isteyen PKK’li Kürt hareketinin bu isteğine kulaklarını tıkayan iktidarlar ve savaş yanlısı güçlerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kürdün ‘barışı’ hakkında söylenmesi gereken bir şey daha var: Öcalan’ın düşüncelerinden başka her düşünceye kapalı olan PKK’li Kürt hareketinin temsilcileri ‘dışarıdan’ gelen komünist önerileri önemsemezler ya, yine de, teslimiyet kültürüne uzak durması gereken Kürt emekçilerinin dik başlı sosyalist yarınları adına ifade etmek lazım; onurlu bir barış için, ‘muhataplarınızla’ kuracağınız ilişkilerde, Kürdün yüz yıllık esaretine rağmen, her yerde ve her koşulda, özgür bir halkın temsilcileri gibi davranmalısınız!..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#333333;"&gt;Sadık Varer&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2427753506153774536-6111077712068985193?l=enternasyonalle.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2427753506153774536/posts/default/6111077712068985193'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2427753506153774536/posts/default/6111077712068985193'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://enternasyonalle.blogspot.com/2009_10_01_archive.html#6111077712068985193' title='Kürdün Barışı !..'/><author><name>Sadık Varer</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_Nt4X7oEObnA/SuLpsRHh1ZI/AAAAAAAAAqY/eyDUACmx3o8/s72-c/x7.JPG' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2427753506153774536.post-5662486739218931876</id><published>2009-10-06T00:10:00.000-07:00</published><updated>2009-10-06T00:18:29.313-07:00</updated><title type='text'>Demokrasi Mücadelesi ve Komünistler</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_Nt4X7oEObnA/Ssru2JlwB7I/AAAAAAAAApw/-aqSLvxvHzs/s1600-h/DSCN2707.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5389382518156822450" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 288px; CURSOR: hand; HEIGHT: 400px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_Nt4X7oEObnA/Ssru2JlwB7I/AAAAAAAAApw/-aqSLvxvHzs/s400/DSCN2707.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;.........................................................................&lt;/span&gt; &lt;span style="font-size:78%;color:#333333;"&gt;resim: sadık varer&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Sermayenin son yüz yıl içinde elde ettiği başarılardan biri, belki de en büyüğü, sınıf kimliği belirsizleştirilmiş demokrasinin, ‘reddedilemez’ bir toplumsal ve siyasal değer mertebesine çıkarılmış olmasıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu durumun emek dünyasındaki ‘tezahürü’ son derece vahimdir: Kapitalist toplumlarda demokrasiyi, “sermayenin, halkın yönetimi yalanı üzerinden sürdürülen iktidar biçimlerinden biri” şeklinde tarif eden ve sermaye karşıtlığını kararlılıkla ifade eden komünistler, aynı sermayenin iktidar biçimi olan demokrasiye karşı ilan edilmiş mücadele düşüncesine ‘mesafeli’ duruyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kapitalizmi tasfiye edip sosyalizmi kurmak isteyen komünistlerin önündeki en zorlu engelin diktatörlük olduğu sanılır, fakat işin doğrusu şudur; sermayenin en akılcı iktidar biçimi olan demokrasi engelini aşmak, diktatörlükleri yıkmaktan daha zordur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yirminci yüz yılda pek çok diktatörlüğü yıktık, ama, burjuvazinin demokrasileriyle baş edemedik; Birinci emperyalist savaş koşullarıyla birlikte ayrıca değerlendirilmesi gereken Ekim Sosyalist Devrimi bir yana, tarihimizin hiçbir döneminde, demokrasi engelini aşıp, bir sosyalist devrim gerçekleştiremedik. Ve fakat, en pespaye demokrasiler bile, kapitalizmi tehdit etmeye başlayan komünist hareketlerin önünü kesmeyi, radikal devrimci mücadeleleri ‘eritmeyi’ başardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kapitalist toplumlarda demokrasi mücadelesinin sonu yoktur: Sömürüyü disipline eden devlet iktidarının belirlediği ölçülerde örgütlenme ve ‘ifade’ özgürlüğü elde edilebilir, ücret artışı için grev hakkı kullanılır, yaşam koşulları düzeltilebilir; vekiller seçilir, parlamentoya gönderilir ve kapitalizmin, özel mülkiyet ya da sömürü özgürlüğü gibi kutsallarına ‘dokunmamak’ şartıyla hükümet de olunabilir vs.. Haklar yeniden kısıtlanır(sa), yeniden ve yeniden demokrasi mücadelesi verilir; sokağa çıkılır, greve gidilir, koşullar düzeltilir ve bu iş sürgit devam eder. Bu arada, zorlanınca esneme özelliğine sahip demokrasinin ‘nimetlerinden’ yararlanan emekçi yığınlar, demokrasi ile barışık yaşamaya alışırlar; böylece, demokratik tepki verildiğinde ‘insafa gelen’, iyi kötü yaşanılabilir bir sistem haline getirilebilen kapitalizmi tasfiye etmek için büyük bedeller ödemeye, devrim yapmaya da gerek kalmaz!..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu meseleyi önemsemek lazım. Demokrasi mücadelesi bu minval üzere sürdürülürse, ‘zamanı geldi’ dediğinizde, o güne kadar uğruna mücadele edilen demokrasiyi aşamayabilirsiniz; sermayenin ‘tercih edilmiş’ iktidar biçimi olan demokrasiyi karşınıza almak için ihtiyaç duyacağınız ‘inandırıcılık’ hususunda zorlanabilir ve hatta, yasalarla denetlenen demokrasi mücadelesine ve demokrasi ile barışık yaşamaya alıştırdığınız emekçi halkın ‘tepkisiyle’ de karşılaşabilirsiniz!..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kuşaklar boyunca, ısrarla ve devamla ‘demokrasi mücadelesi’ veren komünistler, bu mücadeleyi, “demokrasinin sunduğu olanaklardan yararlanmak ve sosyalist devrimin ihtiyaç duyduğu güçleri hazırlamak” amacıyla verdiklerine inanırlar. 1917 Şubat Burjuva Devrimi ile oluşan ‘özgürlük ortamını’ sosyalist devrim için değerlendiren Bolşevik pratiğini de örnek gösterirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu, kısmen doğru bir yorumdur; çünkü, bu yorum, 1917 Burjuva Devrimi’nden hemen sonra, o ‘özgürlük ortamında’, demokrasi mücadelesini, burjuvaziye karşı proletaryanın ilan edilmiş iktidar mücadelesi şeklinde tarif eden, demokrasiye karşı, hiç duraksamadan, sosyalist demokrasi talebini öne çıkaran Bolşeviklerin, Çarlık dönemini aratmayan büyük bir baskı ve terörle karşılaştıklarını hesaba katmamaktadır. Bolşevikler, demokrasiye ‘dokundukları’ için, 1917 Şubat Devrimi’yle örgütlenen demokrasinin ‘nimetlerinden’ ancak dört ay yararlanabildiler. Bu pratiğin bize öğrettiği şey şudur; emeğin kısmi kazanımlar elde etmesine olanak tanırken, sermayenin ömrünü ‘gereğinden çok fazla’ uzatan demokrasiye ‘dokunursanız’, diktatörlüğü davet edersiniz. Ama işte, demokrasiye ‘dokunmadan’ da sosyalizme çıkamazsınız!..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Emeğin ve insanlığın özgür geleceğini dert edinen komünistler için demokrasi mücadelesi, sermayenin, diktatoryal ya da ‘demokratik’ bütün iktidar biçimlerine karşı emeğin ilan edilmiş özgürlük savaşı ile başlar ve kapitalizmi tasfiye ederek, “üretenlerin doğrudan yönetimi” şeklinde formüle edilebilecek olan sosyalist demokrasiyi örgütleme eylemiyle devam eder. Devam eder; çünkü her demokrasi gibi sosyalist demokrasi de bir devlet biçimidir ve komünistler, artık devlete ihtiyaç duyulmayacak bir aşamaya kadar, bu mücadeleyi sürdürmek zorundadırlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#333333;"&gt;Sadık Varer&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2427753506153774536-5662486739218931876?l=enternasyonalle.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2427753506153774536/posts/default/5662486739218931876'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2427753506153774536/posts/default/5662486739218931876'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://enternasyonalle.blogspot.com/2009_10_01_archive.html#5662486739218931876' title='Demokrasi Mücadelesi ve Komünistler'/><author><name>Sadık Varer</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_Nt4X7oEObnA/Ssru2JlwB7I/AAAAAAAAApw/-aqSLvxvHzs/s72-c/DSCN2707.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2427753506153774536.post-6760514870292645141</id><published>2009-09-17T02:37:00.000-07:00</published><updated>2009-09-17T09:16:04.248-07:00</updated><title type='text'>Darbe Geleneği</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_Nt4X7oEObnA/SrJgnmY1-jI/AAAAAAAAApI/Y68uvQMNEpM/s1600-h/darbe.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5382470738097076786" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 377px; CURSOR: hand; HEIGHT: 240px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_Nt4X7oEObnA/SrJgnmY1-jI/AAAAAAAAApI/Y68uvQMNEpM/s400/darbe.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; &lt;span style="font-size:78%;color:#666666;"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;....................................... &lt;/span&gt;Darbe, ‘Türk ordusunun vazifesi’ sayılıyor(du)&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Anadolu’nun emperyalist istiladan kurtuluş mücadelesine değişik halklardan pek çok katılım olmuştur, fakat bu mücadeleyi örgütleyen ve Osmanlı’nın sonunu getiren askerdir; İttihat ve Terakki geleneğinden gelen Mustafa Kemal ve silah arkadaşlarıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cumhuriyetin kurucu kadrolarını yetiştiren bir ‘okul’ niteliğindeki İttihat ve Terakki’nin tarz-ı siyasetinde darbe eyleminin özel bir yeri vardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Osmanlı devletine rağmen hükümet olan İttihat ve Terakki, bu ‘başarıyı’, 23 Ocak 1913 tarihinde gerçekleştirdiği Babıali Baskını ile elde etmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Osmanlının ‘meşru’ hükümetini deviren, Sadrazam Kamil Paşa’dan silah zoruyla istifa yazısını alıp İttihat ve Terakki’yi padişahtan sonraki ikinci otorite haline getiren İttihatçı askerlerce yaratılan darbe geleneği, 1924 sonrası süreç boyunca devam etmiş ve bugünlere kadar gelmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Osmanlıyı tarihten sildikten sonra, kurucusu olduğu cumhuriyeti koruma vazifesini üstlenip, ‘görülen lüzum üzerine’ darbeler yapan, yani her zaman siyasetin merkezinde yer alan Türk ordusunun bu durumu, bir süre önce, emperyalizmin stratejik tercihleriyle çelişmeye başladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Emperyalist güçler, artık, Türk ordusunun da diğer ordular gibi, doğrudan siyaset yapan değil, siyasetin emrinde çalışan bir ordu haline gelmesini istiyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Amerika ve Avrupa’nın akıl yapıcıları, yeni Ortadoğu ve enerji siyasetinin ihtiyaç duyduğu uygun iklimin oluşmasını, Türkiye’nin istikrarlı bir ülke haline gelmesine bağlıyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’nin istikrarı ise, başta Kürt meselesi olmak üzere pek çok sorunun bir an önce çözümlenmesini zorunlu kılıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sistem sözcülerince, Türkiye’nin kaldıramayacağı kadar birikmiş sorunların çözümü için ‘tarihi fırsat’ sayılan ve çeyrek asırlık mücadelesiyle ciddi bir güç haline gelen Kürt hareketinin de akılcı bir siyaset izleyerek ‘değerlendirmesi’ gereken yeni konjonktürün ‘tercümesi’ böyledir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diğer yandan, sorunların sivil siyaset ile üniformalı siyasetin uyumsuzluğu yüzünden çözülemediğini düşünen Amerika’nın ve Avrupa’nın ‘iş bitirici adamları’, bu meselenin üzerinde çalışıyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Olup bitenleri içine sindiremeyip, bir cesaretle darbe isteğini ifade eden askerler, NATO’lu ilişkilerden de büyük ölçüde yararlanarak ordunun ‘mahremiyetini’ izleme olanağına sahip ‘eski dostları’ tarafından deşifre ediliyor ve darbe girişimi suçlamasıyla Silivri’ye gönderiliyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu durum askerleri fena halde öfkelendiriyor!.. Değil mi ki onlar, darbeleri, aynı emperyalist güçlerin isteği ve desteği ile gerçekleştirmişlerdi; 12 Eylül darbesinden sonra Pentagon stratejistlerince dizayn edilen Yeşil Kuşak Stratejisi’ni uygulamışlar, Anadolu coğrafyasında sosyalist ideolojinin önünü dinle kesmek amacıyla “İslam’ın nuru”nu yaymışlar, emeğin geleceğini karartmışlar, komünistleri ve Kürt hareketini boğazlamak için ellerinden gelen bütün gayreti göstermişlerdi!..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yakın geçmişte, bir uzatmalı çavuşun karşısında bile hazırola geçenler, şimdilerde, Amerika’dan ve Avrupa’dan aldıkları aktif destek sayesinde, generallere karşı temkinli bir ‘meydan okuma’ tavrı sergilemeye ve ordunun geleneksel darbeci refleksini törpülemeye çalışıyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve gelişmeleri, seslendirilemeyen bir tedirginlikle izleyen yeşil ve pembe demokratlar, ‘darbeler döneminin kapandığı’na inanmak istiyorlar!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Emperyalist - kapitalist sömürüyü disipline eden devletin pragmatik karakterini iyi bilen ve her zaman darbelerin öncelikli ‘hedefi’ haline gelen kızıl demokratlar ise, darbeler bahsinde, sapandan taşı eksik etmemek gerektiğini düşünürler…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gelenek yaratmak görece kolay bir iştir, fakat yaratılmış geleneği değiştirmek, insanlığın en zorlu işlerinden biridir. Ordunun, İttihat ve Terakki pratiğiyle yaratılan asırlık darbe geleneğini değiştirmek, birkaç darbecinin düzen mahkemelerinde ‘yargılanmaları’ ile halledilecek denli basit bir mesele değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eli kanlı Evren faşistinin ya da darbe girişimcilerinin ‘yargılanması’, belki, kendini ‘rejimin yegane koruyucusu’ sayan askeri birazcık ‘etkiler’ ama hepsi bu kadar!.. Unutmamak gerekir ki, bu memlekette daha önce de darbe girişimcileri yargılanmış, Talat Aydemir ve Fethi Gürcan idam edilmişti. Fakat, buna rağmen, iki buçuk darbe daha gerçekleşti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belli ki ‘sonuç’tan çok, ‘neden’le; darbeci askerlerden çok, ihtiyaç duyduklarında demokrasi palavrasını bırakıp askere darbe yaptıran emperyalist – kapitalist haydutlarla uğraşmak lazım!..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#333333;"&gt;&lt;strong&gt;Sadık Varer&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2427753506153774536-6760514870292645141?l=enternasyonalle.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2427753506153774536/posts/default/6760514870292645141'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2427753506153774536/posts/default/6760514870292645141'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://enternasyonalle.blogspot.com/2009_09_01_archive.html#6760514870292645141' title='Darbe Geleneği'/><author><name>Sadık Varer</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_Nt4X7oEObnA/SrJgnmY1-jI/AAAAAAAAApI/Y68uvQMNEpM/s72-c/darbe.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2427753506153774536.post-6496394479350785013</id><published>2009-09-08T04:05:00.000-07:00</published><updated>2009-09-08T04:08:32.955-07:00</updated><title type='text'>TKP'nin Tarihsel İsim Hakkı</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_Nt4X7oEObnA/SqY6vLaeQHI/AAAAAAAAAoI/EmHhMMdG6hY/s1600-h/afispxm5.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5379051387132723314" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 297px; CURSOR: hand; HEIGHT: 236px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_Nt4X7oEObnA/SqY6vLaeQHI/AAAAAAAAAoI/EmHhMMdG6hY/s400/afispxm5.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="color:#333333;"&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;Mustafa Suphi ( 1883 – 1921 )&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Mahirler ve İlkerlerle anılan bir gelenekten geliyorum, fakat Anadolu coğrafyasındaki ‘siyasal tarihimi’ 1970’li yıllardan başlatmıyorum; TKP’nin kuruluş tarihi olan 10 Eylül 1920’yi, ‘tarihimin başlangıcı’ ve Mustafa Suphi’yi yoldaş sayıyorum.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Yol – yordam farkı bir yana, emeğin ve insanlığın özgür geleceği için mücadele ederken esir düşen ve işkencede katledilen İbrahim Kaypakkaya gibi, 12 Eylül karanlığında işkencede katledilen Mustafa Asım Hayrullahoğlu’nu da kendi değerlerimden biri sayıyorum…&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Geçenlerde, ‘diğerleri gibi’ içtenlikli bir grup komünist gençten davet aldım; davetiyede “TKP 89 Yaşında – 89 Yılın Coşkusu İle Buluşuyoruz” yazıyordu.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Farklılığımızın ayrımında olan, ama yine de beni bu ‘özel’ buluşmaya davet eden komünist gençler, sosyalist gelecek umuduma bir şeyler daha katıp gittiler…&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Derken, TKP’nin yaşına takıldım!.. Sahi, TKP kaç yaşındaydı… 8 mi, 89 mu?..&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Elbette TKP 89 yaşındadır, ama işte ortada bir ‘tarihsel isim hakkı’ meselesi olduğundan, böylesi anlamsız bir soruyla karşılaşabilirsiniz!&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Sosyalist İktidar Partisi’nin, geleneksel TKP adına ‘el koyması’ olayı, o yıllarda komünist çevrelerde yeterince tartışılmadı. Oysa bu mesele bütün komünistleri ilgilendirir, ilgilendirmelidir…&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;2002 yılında, ‘100 yaşına giren’ Nazım Hikmet anısına bir sergi düzenlemeye karar vermiştik. Arkadaşlarım, İstanbul – Beyoğlu’nda uygun bir sergi mekanı olduğunu söylemişler ve ilgililerle randevulaşmışlardı. İki ressam ve bir karikatürist arkadaşla birlikte gittik. Sergi için uygun mekan, SİP’in Beyoğlu’ndaki yeriydi. Bazı nedenlerle sergiyi orada açamayacağımız anlaşıldı ya, Parti binasına gitmişken bir çay içip sohbet etmeden çıkıp gitmek olmazdı. Salonda 20 kadar partili vardı. Bizimle ilgilenen parti yöneticisine, “Size TKP diyemiyorum, SİP diyorum” dedim ve devam ettim:&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;“Kendilerini ifade etme biçimlerini ya da mücadele yöntemlerini beğenmeyebilirsiniz, fakat tartışmaya kapalı bir gerçek var; TKP, 2001’de değil, 10 Eylül 1920’de kurulmuştur ve TKP’nin bildik yönetimi partiyi tasfiye kararı almış olsa bile, o zamana kadar parti ile organik ilişkisi olan ve tasfiyeyi onaylamayan bir grup, ‘biz hala TKP’liyiz ve TKP’yi yeniden kuracağız’ demişse, buna herkesin saygı göstermesi lazım. Biliyorsunuz, Türkiye’de ve yurtdışında bu düşünceyi ifade eden ve kendilerine TKP’liyiz diyen bir grup var..”&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;SİP yöneticisinin verdiği yanıt beni bayağı endişelendirmişti: “Bu, siyasal güç işidir. Gücünüz varsa TKP adını da alırsınız!..”&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Benim verdiğim yanıt ise ortamı biraz germiş ve sohbeti bitirmişti: “O zaman, sizden daha güçlü olan bir devrimci teşkilatın, örneğin Okmeydanı’nda siyasal çalışma yapmanıza izin vermemesini ve elemanlarınıza saldırmasını da doğru bir davranış sayabiliriz?!..”&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Gelenek dergisiyle kendilerini çoğaltmaya çalışan, 1992 yılında Sosyalist Türkiye Partisi, 1993 yılında Sosyalist İktidar Partisi adını alan ve daha sonra, 11 Kasım 2001 tarihinde, TKP adına ‘el koyan’ arkadaşların, tarihsel bir hata yaptıklarını düşünüyorum.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;O yıllarda SİP Genel Sekreteri olan Kemal Okuyan’ın, Yunanistan Komünist Partisi radyosunda yaptığı bir röportajda ettiği sözler de, SİP’in TKP adını ‘almakla’ işin başında vahim bir hata yapmış olduğunu açıklıyor.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Röportaj şöyle:&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;“Soru - Neden partiye Komünist Parti dediniz de Türkiye Komünist Partisi demediniz?&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Yanıt - Bunun birkaç nedeni var. Birincisi, bir parti -ki, Türkiye'nin en eski partisidir aslında- yakın döneme kadar, Sovyetler Birliği çözülünceye kadar, Türkiye Komünist Partisi adı altında varlığını sürdürdü. Biz bu partinin devamı gibi gözükmek istemiyoruz. Çünkü bu partinin tarihinin belli bölümlerinin Türkiye'deki sosyalist mücadelenin mirasını temsil edemeyeceğini düşünüyoruz. Türkiye'de komünist hareket daha zengin bir kanalda aktı. İkincisi, bugün, bu geçmişteki Türkiye Komünist Partisi'nin devamı olduğunu söyleyen bizim saptadığımız altı, yedi örgüt var. Bu adı kullanıyorlar. Biz Komünist Partisi'ni kurarken, gereksiz bir tartışmaya girmek istemedik. Bu, biçimsel bir tartışmadır aslında. Konuyu saptıracaktır. Türkiye Komünist Partisi adı etrafında bir kör dövüşü ortaya çıkacaktı ve biz bu kör dövüşü içerisinde yer alacaktık. Bu tartışmaya da girmek istemedik. “&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Bu röportajı yapan bir SİP sempatizanı olsaydı neyse de, partiyi her düzeyde temsil etme yetkisine sahip bir Genel Sekreter olunca, edilen sözleri ciddiye almak lazım. Ama galiba, söz sahibinin, röportajdan kısa bir süre sonra TKP adına ‘el koyma eylemi’ne karar vermesini, daha çok ‘ciddiye’ almak lazım!..&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Şuna inanıyorum; şayet, TKP’nin tarihsel isim hakkı meselesi, verili hukuk sınırlarının dışında, sosyalist kamuoyuna taşınsa ve bir anket yapılsa, anketin sonucu, büyük bir olasılıkla SİP’in TKP adını gerçek sahiplerine teslim etmesini sağlayabilir…&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Kim bilir, bekli de yapılması gereken şey budur.&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#333333;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#333333;"&gt;Sadık Varer&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2427753506153774536-6496394479350785013?l=enternasyonalle.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2427753506153774536/posts/default/6496394479350785013'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2427753506153774536/posts/default/6496394479350785013'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://enternasyonalle.blogspot.com/2009_09_01_archive.html#6496394479350785013' title='TKP&apos;nin Tarihsel İsim Hakkı'/><author><name>Sadık Varer</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_Nt4X7oEObnA/SqY6vLaeQHI/AAAAAAAAAoI/EmHhMMdG6hY/s72-c/afispxm5.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2427753506153774536.post-5445598444097149620</id><published>2009-08-27T00:19:00.000-07:00</published><updated>2009-08-27T01:19:04.703-07:00</updated><title type='text'>Laz Milleti Yaratmak!..</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_Nt4X7oEObnA/SpY0wmXnzjI/AAAAAAAAAoA/1Oki1t3_HvE/s1600-h/lazlarÄ±n+yaÅŸadÄ±ÄŸÄ±+yerler.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5374541214851255858" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 291px; CURSOR: hand; HEIGHT: 190px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_Nt4X7oEObnA/SpY0wmXnzjI/AAAAAAAAAoA/1Oki1t3_HvE/s400/lazlar%C4%B1n+ya%C5%9Fad%C4%B1%C4%9F%C4%B1+yerler.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt; .................................&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:78%;color:#666666;"&gt;&lt;span style="color:#333333;"&gt;Binlerce yıldır Lazların yaşadığı yerler&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Medyanın epeyce ciddiye aldığı bir habere göre, Türk Metal İş Sendikası Genel Başkanı Mustafa Özbek’in ‘arşivinden’ alınıp Üçüncü Ergenekon İddianamesi’ne ‘delil niyetine’ konulan bir belgede, müzisyen Fuat Saka’nın, Karadeniz’de Laz milleti yaratmak için Yunan istihbaratı tarafından kullanıldığı ‘bilgisi’ yer alıyormuş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İddianamede yer alan belgedeki ‘bilgiye’ göre, “Laz milleti yaratmaya çalışan” Fuat Saka’nın “en yakınındaki dava arkadaşı” da yine bir müzisyen, Volkan Konak’mış…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ergenekon kod adıyla kılıç kuşanıp ‘vatan ve millet için' cenk eden Türk Gladyosu’nun daha ‘akıllı’ elemanlarla çalıştığı sanılırdı ya, neyse ki böyle değilmiş!..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Önce, Gladyo istihbaratının raporunda adları geçen, “Yunanistan’la işbirliği içinde Karadeniz’de bir Laz milleti yaratmaya çalışan” müzisyen arkadaşların ‘milli kimliklerine’ bakmak lazım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fuat Saka, Trabzonludur. Volkan Konak da Trabzon’un Maçka ilçesindendir. Ve Türk Gladyosu’nun elemanları bilmiyor olabilirler ama Lazlar, Trabzon’da değil, Trabzon’dan yüz elli kilometre kadar doğuda yer alan Pazar, Ardeşen, Fındıklı, Arhavi, Hopa ve Kemalpaşa’da yaşıyorlar. Trabzonluların bir bölümü Çepni Türkü, küçük bir bölümü de mübadele döneminde Yunanistan’a ‘gönderilmiş’ akrabalarıyla görüşmeyi sürdüren Türkleş(tiril)miş Rum’dur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi şu sorular yanıt bekliyor; bir Çepni Türkü ya da Türkleş(tiril)miş bir Rum, neden kalkıp da Laz milleti yaratmaya çalışmak gibi aptalca bir ‘işe’ girişsin?.. Lazlarla uzak yakın hiçbir ‘ akrabalığı’ olmayan Yunan, - Karadeniz’de ‘Rum milleti yaratmak’ gibi bir imkansızı ‘gerçekleştirmeye’ çalışması neyse de - Laz milleti yaratmak gibi son derece anlamsız bir ‘faaliyete’ neden girsin?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Laz milleti yaratmak” ifadesi de saçma ve cahilanedir: Tarihselliğiyle bir millet ya vardır ya da yoktur. Yoktan bir millet nasıl yaratılır?.. Bilen varsa, anlatsın!..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elbette, egemen bir millet, başka milletleri ‘kendileştirmeye’ çalışabilir; 1924 sonrası Anadolu’da olduğu gibi. 1924’te, siyasal ve askeri üstünlüğü ele geçiren Türk milletinin temsilcileri, o zamana kadar Büyük Millet Meclisi’nde bile milli kimlikleriyle temsil edilen halkları Türkleştirmek için olmadık baskılar ve şiddet uyguladılar. Ama işte, aradan neredeyse bir asır geçmesine karşın, ne Kürt Kürtlüğünden, ne de Laz Lazlığından vazgeçti…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir de şu soru var; “Laz milleti yaratmak” niye gereksin ki?.. Türkler Anadolu’ya girmeden üç bin yıl kadar önce de şimdi yaşadıkları coğrafyada yaşayan Lazlar, zaten tarih, toprak, dil ve kültür birliği gibi bir milleti oluşturan bütün koşullara sahiptirler. Yani Lazlar bir millettir, ama azınlık bir millettir. Bir milletin az(ınlık) olması, o milletin milletlik özelliğini değiştirmez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçekte bütün bunlar mesele değildir; asıl mesele, bildik Pontus paranoyası ve Laz milleti, yarın bir gün kalkıp “biz de devlet isteriz!” der mi endişesidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şayet Lazlarda bir devlet talebi olsaydı, işin doğası gereği bu talep, ya Laz burjuvazisi ya da ilericileri – aydın Lazlar tarafından ifade edilirdi. Fakat, çok iyi bilinir ki, Türkiye kapitalizminin sunduğu ‘nimetlerden’ payına düşeni rahatlıkla alan ve halinden memnun olan Laz burjuvazisinin hiçbir zaman böyle bir derdi olmamıştır. Laz aydınları da, böyle bir talebin, pratik karşılığı kurulamaz, içi boş ve gereksiz bir talep olduğunu bilecek kadar akıllıdırlar. Komünist Lazlar ise, zaten bütün devletleri ‘fazlalık’ sayarlar!..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, Laz aydınları ve komünistleri, yaklaşık yirmi yıldır, Lazların kültürel haklarının teslimini istiyorlar; 1924’ten bu yana resmen yasaklı olan Laz dilinin esaretine son verilmesini, devlet televizyonlarında bütün dillerden yayın yapılırken Lazlara uygulanan yasağın kaldırılmasını, üniversitelerin ilgili bölümlerinde Laz dili ve tarihi ile ilgili çalışmaların başlatılmasını ve saire istiyorlar, ama devlet istemiyorlar..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#333333;"&gt;Sadık Varer&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2427753506153774536-5445598444097149620?l=enternasyonalle.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2427753506153774536/posts/default/5445598444097149620'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2427753506153774536/posts/default/5445598444097149620'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://enternasyonalle.blogspot.com/2009_08_01_archive.html#5445598444097149620' title='Laz Milleti Yaratmak!..'/><author><name>Sadık Varer</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_Nt4X7oEObnA/SpY0wmXnzjI/AAAAAAAAAoA/1Oki1t3_HvE/s72-c/lazlar%C4%B1n+ya%C5%9Fad%C4%B1%C4%9F%C4%B1+yerler.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2427753506153774536.post-3349382350688698497</id><published>2009-08-11T04:29:00.000-07:00</published><updated>2009-08-11T07:53:51.351-07:00</updated><title type='text'>Kürdün Hal ve Gidişi</title><content type='html'>&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5368667317215048082" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 450px; CURSOR: hand; HEIGHT: 254px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_Nt4X7oEObnA/SoFWewfaMZI/AAAAAAAAAno/OK-HdZs6VwE/s400/obama_ahmet_turk_1.jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Kimliğini ve kişiliğini silip ‘kendileştirdiği’ kadının üzerindeki egemenliğini sürdürmeye kararlı er kişi, “et ve tırnak gibiyiz, biz ayrılamayız” sözünü pek sever; ve de sayısız trajedilerle sabit olduğu üzere bu söz, genel olarak “ya benimsin ya da kara toprağın” tehdidine bağlanır!..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dilini, kültürünü, tarihini silip ‘kendileştirdiği’ Kürdün üzerindeki egemenliğini sürdürmeye kararlı Türk de pek sever “et ve tırnak gibiyiz” sözünü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tırnak önemlidir, fakat etin yanında tırnağın hiçbir kıymeti harbiyesi yoktur!.. Ve hiç kuşku yok ki “et ve tırnak gibiyiz” hikayesindeki ‘et’, Türk’ü anlatmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;‘Tırnak muamelesi’ görmek istemeyen Kürtler, kuşaklar boyunca, büyük bedeller ödeyerek, ulusal eşitlik ve özgürlük için mücadele ettiler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fakat, Kürdün eşitlik ve özgürlük talebini merkeze alan bildik ‘yol haritası’, yakın geçmişte farklılaştı; çeyrek asırdır Kürt hareketinin ana dinamiği özelliğini koruyan PKK’nin lideri Abdullah Öcalan, “Eski fikirlerimden vazgeçtim; evet, biz Türk’le et ve tırnak gibiyiz, ayrılamayız. Kürt kimliğimizi tanıyın, kişilik haklarımızı teslim edin, yeter..” demeye başladı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buna rağmen, geleneksel Kemalist – Türkçü siyaset erbabı ve üç yüz milyar dolar gibi devasa bir ‘maliyet – rant’ ilişkisiyle oluşan ‘savaş ekonomisinden’ semiren savaş baronları, İmralı’dan gelen, “Demokratik Özerklik projesinde anlaşalım, bu meseleyi bitirelim.“ önerisini hiç ciddiye almadılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu durum, kapitalizmin büyük krizinden, daha güçlü bir imparatorluk kurarak çıkmak isteyen ABD’nin Ortadoğu siyaseti, Kürt meselesinin bir an önce çözülmesini dayatmaya başlayınca, değişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ABD, Irak’tan, ilan edilmiş bir tarihte çıkmak istiyor. Ama elbette, işgal nedeni olan zengin petrol rezervleri üzerindeki ‘sahipliğini’ garanti altına almadan çıkmayacaktır. Diğer yandan, Irak Kürdünün işgal sürecindeki işbirliğini, iyi kötü bir Kürt devleti kurarak ‘yanıtlayan’ ABD, bölgedeki çıkarlarını, Arap ve Acem düşmanlarının karşısında çok zayıf kalan bu devletle koruyamayacağının da farkındadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ABD’nin Irak’tan çıkmasından sonra, Güney’den İslamcı Arapların, Doğu’dan da Acemlerin zengin petrol kaynakları üzerinde kurulmuş bulunan Kürt devletine saldırmaları, dolayısıyla ABD’nin zarar görmesi mümkündür. Arapların ve Acemlerin kolayca saldırmayı göze alamayacakları bir güç olarak Türkiye’nin Irak Kürtlerinin hamiliğine hazırlanması siyaseti böylece kurulmuş oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’nin de ‘çıkarına’ olduğu sanılan bu siyaset ise, öncelikle Türkiye’deki Kürt meselesinin, artık hiç zaman kaybetmeden çözülmesini gerektiriyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ABD Başkanı Hüseyin’in, TBMM’de, Demokratik Toplum Partisi Eşbaşkanı Ahmet Türk’le oturup “Ne olacak bu Kürdün hali?..” muhabbetine girmesiyle ‘çözüm süreci’ başlatıldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Prezident Hüseyin’in, Kürt meselesinin ‘çözümü’ için start vermesinden sonra, ABD’li diplomatlar, izlenebilir bir açıklıkla, Ankara’dan Erbil’e, Erbil’den Kandil’e, Kandil’den Diyarbakır’a koşturuyorlar!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ergenekon davalarıyla ulusalcı - Kemalist reflekslerin adamakıllı zayıflatıldığı Türkiye siyasetine aleni bir şekilde ağırlığını koyan Amerika, AKP’yi, Kürt meselesinin çözümünde inisiyatif almaya ve aktif olmaya zorluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve Kürt Açılımı söylemiyle ‘riskli bir işe’ girdiğini düşünen, fakat bu durumdan vazife çıkarmayı ihmal etmeyen AKP, Kürt oylarıyla siyasi ömrünü uzatma hesapları yapıyor…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öyle anlaşılıyor ki, bir ‘aksilik’ çıkmaz da ‘açılım’ devam ederse, büyük bir olasılıkla, bugüne değin sürdürdükleri mücadele ile bazı ulusal ve demokratik hakların teslimini sağlayan PKK’li Kürt hareketi, Amerika’nın da Türkiye’yi ‘itmesiyle’ birkaç hak daha alıp, savaş yorgunu Kürdü onurlandıracak ve ‘kravatlı siyaset’le, Irak Kürdünün hamiliğini de üstlenen ‘memleket idaresine’ katılmayı deneyecek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sosyalist bir siyasetçinin gözüyle bakıldığında, kuşaklar boyunca derin yaralar almış, kan kaybetmiş, savaş yorgunu Kürt halkını kısa vadede rahatlatabilecek olan ABD’li ve AKP’li ‘Kürt Açılımı’nın, uzun vadede ‘hayırlı sonuçlara vesile’ olmayacağı söylenebilir. Ama bazen, pek çok siyasi iradenin rol aldığı böylesi kritik tarihsel anlarda, biraz ‘bekleyip görmek’ gerekebilir; göreceğiz!...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#666666;"&gt;Sadık Varer&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2427753506153774536-3349382350688698497?l=enternasyonalle.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2427753506153774536/posts/default/3349382350688698497'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2427753506153774536/posts/default/3349382350688698497'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://enternasyonalle.blogspot.com/2009_08_01_archive.html#3349382350688698497' title='Kürdün Hal ve Gidişi'/><author><name>Sadık Varer</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_Nt4X7oEObnA/SoFWewfaMZI/AAAAAAAAAno/OK-HdZs6VwE/s72-c/obama_ahmet_turk_1.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2427753506153774536.post-2910844114763505657</id><published>2009-07-30T03:06:00.000-07:00</published><updated>2009-07-30T03:14:43.229-07:00</updated><title type='text'>Gaz Odasında Sigara Yasağı !..</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_Nt4X7oEObnA/SnFyQv7-ZQI/AAAAAAAAAng/bbHkh5zxFkk/s1600-h/Kuresel_Isinma.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5364194263246464258" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 450px; CURSOR: hand; HEIGHT: 274px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_Nt4X7oEObnA/SnFyQv7-ZQI/AAAAAAAAAng/bbHkh5zxFkk/s400/Kuresel_Isinma.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Pek çok ülkede, sigara içmeyenleri korumak amacıyla toplumun ortak kullanım alanlarında “sigara içilmez – içilebilir” düzenlemesi yapılmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu durumu ‘medeniyet göstergesi’ sayan Başvekil Erdoğan, zaten gıcık kaptığı sigaraya karşı tipik bir IV. Murat tavrı sergilemiş, sigarayı yasaklama mevzuunu, tabiri caizse bir ‘Osmanlı medeniyet gösterisi’ haline dönüştürmüş ve toplumun ortak kullanım alanlarında “sigara içilmez – içilebilir” düzenlemesi yapmak yerine, asıl sigara mağduru çocukların yaşadıkları konutlar hariç, bütün kapalı alanlarda sigara içmeyi yasaklamıştır…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sigaranın insan sağlığı üzerindeki zararları hakkında çok şey söylendi, söyleniyor. İyi de yapılıyor. Ama aynı hassasiyet, insanlık açısından, sigara ile asla karşılaştırılamayacak büyüklükte yakın bir tehlike haline gelen fosil yakıtlardan çıkan zararlı gazlar için gösterilmiyorsa, ortada bir ‘gariplik’ var demektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şurası açıktır; iktidarın, sigara yasağı hikayesinde başlığa çıkarttığı ‘halkın sağlığı’ söyleminde hiçbir samimiyet belirtisi görünmüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mesele, gerçekten ‘halkın sağlığı’ olsaydı, enerji ihtiyacını kömür ve petrol gibi fosil yakıtlardan sağlama ısrarını sürdüren kapitalist haydutlar yüzünden, yalnızca insanlığın değil bütün canlı türlerin bugününü ve yakın geleceğini yaşamsal düzeylerde tehdit eden zararlı gazlara karşı mücadeleye öncelik verilirdi; bunca yakıcı ve büyük bir bela dururken, birkaç teknik ve yasal düzenlemeyle sadece içenleri etkileyen bir zararlıya dönüştürülmesi mümkün olan sigara dumanına ‘öncelik’ verilmezdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Enerji ihtiyacını fosil yakıtlardan karşılayan kapitalizmin, insanlığın başına musallat ettiği devasa sorunlar, bir dizi başlık altında incelenebilir çaptadır. Burada, sadece otomobillerin egzozundan çıkan gazların zararları hakkında bir çift söz etmekle yetineceğim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Otomobillerin egzozlarından artan oranlarda karbonmonoksit ve azotoksit gibi son derece tehlikeli gazlar salınıyor. 900 santigrat derecede tütün olarak yanan sigara da insan ciğerine karbonmamonksit olarak girmekte ve zifte dönüşmektedir. Ve fakat bu iki zararlı arasında muazzam bir fark vardır. Farkı anlamak için ‘basit’ ama asla önerilmez bir deney yapılabilir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kapalı bir mekandasınız, örneğin bir garajdasınız. Garajın içinde sigara içerseniz, içmeyenleri feci şekilde rahatsız edersiniz. Ama aynı kapalı garajda motoru çalıştırılan bir otomobilin egzozundan çıkan karbonmonoksit, azotoksit gibi gazlar beş on dakika sonra sigara içeni de içmeyeni de öldürür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yapılan muhtelif bilimsel çalışmaların sonuçlarına göre, benzinle çalışan bir otomobilin egzozundan çıkan gazlar, bir yıl içinde yaklaşık on beş ağacın hayatımıza kattığı oksijeni yok etmektedir. Bu oran, mazotla çalışan otomobillerde ikiye katlanmakta, otogazla çalışan otomobillerde düşmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Egzoz gazı, başta kanser olmak üzere pek çok hastalığa neden olmakta, egzozdan çıkan gazlar, kanın oksijen taşıma yeteneğini köreltmekte, doku, kemik ve sinir sistemlerine zarar vermektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Egzoz dumanındaki karbonmonoksit gazının yüzde sekseni havada asılı kalmakta ve yağmurla birlikte suyumuza, yiyeceklerimize karışarak insan dahil bütün canlı türlere ölümcül bir tehlike olarak dönmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanlığın acil çözüm isteyen büyük sorunlarından biri budur; üretim ve tüketim denklemini fosil yakıtlardan elde edilen enerji üzerine kuran kapitalizm, dünyamızı adeta bir gaz odasına çevirmiştir. Ve Başvekil Erdoğan’ın sigara yasağı, gaz odasında sigara içmeyi yasaklamaktan farksızdır!..&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#333333;"&gt;&lt;br /&gt;Sadık Varer&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2427753506153774536-2910844114763505657?l=enternasyonalle.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2427753506153774536/posts/default/2910844114763505657'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2427753506153774536/posts/default/2910844114763505657'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://enternasyonalle.blogspot.com/2009_07_01_archive.html#2910844114763505657' title='Gaz Odasında Sigara Yasağı !..'/><author><name>Sadık Varer</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_Nt4X7oEObnA/SnFyQv7-ZQI/AAAAAAAAAng/bbHkh5zxFkk/s72-c/Kuresel_Isinma.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2427753506153774536.post-3739349681844640662</id><published>2009-07-12T00:44:00.000-07:00</published><updated>2009-07-12T09:56:14.943-07:00</updated><title type='text'>Emeğe Yabancılaşmış Sendikacılar ve Sendikalar</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_Nt4X7oEObnA/SlmU3Z8jKoI/AAAAAAAAAm4/qt6jcLBGr3E/s1600-h/cumali+Ã§akmaklÄ±.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5357476911312480898" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 445px; CURSOR: hand; HEIGHT: 268px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_Nt4X7oEObnA/SlmU3Z8jKoI/AAAAAAAAAm4/qt6jcLBGr3E/s400/cumali+%C3%A7akmakl%C4%B1.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="color:#333333;"&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;Cumali Çakmaklı: Sendikalarda Doğrudan İşçi İnisiyatifinin Önemi üzerine konuşma (Nisan 1993)&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Aldıkları ideolojik terbiye sayesinde üyesi oldukları sınıfa yabancılaşma tehlikesini aşarak emeğin sorunlarını çözmeye çalışan dürüst sınıf sendikacılarına rağmen, sendikacılık hatırı sayılır bir ağırlığa ulaşmış bulunan sınıf asalakları yüzünden feci şekilde kirletilmiş bir ‘meslek’ haline geldi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşçilikten sendikacılığa ‘terfi’ eden ve kısa sürede üyesi olduğu sınıfa yabancılaşıp emeğin geleceğini karartmaya başlayan sınıf asalaklarının bir hikayesi var elbette. Şöyle özetlenebilir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Emeğini satan, sömürülen ve aşağılanan işçi sınıfının bir üyesi iken, aynı işçiler tarafından verili yasalara göre görevlendirilip sendikacı olan işçinin yeni kimliği, kendisine biteviye ‘artık işçi olmadığını’ hatırlatmaya başlar. Daha önce karşısına çıkarken tedirgin bir hazırol vaziyeti almak zorunda kaldığı işveren ve de eski işçi arkadaşları ona ‘sayın başkan’ demektedirler. Dahası, işçi ücretlerinden kesilerek sendika kasasına akan muazzam bir ‘servetin’ üzerindeki tasarruf sahiplerinden biridir. Sendikal faaliyetlerinde yaptığı ve yapacağı harcamaların hesabını soran yoktur. Eline geçen para işçi arkadaşlarının ücretinden misliyle fazladır ve ‘gelirini’ dilediğinde dilediği kadar da artırması mümkündür. O, istese bile işçi olamayacak bir ‘dünyada’ gezinen, makam - mevki sahibi ‘mühim bir kişi’dir artık!..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böylesi bozucu bir ortamda kendini gerçekleştirmeye çalışan sendikacı işçinin, sınıf kardeşlerine yabancılaşması, işçi olmaktan çıkması ve işçi ile işveren arasında bir ‘arabulucu’ konumuna gelmesi, neredeyse kaçınılmazdır!.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu mesele önemlidir; emeğin ihtiyaç duyduğu bir sendika, ancak sendikacıların, üyesi oldukları sınıfa yabancılaşmalarını engellemekle mümkündür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sendikalar birer araçtır ve amaçlanan şeyle sendikaların işlevi arasında dolaysız bir ilişki vardır. Amacınız, üç alan işçinin beş almasını sağlamak ve sermayenin kullanılabilir bulduğu kimi haklardan, artık ne kadar olabiliyorsa o kadar ‘nasiplenmek’ ise, ücret sendikacılığı ya da düzen sendikacılığı sınırları içinde kalır, sendikanın işlevini böylece belirlemiş olursunuz. Fakat, örneğin sosyalist bir gelecek isteğiyle ‘değerlendirdiğiniz’ sendikalar, emeğin kendini hemen her düzeyde ifade edebileceği etkin araçlar haline de gelebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu düşüncenin pratik karşılığını kurmak amacıyla, 1992 yılında, paylaşılmaya değer, ciddi bir çalışma yapıldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendini emek dünyasında var eden ve o yıllarda DİSK’e bağlı Devrimci Toprak İş Sendikası’nın Örgütlenme Dairesi Başkanlığı görevini sürdüren Cumali Çakmaklı ve bir düzine kadar işçi önderi arkadaşla sürdürülen bu çalışmaya ben de ‘dışarıdan görevlendirilmiş eğitimci’ olarak katılmıştım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sendikalarda ve sendikalar aracılığıyla, işçinin kendi kaderini eline almasını istiyorduk.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sendikanın kapsama alanı, İstanbul, Ankara, İzmir ve Diyarbakır gibi büyük kentlerden, Anadolu’nun en ücra köşelerine kadar her yere ulaşıyordu ve biz bir yılı aşkın bir süre boyunca hiç hız kesmeden koşturduk!..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gittiğimiz işyerlerinde son derece yalın ve etkili bir ‘dil’ kullandık. Öncelikle, sınıfın içinden çıkan, ama sınıfa yabancılaşan asalak sendikacı tipolojisine karşı ideolojik bir taarruz başlattık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşçilerin seçip göreve çıkardıkları sendikacı işçinin kendi sınıfına yabancılaşmasını engellemek için doğrudan işçi inisiyatifi önerdik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşçilere, sendikacılık görevinin ayrıcalıklı bir ‘iş’ olmaktan çıkartılmasının, sendikacı işçinin üretimdeki işçi kardeşlerinden daha yüksek bir ücret almamasının, sendika kasasındaki işçi paralarından yapılan harcamaların dileyen her işçi tarafından Kongre tarihi falan beklenmeksizin her an denetlenebilmesinin ve verilen görevi yerine getiremeyen sendikacının onu göreve çıkartan işçiler tarafından her an geri çağrılabilmesinin önemini anlattık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve elbette, “üretenlerin doğrudan yönetimi” şeklinde formüle edilebilecek olan emeğin demokrasi kültürünü ‘hemen şimdi’ bilince çıkarmanın zorunlu ve mümkün olduğunu; böyle bir şeyi gerçekleştirmek için de, doğrudan işçi inisiyatifinin yolunu açacak ‘alternatif bir hukuk’la sendikaları yeniden biçimlendirmenin yeterli olacağını anlattık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu düşünceyi, doğal olarak bütün işçi önderleri benimsedi ve sendikaların işleyişini düzenleyen mevcut tüzüğü değiştirmek amacıyla Anadolu’nun değişik işyerlerinden seçilmiş 248 işçi temsilcisi, 1993 yılının Nisan ayında Ankara’da bir araya geldi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendi kaderlerini belirlemek isteyen işçiler harekete geçmiş, devşirme sendikacılara, sınıf asalaklarına karşı savaş açmışlardı…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sendikalarda doğrudan işçi denetimini sağlayan ve pratik süreçlerde emeğin ihtiyacı olan demokrasi kültürünün yaratılmasını mümkün kılan yeni tüzük, toplantıya katılan bütün işçi önderleri tarafından imzalı kabul gördü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mutluyduk; çabalarımızın karşılığını almış, emek dünyasında örnek bir sendikacılık dönemini başlatmıştık…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne var ki, büyük bir ‘hesap hatası’ yapmıştık; gelişmeleri kaygıyla izleyen sendikanın eski ve adamakıllı ‘eskimiş’ yöneticilerini fazlaca ciddiye almamıştık; nasılsa işçi inisiyatifi harekete geçmişti, saltanatlarının yıkılacağını anlayan, korku içindeki asalaklar ne yapabilirlerdi ki?..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaptılar ama!.. Hem de çok kötü bir şey yaptılar. 12 Eylül öncesinden kalma, emekli olmuş delegeleri ‘sessizce davet’ edip, bir Genel Kurul topladılar, Devrimci Toprak İş Sendikası’nı Tarım İşçileri Sendikası’na ‘kattılar’ ve sonra bu sendikanın de içini boşaltıp kapısına kilit vurdular.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonuçta, evet örnek bir sendikal deney yaşandı, fakat işçiler, kendi içlerinden çıkan ama emeğe yabancılaşıp en az kapitalist haydutlar kadar ‘tehlikeli’ bir hale gelen sendikacıların yeni bir ihanetini daha gördüler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O günden beri 'Devrimci' İşçi Sendikaları Konfederasyonu içerisinde, bu iş kolunda örgütlenen bir sendika yoktur..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#666666;"&gt;Sadık Varer&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2427753506153774536-3739349681844640662?l=enternasyonalle.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2427753506153774536/posts/default/3739349681844640662'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2427753506153774536/posts/default/3739349681844640662'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://enternasyonalle.blogspot.com/2009_07_01_archive.html#3739349681844640662' title='Emeğe Yabancılaşmış Sendikacılar ve Sendikalar'/><author><name>Sadık Varer</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_Nt4X7oEObnA/SlmU3Z8jKoI/AAAAAAAAAm4/qt6jcLBGr3E/s72-c/cumali+%C3%A7akmakl%C4%B1.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2427753506153774536.post-911944774836090151</id><published>2009-06-23T02:05:00.000-07:00</published><updated>2009-06-23T02:33:20.135-07:00</updated><title type='text'>Anti Emperyalizm Meselesi</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_Nt4X7oEObnA/SkCbcUqZI7I/AAAAAAAAAmw/31FsdhA4Mhk/s1600-h/vietnam.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5350447268201309106" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 450px; CURSOR: hand; HEIGHT: 277px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_Nt4X7oEObnA/SkCbcUqZI7I/AAAAAAAAAmw/31FsdhA4Mhk/s400/vietnam.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Ulusalcı, İslamcı ve faşist siyaset, uzunca bir süredir anti emperyalizm kavramını ‘sahiplenmiş’ bulunuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Siyasal sahtekarlığın sınırı yok; anti emperyalizm bahsinde, ulusalcı ve faşist siyaset erbabı ile patırtılı bir yarış içine giren İslamcılar, yaklaşık bir asır boyunca emperyalizme karşı mücadelenin merkezinde yer almış sol güçleri de baypas ederek, Türkiye’de ve dünyada “tek anti emperyalist damar”ın kendileri olduğunu iddia ediyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu konuda, anti emperyalist siyaseti merkeze alarak güç biriktirmeyi kafasına koymuş sol’un bir kesimince İslamcılara ‘mütevazı bir katkı’ yapıldığı gerçeğini de görmek lazım. Yakın geçmişte, Arap coğrafyasında emperyalist işgale karşı sürdürülen direnişin içinde yer alan şeriatçı örgütler, kimi sol çevreler tarafından, “ittifak (bile) yapılabilir, anti emperyalist teşkilatlardan” sayılarak, selamlandılar!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçekte, emperyalizm karşıtlığını test etmek, son derece basit, bağıntılı iki soruluk bir iştir; “emperyalizm nedir?” ve ” emperyalizmin neyine karşısınız?.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kapitalizm öncesi emperyalizmi geçelim; Osmanlı yayılmacılığı ile ya da Büyük İskender’in işgal ve talan ‘maceraları’ ile ilişkilendirilen emperyalizm ‘tarifleri’ konu dışıdır. Günümüzde, yalnızca sol için değil, liberal iktisatçılar için de tartışmaya değer görülmeyen şey, kapitalizmle ilişkilendirilmeyen emperyalizm tanımıdır. Sözü edilen emperyalizm, yirminci yüz yılın başında ‘tanıştığımız’ kapitalist emperyalizmdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Emperyalizm, merkantilist dönemden başlayarak belirli aşamalardan geçmiş kapitalizmin, tekellerin ve finans kapitalin mutlak egemenliğiyle karakterize olan bir aşamasıdır. Lenin buna “kapitalizmin en yüksek aşaması” diyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anti emperyalist siyaset erbabının kabul etmek zorunda olduğu gerçek budur: emperyalizm, kapitalizmin ta kendisidir!.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buradan hareketle, emperyalizme karşı olanın, kaçınılmaz olarak kapitalizme de karşı olduğu düşünülür. Ne var ki, bu güne değin, kapitalizme karşı bir İslamcıya, bir ulusalcıya veya bir faşiste rastlanmamıştır. Bunların emperyalizm karşıtlığı, emperyalist politikaların şekline – şemaline ayarlıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Emperyalizmin değer aktarımı mekanizmaları işgal politikası üzerine kurulmuşsa, tankıyla, topuyla, askeriyle ortada duran işgalci emperyalist devletlere karşı tepkiler kaçınılmaz olarak çeşitlenmeye başlar. Emperyalist işgale karşı, sol güçlerle birlikte işgal mağduru burjuvazinin bir kesimi ile ulusal gururu kırılmış halk da savaşa çıkabilir.. Emperyalizmin Irak işgali örnek olsun; Irak’ta işbirlikçi küçük bir grup hariç, işgal mağduru ‘ulusal’ kesimler ve İslamcılar, emperyalist işgale karşı savaşıyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki ama bu güçler, işgal sonrası Irak’ta emperyalist - kapitalist ilişkilerin dışına çıkıp farklı bir düzen mi kuracaklar?.. Hayır; işgal öncesinde olduğu gibi, işgal sonrasında da aynı emperyalist haydutlarla, uluslararası sermaye ile sömürü ve talan ortaklığı yapacaklar, şimdilerde biriktirdikleri gücü de bu amaç için kullanacaklar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine de emperyalist işgal koşullarında siyasetin merkezinde yer alan ‘emperyalizm karşıtlığı’nın anlaşılır bir yanı vardır. Ama öyle görünüyor ki, işgalin yaşanmadığı ve fakat emperyalizmin yeni yöntemlerle iktisadi hayatın bütününü kontrol ettiği ülkelerdeki anti emperyalizm meselesi, ‘anlaşılmaya’ muhtaçtır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Emperyalizm, yüksek maliyetli ve o ölçüde ‘sorunlu’ askeri operasyonlarla yürütülen klasik sömürgecilik yöntemini terk edeli çok oldu. Emperyalizm, Türkiye benzeri ülkelerde, verili kapitalizme içerili, içsel bir olgudur. İktisadi ve siyasi hayat, küresel sermayenin iradesine tabii kılınmıştır. Özgünlüğüyle ayrıca değerlendirilebilecek Irak gibi bazı istisnalar hariç, genel olarak, pazar ülkedeki sömürüyü ve talanı gerçekleştiren emperyalizmin varlığını ortalama bir yurttaşın ‘görmesi’ mümkün değildir artık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ulusal sermaye ile yabancı sermaye ayrımı yapmaya çalışmanın beyhude bir ‘zihinsel çaba’ haline geldiği günümüz dünyasında, küresel düzeyde işlevsel emperyalist sermaye, örneğin memleketin en ücra köşesinde yaşayan bir köylünün yıllarca didinip biriktirmeyi başardığı üç beş kuruşu bile anında ‘eritebilecek’ denli etkin ama gözle görünemez bir biçimde hayatımızın içindedir. Ve ne kadar çok anti emperyalist siyaset yaparsanız yapın, o köylü ya da işçi, mücadele edeceği varsayılan emperyalist güçleri görememektedir. Görünen tek şey, uluslararası sermaye ile kurduğu gönüllü işbirliğini hiçbir biçimde gizleme gereği duymayan, tersine bu durumla böbürlenen ‘ulusal’ sermaye taifesinin bildik düzeni, kapitalizmdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kavramların, zamanı, mekanı ve değişimi gözetmeksizin, gelişigüzel kullanılması, çoğu kez umulanın dışında, hesapta olmayan siyasi sonuçların ortaya çıkmasına neden olur. Samimiyetinden kuşku duyulmaması gereken anti emperyalist sol güçlerin, zamanı, mekanı ve değişimi hesaba katmadan geleneksel bir siyasal refleks düzeyinde ifade ettikleri emperyalizm karşıtlığı, sosyalist gelecek açısından, umulanın dışında, pek de ‘hayırlı’ sayılamayacak sonuçları ortaya çıkartır; anti emperyalist merkezli siyaset yaparken kapitalizm karşıtlığını önemsizleştirmek gibi, ulusalcılığın yeniden ve yeniden üretilmesine dolaylı ‘katkı sunmak’ gibi ya da sermayeyi kutsal sayan İslamcıların ‘anti emperyalizm’ sahtekarlığına şapka çıkarmak gibi…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anti emperyalizm meselesinde turnusol, kapitalizm karşıtlığıdır. Emperyalizme karşı iseniz, kapitalizme de karşı olmalısınız. Ya da pratik karşılığı olmayan uyduruk bir emperyalizm ‘teorisi’ kurup, o ‘emperyalizmi’ siyasi hedef haline getirmeyi başarmalısınız!..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anti kapitalist mücadele, kaçınılmaz olarak anti emperyalist mücadeleyi de içerir ve hiçbir biçimde emperyalizm karşıtlığını gölgelemez, fakat anti kapitalist mücadeleyi merkeze almayan anti emperyalist siyaset, kapitalizm karşıtlığını gölgeleyip silikleştirebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#666666;"&gt;Sadık Varer&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2427753506153774536-911944774836090151?l=enternasyonalle.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2427753506153774536/posts/default/911944774836090151'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2427753506153774536/posts/default/911944774836090151'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://enternasyonalle.blogspot.com/2009_06_01_archive.html#911944774836090151' title='Anti Emperyalizm Meselesi'/><author><name>Sadık Varer</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_Nt4X7oEObnA/SkCbcUqZI7I/AAAAAAAAAmw/31FsdhA4Mhk/s72-c/vietnam.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2427753506153774536.post-2260850746572374058</id><published>2009-06-10T07:58:00.001-07:00</published><updated>2009-06-10T08:12:39.163-07:00</updated><title type='text'>Biraz Sanat Biraz Siyaset!..</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_Nt4X7oEObnA/Si_MWh6e0DI/AAAAAAAAAmo/3oIOE5j2ZGo/s1600-h/KopyasÄ±+adsÄ±z.bmp"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5345715970144915506" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 444px; CURSOR: hand; HEIGHT: 246px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_Nt4X7oEObnA/Si_MWh6e0DI/AAAAAAAAAmo/3oIOE5j2ZGo/s400/Kopyas%C4%B1+ads%C4%B1z.bmp" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Karikatürcüler Derneği üyesi ve Anadolu Sanatçılar Derneği kurucu üyesi Hasan Seçkin, 77’den bu yana Gırgır Dergisinde başladığı karikatür serüvenini inatla ve dahi ‘imanla’ sürdürüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kadim dostum Hasan Seçkin, 2008’in 1 Mayıs’ında, dünyanın en uzun karikatürünü çizmeye başladı. Emeğin hikayesini anlatan 1 metre genişliğinde, 120 metre uzunluğundaki bu karikatür, Guinness Rekorlar Kitabının da ‘ilgisini’ çekti&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Karikatür, 1Mayıs’ın 120. yılında bitecek, 2009 1 Mayıs’ında emek örgütlerinin dayanışması ile sergilenecekti. Karikatür bitti, ama 1 Mayıs’ta sergilenemedi. İktidarın neredeyse bir ‘savaş hali’ ilan ettiği o çatışmalı günde, 120 metre uzunluğundaki karikatürün 1 Mayıs alanında sergilenmesi imkansızdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Velhasıl, karikatürün, 15 – 16 Haziran direnişinin merkezi sayılan Kartal’da, 15 – 16 Haziran 2009’da sergilenmesine karar verildi. Ne var ki bunca büyük bir karikatürün Kartal Meydanında sergilenmesi için de dayanışmaya ihtiyaç vardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu meseleyi çözmek amacıyla birkaç emek ve sanat örgütü bir araya geldik. Toplantıda, Dev-Maden-Sen Başkanı Çetin Uygur, Eğitim-Sen 5 Nolu Şube Başkanı Feyzullah Coşkun, Yeni Kuşak Köy Enstitüleri Derneği’ni temsilen Ali Ekber Ataş , Anadolu Sanatçılar Derneği sözcüsü olarak ben, bazı yerel gazetelerin temsilcileri ve Hasan’ın ‘hepimiz için’ çizdiği devasa Emek Karikatürü’nün sergilenmesine emeğini katmak isteyen dostlar vardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Herkes fikrini söyledi. Çetin Uygur, DİSK’in, Feyzullah Coşkun da Eğitim - Sen’in harekete geçirilmesi için çalışacaklarını açıkladılar. Doğrusu, Emek Karikatürü’nün hak ettiği biçimde sergilenmesi, DİSK ve Eğitim - Sen’in meseleye ‘el atması’na bağlıydı. Umarım, DİSK ve Eğitim – Sen, emeğin sanatını sahiplenme bahsinde duyarlı davranır…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Okuyucu ile paylaşmak istediğim bir şey daha var; bu toplantının sanat dışı sohbeti... Önemsediğim bazı bölümleri aktarmak isterim:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Toplantıda bir arkadaş, ‘İstiklal Caddesi Solcuları’nın sayısındaki ‘kaygı verici’ azalma eğilimi üzerine konuşmaya başladı. Galatasaray’da yaptıkları son eylemde yüz kişi falan varmış…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tam “İstiklal Caddesi devrimciliği” üzerine eleştirel bir konuşma yapmak üzereydim ki, Çetin Uygur lafı aldı ve şöyle dedi; “ Neden İstiklal Caddesi’nin dışına çıkmayı düşünmüyorsunuz?. Neden Kadıköy’de ya da Kartal’da değilsiniz?.. 15 – 16 Haziran direnişinin yıldönümünde, direnişin başladığı yerde, Kartal’da olmalısınız. Bakın Hasan arkadaşımız da 15 – 16 Haziran’da Kartal Meydanında Emek Karikatürü sergisi açacak…”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Emek dünyasının ‘temiz’ kalmayı başaran az sayıdaki devrimcilerinden biri olarak saygı duyduğum Çetin Uygur, yaşına ve kalbindeki rahatsızlığına rağmen ‘genç devrimci heyecanı’ ile konuşmasını sürdürdü: “Birkaç gün önce, bir işçi yürüyüşü vardı. İşçiler kahvelerin önünden geçerken, oralarda oturan devrimcileri gördüm. Kalkıp işçilerle kol kola gireceklerine seyretmeyi tercih ettiler..”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunun üzerine bir arkadaş, enteresan bir ‘savunma’ yaptı; “ İyi ama abi, o işçilerle sendikaları bizi yanlarında istemiyorlar ki?!..”&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Evet, bu çok ciddi bir sorundu, ama işte her zaman var olan sorunlardan biriydi. 1970 yılının 15 – 16 Haziran’ında 150 bin civarında işçinin yer aldığı aktif direnişe katılmak isteyen devrimcilere yalnızca TÜRK-İŞ yöneticileri değil, o zamanın DİSK yöneticileri de engel olmaya çalışmışlardı. Kolluk güçleri ile çatışmaya başlamış, beş ölü, iki yüze yakın yaralı vermiş direnişçi işçilere radyodan sesini duyurmaya çalışan DİSK Genel Başkanı şöyle demişti:&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;“İşçi kardeşlerim, işçi sınıfının bilinçli temsilcileri, sizlere sesleniyorum, iyi dinleyiniz. Anayasal haklarınız için direndiniz. Direniyorsunuz. Anayasamız her türlü toplantı ve yürüyüşlerin silahsız ve saldırısız olacağını emreder. Bizler anayasaya sımsıkı bağlı işçiler olduğumuz için hiçbir hareketimiz anayasaya aykırı olamaz. Ne var ki bizim aramıza çeşitli maksatlar güden kişiler, çeşitli kılıklara bürünerek girebilirler. Hatta kötüsü, gözbebeğimiz şerefli Türk Ordusu’nun bir mensubuna kötü maksatlarla taş atabilir, tahrikler yapabilirler. Türkiye Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu Genel Başkanı olarak sizi uyarıyorum.”&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Bu iş böyle!.. Demek ki, devrimciler ‘bir biçimde’ harekete geçmiş işçilerle kol kola giremiyorlarsa, doğrudan sınıf çalışması yapmalı, işçileri devrimciler harekete geçirmeli ve işçilerle sendikalar gerçekten devrimcileştirilmelidir.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Sohbetimiz, “nerede bu devrimciler?..” sorusuna çarpınca söz aldım: “Reel sosyalizm, emperyalist devletlerin bombardımanıyla yıkılmadı; sosyalizm, biriktirdiği sorunların altında kaldı. Neler olup bitiğini anlayamayan komünistlerin sosyalizme inancını feci şekilde zayıflatan, vahim bir durumdur bu… Vakti zamanında Gorbaçov adında ‘devrimci ve de komünist bir yoldaş’ vardı; Sovyetler Birliği’nde, komünistlerin ‘en iyisidir’ deyip eline Genel Sekreter mührü vermişlerdi. Aynı Gorbaçov, şimdi şurada yaptığımız sohbete katılsa bizden para isterdi; eski ‘yoldaş’ Gorbaçov benim yaptığım konuşmanın bir ‘benzerini’ birkaç on bin dolar almadan yapmayacak kadar rezil bir haldedir. Ve kabul etmeliyiz ki, komünistlerin dünyasında sayısız Gorbaçov örneği var. Tesadüfen devrimci olmuş, ‘mecburen’ devrimci kimliğini kullanan ama devrime de sosyalizme de şu kadarcık olsun inancı kalmamış sayısız ‘devrimci’ ile birlikte yaşıyoruz.. Mesele budur; devrimci olduğunu düşündüklerimizin çoğunluğunda, tabiri caizse ‘iman’ sorunu var!.. ‘Nerede bu devrimciler?.’ sorusunun cevabını biraz da burada aramak lazım..”&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#666666;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#666666;"&gt;Sadık Varer&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2427753506153774536-2260850746572374058?l=enternasyonalle.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2427753506153774536/posts/default/2260850746572374058'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2427753506153774536/posts/default/2260850746572374058'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://enternasyonalle.blogspot.com/2009_06_01_archive.html#2260850746572374058' title='Biraz Sanat Biraz Siyaset!..'/><author><name>Sadık Varer</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_Nt4X7oEObnA/Si_MWh6e0DI/AAAAAAAAAmo/3oIOE5j2ZGo/s72-c/Kopyas%C4%B1+ads%C4%B1z.bmp' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2427753506153774536.post-8197110532159759245</id><published>2009-05-13T00:35:00.000-07:00</published><updated>2009-05-13T11:06:08.490-07:00</updated><title type='text'>Şiddet Karşıtlığı</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_Nt4X7oEObnA/SgsFTzHtJ_I/AAAAAAAAAl8/wis41o9cOVQ/s1600-h/v.g%C3%BCnyol.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5335364021248665586" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 196px; CURSOR: hand; HEIGHT: 251px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_Nt4X7oEObnA/SgsFTzHtJ_I/AAAAAAAAAl8/wis41o9cOVQ/s400/v.g%C3%BCnyol.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:78%;color:#333333;"&gt;Vedat Günyol (1911 - 2004) &lt;span style="color:#000000;"&gt;.......................................................................... &lt;/span&gt;resim: sadık varer&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Antropologlara göre düşünen insan, yaklaşık 500 bin yıl önce ortaya çıkmıştır. Ve ne yazık ki, düşünme yetisine kavuşan insanın tarihsel serüvenine, azalan ve çoğalan süreğen bir şiddet eşlik etmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünyayı yirmi kez yok edebilecek güçteki nükleer bombaları, uçakları, tankları, topları ve şiddete ayarlı silahlı elemanlarıyla insanlığın başına musallat olmuş kapitalist haydutların en büyük palavralarından biri, ‘düşünce özgürlüğü – şiddet karşıtlığı’ üzerine kurulmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biraz ‘havuçla’ ama daha çok ‘sopayla’ yönetilen, insafsızca sömürülen ve aşağılanan emek insanlarına şiddetin ‘kötü bir şey’ olduğunu kavratacağı varsayılan ‘düşünce özgürlüğü’nün açılımı şöyle yapılmıştır: düşünmek serbesttir; düşünün ama düşüncenizi eyleme dönüştürmek isterseniz bizden izin almak, yasalarımıza uymak zorundasınız; yasalarımızı çiğnerseniz ‘sopayı’ yersiniz!..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yirminci yüzyılın son çeyreğinden bu yana artan oranlarda taraftar bulan şiddet karşıtı kültürden beslenen günümüzün barışçıl insanı için de bildik bir şeydir; hayatın yeniden düzenlenmesi için üretilen ve meşruiyeti, hiç kimseden ‘izin’ almayı gerektirmeyecek denli açık olan insancıl düşüncelerin patiğini yaşamak, belalı bir iştir!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanın insan üzerinde kurduğu bütün sömürü, iktidar ve şiddet ilişkilerini ortadan kaldırmak düşüncesi, şiddet karşıtları dahil, insanlığın ezici bir çoğunluğunca kabul görebilir. Tümüyle insancıl bir düşüncedir bu. Fakat, düşüncenin pratiğini yaşamaya karar verenler, varlığını silahla sürdüren egemen azınlığın şiddetiyle karşılaşırlar…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;12 Eylül öncesi, hayata dair uzun sohbetlere girdiğim ve ‘içeride’ iken bir süre yazıştığım Vedat Günyol, “insanlığı ilgilendiren her şey beni de ilgilendirir” düşüncesini içselleştirmiş insana, “güzel insan” derdi. Hümanizm, denildiğinde akla ilk gelen isimlerden biri olan Vedat Günyol, bir de şunu derdi; “Hümanist olmayan biri, komünist olamaz..”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elbette, ancak bir hümanist , insanlığın sorununu kendi sorunu sayabilir ve komünistlerin ayırt edici özelliği de budur; insanlığı ilgilendiren her şey komünistleri ilgilendirir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçek bir hümanist, insanlığa zarar veren eylemlere, ama özellikle insanlığın en büyük ayıplarından biri olan sömürüye ve şiddete karşıdır. Vedat Günyol’un, hümanist oldukları için komünist düşünceyi benimseyen “güzel insanları” da şiddete karşıdırlar. Ne var ki, karşı oldukları şiddeti ortadan kaldırmak için, şiddetin sevimsiz araçlarını kullanmak zorunda bırakılırlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İhtimal odur ki, köle sahipleri, insanın köleleştirilmesine karşı çıkan ve özgürlük isteyen Spartaküs’ün insancıl düşüncesine saygı gösterip, köleci sitemi ortadan kaldırmış olsalardı, Spartaküs, düşüncesini kılıçla ifade etme gereği duymazdı!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bizim Che için de aynı şeyler geçerlidir; bir şair ve doktor olan Che’nin yüksek insan sevgisini, düşmanları bile teslim ederler, fakat Che, sömürünün ve şiddetin kaynağı olarak gördüğü emperyalist – kapitalist sisteme karşı mücadeleye girenlerin karşılaştıkları sınırsız şiddet yüzünden, düşüncesini ifade ederken ‘kılıç’ kullanmak zorunda kalmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve her nasılsa, Şili’de barışçıl yöntemlerle hükümet olmayı başaran Unitad Popular, silahlı güçlerin de ‘sahibi’ olan Şili’li bir avuç kapitalist serseri ve Amerikan emperyalizmi tarafından şiddet kullanılarak tasfiye edilmiş, Allende ile birlikte sol ittifakın binlerce üyesi öldürülmüştür..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Velhasıl, önyargısız herkesin kabul edebileceği yalın gerçek şudur; emeğe ve insanlığa yakışan, eşitlikçi, özgürlükçü, sömürüsüz ve şiddetsiz bir hayat düşüncesinin pratik karşılığını barışçıl yöntemlerle kurmak mümkün olsa, hiçbir komünist ‘kılıcı’ tercih etmez…&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#333333;"&gt;&lt;br /&gt;Sadık Varer&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2427753506153774536-8197110532159759245?l=enternasyonalle.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2427753506153774536/posts/default/8197110532159759245'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2427753506153774536/posts/default/8197110532159759245'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://enternasyonalle.blogspot.com/2009_05_01_archive.html#8197110532159759245' title='Şiddet Karşıtlığı'/><author><name>Sadık Varer</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_Nt4X7oEObnA/SgsFTzHtJ_I/AAAAAAAAAl8/wis41o9cOVQ/s72-c/v.g%C3%BCnyol.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2427753506153774536.post-4788525918319114997</id><published>2009-05-04T01:04:00.000-07:00</published><updated>2009-05-04T06:23:49.045-07:00</updated><title type='text'>Lazona’da İlk 1 Mayıs</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_Nt4X7oEObnA/Sf6h27WX1NI/AAAAAAAAAlc/S8wOnaPbhps/s1600-h/yalÃ§Ä±n+atabey.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5331876973869782226" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 287px; CURSOR: hand; HEIGHT: 400px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_Nt4X7oEObnA/Sf6h27WX1NI/AAAAAAAAAlc/S8wOnaPbhps/s400/yal%C3%A7%C4%B1n+atabey.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; &lt;span style="font-size:85%;color:#333333;"&gt;Yalçın Atabey (1955 -1977 )&lt;/span&gt; &lt;span style="color:#000000;"&gt;..................................&lt;/span&gt; &lt;span style="color:#333333;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;&lt;span style="color:#333333;"&gt;resim: sadık varer&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Lazona’daki ilk kitlesel 1 Mayıs’ın öyküsünden önce, 2009’un 1 Mayıs ‘zaferi’ üzerine bir çift söz etmek isterim:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Görünen o ki, iktidar için 1 Mayıs ve Taksim meselesi, tabiri caizse, bir ‘namus meselesi’ haline geldi. Ve fakat, bu 1 Mayıs’ta, ‘makul olmayan sayıdaki’ sendikalı kitlenin ‘bir biçimde’ Taksim meydanına girmesi ile iktidarın namusuna bir parça ‘halel’ geldiği de söylenebilir!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sendika yöneticilerinin dışındaki devrimci kitlenin 1 Mayıs kutlamasına katılmasını ’tehlikeli’ bulan iktidar, bu 1 Mayıs’ta da ‘lazım gelen’ bütün saldırı önlemlerini aldı. Ve sokaklarda yaşanan sayısız çatışmalı zorlamalara rağmen ‘işçi olmayan’ devrimci kitle 1 Mayıs Alanı’na giremedi. Bu nedenle ‘polis gözetiminde’ Taksim’e giren dostlarımızın ‘başarısına’ zafer diyemiyorum. Kanımca, ancak sendikalarla devrimci örgütlerin birlikte 1 Mayıs Alanı’na girişleri gerçekleştiğinde, bir zaferden söz edilebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gelelim, Lazların ilk kitlesel 1 Mayıs eylemine…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğrusu bu ya, 70’lı yıllarda Lazlar, 1 Mayıs’la fazlaca ilgili değillerdi. İlgilenenler de 1 Mayıs’ı, derneklerde ya da Halk Evleri’nde kutluyorlardı. Lazların 1 Mayıs’a ilgisizliğini dert edinen dönemin devrimcileri olarak sormuş soruşturmuş, 1977 öncesinde Pazar, Ardeşen, Fındıklı, Arhavi ve Hopa’da yaşayan Lazların, kitlesel 1 Mayıs gösterisi yaptıklarına dair herhangi bir ‘kayda’ rastlamamıştık..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yalçın Atabey ve Erkan Eskiçırak gibi çok erken yitirdiğimiz devrimciler dahil bir grup devrimci, 1977’de, 1 Mayıs’ı Ardeşen’de kitlesel bir eylemle kutlamaya karar verdik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama bir ‘sorun’ vardı; benimsediğimiz devrimci çizgi, “silahla güven altına alınmayan kitle eylemlerini yanlış” buluyordu…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elbette, 1 Mayıs gösterisi için özel olarak silahlanmak gerekmiyordu; polisin ve askerin de çok iyi bildiği gibi, o zamanlar, silahsız Lazları ‘adamdan saymayan’ bir kültür egemendi, dolayısıyla Laz devrimcilerin tümü zaten silahlı idiler. Sorun, silahların nasıl kullanılacağıydı..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonuçta ‘Tertip Komitesi’ şöyle bir karar verdi; 1 Mayıs’a katılan kitlenin sağında ve solunda silahlı devrimciler yürüyecek ve yürüyüş boyunca belirli periyotlarla havaya ateş edilecek, böylece kitle “silahla güven altına alınmış” olacak…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkinci ‘sorun’ yürüyüş boyunca hangi enstrümanın kullanılacağıydı!. Kortejin önünde çalan tulum ya da kemençenin sesini arkadaki kitle duyamazdı. Bu yüzden davul – zurna bulmamız lazımdı. Ama işte, Lazlarda davul – zurna yoktu. Nihayet, çay toplamak ve inşaatlarda çalışmak için Lazona'ya gelmiş tanıdık Kürt işçiler, sorunumuzu çözdüler. Davul ve zurna çalmayı bilen iki Kürt işçi arkadaşı kortejin önüne koyup, Ardeşen’den Pazar’a doğru, Karadeniz sahil yolunu işgal ederek yürümeye başladık. Hedefimiz, üç kilometre ilerideki Fırtına deresinin denizle buluştuğu yerin yanındaki ‘meydan’dı. Oraya kadar sloganlar atılarak yürünecek, konuşmalar yapılacak, horon oynanacak ve 1 Mayıs kutlaması sonlandırılacaktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biliniyor; silah sesi duyan bir Laz, sesin geldiği yerden uzaklaşmaz; tam tersine, silah sesine doğru gider. 1 Mayıs gösterisinde sloganlara eşlik eden yoğun silah sesi, olup bitenlerden habersiz Lazların ilgisini çekmiş, izleyicilerimiz ve kitlemiz çoğalmaya başlamıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her şey yolundaydı!.. Derken, o zamana kadar ciddiye almadığımız ciddi bir polis gücü ile karşılaştık. Trabzon - Rize yönünden gelen polis araçları yüz metre kadar ileride durdular ve üç polis bize doğru yürümeye başladı. Yalçın ve Erkan’la birlikte birkaç adım öne çıkıp polisleri karşıladık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha önce hiç görmediğimiz, son derece soğukkanlı bir polis şefi bizimle konuşmaya başladı; “Gözlerime inanamıyorum, ne yapıyorsunuz siz?..”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Polis şefini, kararlılığımızı gölgelemeyecek bir gülümsemeyle yanıtladık; “1 Mayıs kutlaması yapıyoruz. Bir kilometre kadar ileride ana yoldan çıkıp sahile sapacağız. Oradaki meydanda horon oynayıp dağılacağız..”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Polis şefi, soğukkanlılığını korumaya çalışarak, şöyle dedi; “Ben onu sormuyorum; ana yolu işgal ettiniz ve silahlı yürüyüş yapıyorsunuz, yasadışı ve tehlikeli bir iştir bu.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bizim yanıtımız ise çok ‘açık’tı; “Lazlar düğünlerde de ateş ederler ama bu yüzden hiçbir Laz düğünü polis ya da asker tarafından engellenmemiştir. 1 Mayıs bizim için bir düğünden farksızdır. Yürüyüşümüzü sürdüreceğiz ve yürüyüş boyunca sloganlarımıza silah sesleri eşlik edecek…”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Polis şefi, bir süre sustu, düşündü, sonra, “Bu Lazlar deli yahu!..” dedi ve ekibini alıp geri döndü, yolumuzu açtı..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böylece Lazların ilk olduğunu düşündüğümüz kitlesel 1 Mayıs eylemi ‘kazasız belasız’ gerçekleşmiş oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne var ki, biz havaya ateş ederek Lazona’nın ilk kitlesel 1 Mayıs kutlamasını gerçekleştirirken, aynı saatlerde devlet iktidarının illegal güçleri, Taksim meydanında kutlama yapan yarım milyon silahsız insana ölüm yağdırıyormuş…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak akşam haberlerinde öğrenebildiğimiz 1 Mayıs katliamına verdiğimiz tepki şu cümleyle bitmişti; ‘’Keşke 1 Mayıs kutlamasını Taksim’de yapsaydık..’’&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve bir yıl sonra, Taksim’de son büyük 1 Mayıs kutlaması yapılırken, Laz devrimcilerinin çoğu Lazona’da değillerdi!...&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#666666;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="color:#333333;"&gt;Sadık Varer&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2427753506153774536-4788525918319114997?l=enternasyonalle.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2427753506153774536/posts/default/4788525918319114997'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2427753506153774536/posts/default/4788525918319114997'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://enternasyonalle.blogspot.com/2009_05_01_archive.html#4788525918319114997' title='Lazona’da İlk 1 Mayıs'/><author><name>Sadık Varer</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_Nt4X7oEObnA/Sf6h27WX1NI/AAAAAAAAAlc/S8wOnaPbhps/s72-c/yal%C3%A7%C4%B1n+atabey.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2427753506153774536.post-8889086996738874463</id><published>2009-04-21T22:34:00.000-07:00</published><updated>2009-04-22T02:26:08.105-07:00</updated><title type='text'>İşsizlik ve Sosyal Patlama</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_Nt4X7oEObnA/Se6tCbYsMFI/AAAAAAAAAlU/qxnBjtsqqnU/s1600-h/sosyal_patlama.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5327385666448535634" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 427px; CURSOR: hand; HEIGHT: 265px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_Nt4X7oEObnA/Se6tCbYsMFI/AAAAAAAAAlU/qxnBjtsqqnU/s400/sosyal_patlama.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Hayatını kontrol altında tutan ‘efendilerin’ belirlediği bir ücret ya da maaş karşılığı emek gücünü satan insan, emeğini satacağı yeni ‘efendileri’ seçme ‘özgürlüğüne’ sahip olmasına karşın, özgür değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hiçbir üretim aracına sahip olmadığından emek gücünü satmak zorunda olan ve her zaman emek gücünü satacağı yeni ‘efendilere’ ihtiyaç duyan işçi, bu haliyle, insanlığa yakışmayan bir konumdadır. Manifestomuzda yer alan “İşçilerin zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyi yoktur” sözündeki “zincir”, gerçekte, çağdaş dünyanın ‘köleliğini’ simgeler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kapitalist dünyada, yaşayabilmek ve yaşatabilmek için, sahip olduğu tek şeyi, emeğini satışa çıkarmış, artı değer sömürüsüne izin verdiği ‘efendilerin’ iradesini kabullenmiş işçinin durumu vahimdir, fakat işçinin işi ile ‘zinciri’ arasında özdeşlik kurulduğunda, daha vahim bir durumla karşılaşırız; kapitalizmin son derin krizi ile baş döndürücü bir hızla çoğalan işsizler, her türden hak ihlalini ve aşağılanmayı kabullenerek zincirlerini arar hale geldiler. Daha açık bir ifadeyle, zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyi olmayan işçi, zincirini de kaybetmek istemiyor artık!..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elbette bu durumun mantıklı bir açıklaması var; kapitalist toplumlarda işçilik, ‘çağdaş kölelik’ sayılır, evet ama, işsizlik de hayatın sonu demektir! Ve burada hiçbir abartı yoktur; ekmeğini, suyunu alamayan, kirasını, faturasını ödeyemeyen, çocuklarının sağlık ve okul giderlerini bile karşılayamayan ve de geleceğe dair umudunu yitiren insanın ‘bitmiş’ hayatıdır söz konusu olan..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye İstatistik Kurumu, işsizlerin sayısını 3 milyon 274 bin olarak açıkladı. Ancak ‘resmi’ rakamları ciddiye alan yok. İşçi ve dahi işveren sendikalarının açıkladıkları işsizlik rakamları çok farklıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu’nun yaptığı araştırmaya göre, Nisan 2009 itibarıyla Türkiye’deki gerçek işsiz sayısı 6 milyon 334 bin civarındadır ve işsizlik hızla artmaya devam etmektedir..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu, işsizlik oranının yüzde 23.3 olduğunu, iş bulma umudunu kaybedip iş aramaktan vazgeçmiş olanlarla birlikte toplam işsiz sayısının 6 milyona yaklaştığını açıkladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kayıt dışı, sigortasız çalıştırılan işçilerin oranını yaklaşık yüzde 50 sayan bağımsız analistler ise, ülkemizde, hayatını emek gücünü satarak sürdürmek zorunda olan her üç kişiden birinin işsiz olduğunu söylüyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir insan işsiz kalabilir, yeni bir iş bulma umudu varsa, mesele yoktur, fakat sistem sürekli işsizlik üretmeye ve işsiz kalanların yeni bir iş bulma umutları sönmeye başlamışsa, tehlike sinyali vermek lazım!.. Böyle düşünen kapitalizmin akıl yapıcıları, krizle birlikte hızla çoğalan işsizlerin içindeki umutsuzluk grafiğini kaygıyla izliyor ve uyarıyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’de, krizin hızla işsizlik üretmeye başladığı 2008 Eylül ayında yaklaşık 550 bin olan umutsuzların sayısının, şimdilerde bir milyonu aştığını ifade eden düzen sözcüleri, yüksek sesle sosyal patlama uyarısı yapmaya başladılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kuşkusuz, kapitalizmin işsiz ve umutsuz bıraktığı emek insanlarının meşru tepkisi olarak görülmesi gereken sosyal patlama ihtimali, korku içindeki sermaye dünyasını ilgilendirdiği kadar, emek dünyasını da ilgilendiriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yakın geçmişte, yüz bini aşkın kriz mağdurunun Dublin’de sokaklara dökülmesinden sonra, küresel krizin kapsama alanındaki devletler, sosyal patlamalara karşı silahlı güçlerini hazırlamaya başladılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne var ki, emek dünyası henüz yakınmanın ötesine geçmiş değil. Krizin faturasını ödemek zorunda bırakılan işsiz ve umutsuz emek insanları, tahammül sınırının eşiğindedir, ve bu, yakınmalarla ya da kapitalizmin eleştirisiyle ‘geçiştirilemeyecek’ önemde, tarihsel bir andır!..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zaman çok değerlidir; emeğin ve insanlığın özgür geleceğini dert edinen kapitalizm karşıtları, şayet küresel düzeylerde gerçekleşme ihtimali yüksek olan sosyal patlamaları izlemekle yetinme ayıbını yaşamak istemiyorlarsa, hiç zaman kaybetmeden bu tarihsel anı ‘değerlendirmeye’ başlamalıdırlar…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#666666;"&gt;Sadık Varer&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2427753506153774536-8889086996738874463?l=enternasyonalle.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2427753506153774536/posts/default/8889086996738874463'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2427753506153774536/posts/default/8889086996738874463'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://enternasyonalle.blogspot.com/2009_04_01_archive.html#8889086996738874463' title='İşsizlik ve Sosyal Patlama'/><author><name>Sadık Varer</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_Nt4X7oEObnA/Se6tCbYsMFI/AAAAAAAAAlU/qxnBjtsqqnU/s72-c/sosyal_patlama.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2427753506153774536.post-7898672570839767355</id><published>2009-04-09T00:47:00.000-07:00</published><updated>2009-04-09T01:11:32.405-07:00</updated><title type='text'>Kürdün Kaderi</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5322595544596816482" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 218px; CURSOR: hand; HEIGHT: 343px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_Nt4X7oEObnA/Sd2oco7FImI/AAAAAAAAAlM/jKZZSm1Lpv8/s400/s.varer.JPG" border="0" /&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;&lt;span style="color:#333333;"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;........................................................................................................................... &lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;resim : sadık varer&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Ulusların kendi kaderlerini belirleme hakkı, Fransız Devrimi’nden sonra ulus devletlerin kuruluşuyla yaşanan tarihsel süreç boyunca, kendini tartıştırmayacak denli kabul görmüş haklardan biri haline geldi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Osmanlının son dönemlerinde, kendi kaderini belirlemek isteyen pek çok ulus vardı. Bunlardan bazıları, Balkanlarda ve Arap coğrafyasında, Osmanlı egemenliğinden çıkıp kendi ulus devletlerini kurdular. Geriye Türkler, Ermeniler ve Kürtler kalmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendilerini İttihat ve Terakki siyasi kimliğiyle ifade eden Türkler, Osmanlı devletine rağmen hükümet olmayı başardılar. Ancak, İttihat ve Terakki hükümeti, Türkler gibi, kendi kaderlerini belirlemek isteyen diğer uluslara, özellikle Ermenilere karşı hiç ‘anlayış’ göstermedi; Anadolu’nun kadim halklarından biri olan Ermeniler, İttihat ve Terakki hükümetinin uygulamaya koyduğu tehcir siyaseti ile, ulusal taleplerini bir daha asla ifade edemeyecek ölçülerde kırıma uğradılar. Ermeni ulusunun kendi kaderini belirleme hakkı, böylece ‘yanıtlanmış’ oldu!.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İttihat ve Terakki hükümetinin dağılmasından sonra, Ankara’da kurulan Büyük Millet Meclisi, Türklerle birlikte Kürtlerin ulusal sorununun çözümünü de ‘anayasal teminat’ altına almıştı. “Kürtlerle mesken yerlerde mahalli bir idare kurulmasını gerekli görmekteyiz. Milletlerin kendi geleceklerini bizzat idare etme hakkı bütün dünyada kabul olunmuş bir prensiptir. Biz de bu prensibi kabul etmişizdir” sözleri Mustafa Kemal’e aittir. 1921 Anayasası meseleyi özerklik projesi ile ‘çözmüş’ ve Mecliste yer alan Kürt milletvekilleri, resmi kayıtlara Kürdistan Mebusları şeklinde geçmişlerdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fakat, 1924’den sonra durum değişti. Kendi kaderini eline alan Türk ulusu, Kürt ulusunun kaderini ‘belirleme’ işini de üstlendi; Büyük Millet Meclisi, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne dönüştürüldü ve Kürdistan Mebusları ile birlikte Lazistan Mebusları ‘Türklüğe davet’ edildiler!.. Türkiye sınırları içinde yaşayan halkların ulusal kimlikleri ve dilleri yasaklandı. Türklüğü kabul etmeyenlere, sistematik bir baskı ve şiddet uygulandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendi kaderini belirleme isteğiyle örgütlenip Osmanlıya başkaldıran Kürtlerle emperyalist istiladan kurtuluş sürecinde ‘kader ortaklığı’ yapan Türk ulusunun temsilcileri, 1924’den sonra, Kürdü yok saymanın da ötesine geçip, 1921 Anayasasıyla tescillenmiş bulunan ‘Özerk Kürdistan’ı iç sömürge haline getirmeyi amaçlayan bir siyaset izlemeye başladılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu durumda Kürtlerin iki seçeneği vardı. Birincisi; dilinden, kültüründen, tarihinden, yani kendinden vazgeçip Türkleşmeyi kabullenmek; ikincisi, kendi kaderini eline almak için 1924’den çok önce başlayan mücadeleyi sürdürmek.. Bilindiği üzere, Kürtler ikinci seçeneği benimsediler ve başkaldırıya devam ettiler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Osmanlı döneminde kayıt altına alınmış irili ufaklı on üç Kürt isyanı vardı. Cumhuriyet döneminde ise, 1924’den başlayıp 1937 yılına dek süren yirmi dört isyan gerçekleşti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1937 Dersim isyanından sonra Kürtler uzun bir sessizlik dönemi geçirdiler. 60’lı yıllarda “Doğu’nun geri kalmışlığı”nı çıkış noktası haline getiren demokratik talepli küçük bir hareketlilik yaşayan Kürtler, 70’li yılların ortalarından sonra, daha önce görülmemiş bir ideolojik ve siyasi kimlikle kendilerini ifade etmeye başladılar; Kürt ulusunun kaderini belirleme görevini sosyalistler üstlendi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;70’li yıllarda, “Sosyalist Kürdistan” programıyla örgütlenip mücadele eden bir dizi örgüt vardı. Ancak 12 Eylül’ün terör ortamında bu örgütlerden bazıları ya yok oldu ya da çok zayıf düştü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1984 Eruh – Şemdinli baskını ile yeniden siyasi arenaya giren PKK, çok geçmeden Kürt ulusal hareketinin ana dinamiği haline geldi. Ne var ki, önce, yola çıkarken ilan ettiği ‘’Sosyalist Kürdistan’’ programından, daha sonra ‘’Devletli Kürdistan’’ düşüncesinden vazgeçti, ve nihayet, ‘’Demokratik Özerklik’’ projesi ile, meselenin çözülebileceğini ilan etti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zamanla hatırı sayılır bir kitle desteği sağlayan PKK’nın ‘siyasi kanadı’ olduğu varsayılan DTP, Kürdün ‘siyasi coğrafyası’nın defacto ilanı anlamına da gelen bir referandum niteliğindeki 2009 yerel seçimlerinde, Kürt halkından büyük bir destek aldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve Başvekil Erdoğan’ın selam vermeye bile ‘tenezzül’ etmediği DTP’nin Eşbaşkanı Ahmet Türk, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde, eline “Demokratik Özerklik” kitapçığını tutuşturduğu ABD Başkanı Hüseyin ile oturup Kürt meselesinin çözümünü konuşmaya başladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Velhasıl, Kürdün kaderi ile Prezident Hüseyin de resmen ‘ilgileniyor’ artık ve ABD’nin, öncekilerden farklı olduğu anlaşılan bu ilgisi, sonun başlangıcı gibi gözüküyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi, yanıtlanması gereken ‘küçük’ bir soru var; yaklaşık yüz yıl boyunca çok ağır bedeller ödeyen, büyük acılar ve yıkımlar yaşayan Kürdün kaderini tayin etme işine, halkların geleceğini karartma bahsinde sicili bozuk olan ABD’nin de dahiliyeti, kimleri mutlu eder?..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uzak olmayan bir gelecekte Kürdün kaderini belirleme görevini yeniden Kürt sosyalistlerinin üstlenmesi dileğiyle…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#666666;"&gt;Sadık Varer&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2427753506153774536-7898672570839767355?l=enternasyonalle.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2427753506153774536/posts/default/7898672570839767355'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2427753506153774536/posts/default/7898672570839767355'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://enternasyonalle.blogspot.com/2009_04_01_archive.html#7898672570839767355' title='Kürdün Kaderi'/><author><name>Sadık Varer</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_Nt4X7oEObnA/Sd2oco7FImI/AAAAAAAAAlM/jKZZSm1Lpv8/s72-c/s.varer.JPG' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2427753506153774536.post-5837220137436062366</id><published>2009-03-24T02:16:00.000-07:00</published><updated>2009-03-25T08:06:05.858-07:00</updated><title type='text'>Darwin ve Din</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_Nt4X7oEObnA/ScilNtC6-4I/AAAAAAAAAks/zWSvsDvVDgY/s1600-h/ilker+varer.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5316681014959602562" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 451px; CURSOR: hand; HEIGHT: 296px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_Nt4X7oEObnA/ScilNtC6-4I/AAAAAAAAAks/zWSvsDvVDgY/s400/ilker+varer.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;.............................................................................................&lt;/span&gt; &lt;span style="font-size:78%;color:#333333;"&gt;grafik: ilker varer&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Tarihsel ömrünü tamamlamış bulunan feodalizmi tasfiye etmeye çalışan Avrupa’nın genç burjuvası, kapitalizmin geleceği için, feodal sistemle birlikte kilisenin iktidarına da son vermek zorunda olduğunun ayrımına varmış ve tarihin ‘aydınlanma dönemi’ olarak kaydettiği ilerici bir adım atmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Montesquieu, Locke, Rousseau, Voltarie gibi düşünürlerce şekillendirilen bu dönemde, binlerce yıldır insan aklını kilitleme başarısı göstermiş olan dine karşı, artan oranlarda taraftar bulan muazzam bir ideolojik taarruz başlatıldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;18. yüzyılın aydınlanma hareketi, hayatı kutsal kitaplarla açıklayan dinsel inançların yerine özgür aklı geçirmeyi amaçlıyordu. Aklı kilitleyen hurafelerden kurtulan insan, bilimsel bilginin yol açıcılığıyla doğayı ve tarihsel geçmişini anlayabilir, geleceğine ışık tutabilirdi…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aklı özgürleştiren aydınlanma dönemiyle oluşan uygun iklimde, insanlığın ‘kaderini’ değiştirecek buluşlara imza atan bilim insanları çoğalmaya başladı. Charles Darwin, bunlardan biridir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;12 Şubat 1809 yılında doğan Darwin, 1859’da, biyoloji biliminin temeli ve bilim tarihinin en önemli devrimlerinden biri sayılan “Türlerin Kökeni” başlıklı çalışmasını yayınladığında, dinlerin saltanatı feci şekilde sarsıldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Darwin’in, insan dahil tüm canlı türlerin doğal seçilim yoluyla, ortak bir kökenden günümüzdeki çeşitliliğe ulaştığını ispatlayan evrim teorisi ile, tek tanrılı dinlerin ‘yaradılış’ inancında yer alan ‘Adem ve Havva’ hikayesi, kaçınılmaz olarak da dinler sorgulanmaya başlandı…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne var ki, aydınlanma döneminde dinin ideolojik etkisini zayıflatarak gerçekleştirdiği devrimlerle kendini egemen bir sınıf şeklinde örgütleyen burjuvazi, çok geçmeden dini, halkı daha rahat yönetebilme yeteneğine sahip bir ‘araç’ olarak ‘değerlendirmeye’ karar vermiş ve devrim süreçlerinde yerle bir edip alayla üzerinde gezinmeye başladığı kiliseleri yeniden kurmuş; bir yandan, tahkim edilmiş laik sistemiyle dinin iktidara ve bilime uzak tutulmasını sağlarken, diğer yandan halkın yeniden dindarlaşması için kendini de ‘dindarlaştırmak’ zorunda kalmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dinin iktidarını yıkan ve dinle içtenlikli hiçbir ilişkisi kalmadığı açık olan sahtekar burjuvazi, o zamandan beri ‘dindar’ rolünü başarıyla oynamaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kayda değer bir aydınlanma faaliyeti göstermeden iktidara çıkan Türkiye’nin genç burjuvası, iktidarının ilk yıllarında, kapitalizmin gereksindiği hukuki, bilimsel ve teknolojik gelişmenin önünü kesme potansiyeli taşıyan dini denetim altına almaya dönük kimi adımları attı; dini devlet işlerinin ve bilimsel üretim alanlarının dışında tutmak amacıyla ‘lazım gelen önlemleri’ aldı. Ama hepsi bu kadar!..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye burjuvazisi kendini ‘aydınlattı’ fakat toplumun aydınlanmasını engelledi ve özellikle ‘çok partili rejim’le birlikte dini siyasetin etkin bir ‘aracı’ haline getirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yüzden, dindarlaşma grafiği yükseltilen Türkiye’de, Darwin’in evrim teorisine karşı, aydınlanma döneminden geçmiş Batı toplumlarıyla kıyaslanamayacak ölçüde büyük bir tepki vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geri bıraktırılmış Türkiye halkları, dinsel ideolojilerle aklı kilitlenmiş, sorgulamayı ve düşünmeyi öğrenememiş her toplumda olduğu gibi, Darwin’in evrim teorisinden söz açıldığında, maymun – insan ilişkisine ayarlı ‘küçümseyici’ bir ezberle karşılık vermektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elbette bu, kurulmuş bir ezberdir ve ezberletenler, toplumun ‘algı frekansları’ ile oynama olanaklarına sahip iktidarlardır. Nedeni ise açıktır; dinlerin ‘inandırıcılığına’ son verme özelliğine de sahip olan evrim teorisinin, bilime ihtiyaç duyan burjuva dünyasında değil ama dindar toplumda ‘küçümsenmesi’ gerekiyordu!..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir sosyalist olmasına karşın, Einstein’in izafiyet teorisine saygıda kusur ettirmeyen burjuvazinin, bir teoloji okulundan çıkmış olan Darwin’in evrim teorisine karşı, ‘’ataları maymun olanlar’’ basitliğiyle sürdürülen küçümseyici davranış kültürünü teşvik etmesinin bir nedeni daha var; evrimsel biyolojinin kurucusu Darwin’in teorisi, yalnızca “Adem ve Havva” hikayesinin sonunu getirmekle kalmıyor, aynı zamanda, materyalizmin gücünü de arttırıyor. Marks, 19 Aralık 1860 tarihinde Engels’e yazdığı mektupta, Darwin’in ‘’Türlerin Kökeni’’ başlıklı kitabı için şöyle diyordu; “Bizim görüşlerimizin doğal tarihi temelini içeren kitap, işte budur.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burjuvazinin başlattığı aydınlanma hareketini, reddi miras mantığı ile ele alma ‘lüksümüz’ yok. Bilimin ışığında toplumsal aklın özgürleşmesini amaçlayan devrimci ve ilerici güçler, ‘alacağını almış ve de yapacağını yapmış’ burjuvazinin yarım bıraktığı aydınlanma hareketinin öncülüğünü üstlenmeli ve dinsel ideolojilerin, yalnızca İslam aleminde değil, bütün dünyada bizzat burjuva operasyonlarıyla yaygınlaştırıldığı gerçeğiyle örtüşen bir hassasiyetle, aydınlanma faaliyetinin lokomotifi olarak bilimi öne çıkarmalı, Darwin gibi bilim insanları ile, ilan edilmiş bir ‘yoldaşlık ilişkisi’ kurmalıdır!..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#666666;"&gt;Sadık Varer&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2427753506153774536-5837220137436062366?l=enternasyonalle.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2427753506153774536/posts/default/5837220137436062366'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2427753506153774536/posts/default/5837220137436062366'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://enternasyonalle.blogspot.com/2009_03_01_archive.html#5837220137436062366' title='Darwin ve Din'/><author><name>Sadık Varer</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_Nt4X7oEObnA/ScilNtC6-4I/AAAAAAAAAks/zWSvsDvVDgY/s72-c/ilker+varer.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2427753506153774536.post-1816014502726638177</id><published>2009-03-18T02:37:00.000-07:00</published><updated>2009-03-25T08:07:16.933-07:00</updated><title type='text'>Su Tacirlerinin Dünya Forumu</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_Nt4X7oEObnA/ScDBHkhpQnI/AAAAAAAAAkc/T14OzgJz_GY/s1600-h/su_platformu_ibb.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5314459896105222770" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 452px; CURSOR: hand; HEIGHT: 222px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_Nt4X7oEObnA/ScDBHkhpQnI/AAAAAAAAAkc/T14OzgJz_GY/s400/su_platformu_ibb.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Biriktirdiği sorunların altında kalarak tarihsel bir kaza geçiren sosyalizmin en vasat biçimlerinde bile, kapitalist ülke insanları için ‘hayatın anlamı’ sayılan iş, konut, sağlık, eğitim benzeri sorunlar çözülmüştü ve toplumun, ulaşım, haberleşme, elektrik, doğal gaz ve su gibi ihtiyaçları ya ücretsiz ya da çok düşük bir ücretle karşılanıyordu.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;İnsana dair her şeyi alınır-satılır kılan ve fakat sosyalizmin basıncıyla kısmen ‘terbiye’ olmaya başlayıp, sosyal devlet palavrasıyla ömrünü uzatmaya çalışan kapitalizm, bu yüzden, bir yaşam ve insan hakkı olan suyu ticarileştirme ‘işine’ biraz gecikmeli girdi.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Devletleri ‘dışarıda bırakan’ hür teşebbüs erbabınca 1972 yılında kurulan Uluslararası Su Kaynakları Birliği girişiminden sonra, suyun ticarileştirilmesiyle ilgili ilk devletli adımın, 1986 yılında başlayıp 1994 yılına kadar süren Uruguay Roundu sürecinde atıldığı söylenebilir. 1996’da, 300 uluslararası şirketle 50 civarındaki devletin katılımıyla kurulan Dünya Su Konseyi, ikinci ciddi adımdır.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Türkiye’nin ev sahipliğini yaptığı 5. Dünya Su Forumu öncesinde, uluslararası sermayenin hayatımızdan suyu (da) çalma operasyonu, böylece başladı..&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;1. Dünya Su Forumu, 1997 yılında Fas’ta gerçekleşti.. Bu forumda alınan kararlarla, insanlığın yaşam hakkı kapsamında değerlendirilen su hakkı, sınırsız kar hırsıyla gözü dönmüş kapitalistlerce artan oranlarda gasp edildi&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Dünya Su Forumu’nun ikincisi, 2000 yılında Hollanda’da toplandı. İkinci su forumunun en ‘çarpıcı’ yönü, uluslararası sermaye sözcülerinin, Dünya Bankası ve Birleşmiş Milletler’in Forum katılımcılarına sundukları, “suların özelleştirilmesi işlemlerinin hızlandırılması” önerisidir.. Foruma katılan dünyanın su tacirleri de böyle düşünüyorlardı; ‘’Su Hayattır, Satılamaz‘’ sloganlarıyla protesto gösterileri düzenleyen komünist, anarşist ve ekolojist gruplar dışında herkes suların özelleştirilip satılması mevzuunda hemfikirdi!...&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Su tacirlerinin uluslararası toplantıları, ‘ekolojik duyarlılık’ maskaralığıyla kurulmuş açık gündemlerle devam etti. Üçüncüsü 2003 yılında Japonya’da, dördüncüsü, 2006 yılında Meksika’da ve beşincisi Türkiye’de toplanan Dünya Su Forumu, suların özelleştirilip ticarileştirilmesi ve uluslararası güçler dengesine göre su pazarlarının taksimi meselesinin hallini amaçlayan kapalı gündemleri ile sürmektedir.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Su sorunu, uzak olmayan bir gelecekte, insanlığın en yakıcı sorunlarından biri haline gelecek.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Ekolojik dengeyi alt üst eden ve enerji kaynağı olarak fosil yakıtlarda ısrar ederek insanlığın başına küresel ısınma ile birlikte kuraklık belasını musallat eden modern zamanların vahşi kapitalizmi, sudan çok büyük bir kar beklentisi içindedir.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Su kaynaklarının henüz yüzde beşi özelleştirilmiştir ve ticarileştirilmiş sudan elde edilen kar, bu düzeyde bile, petrolden elde edilen yıllık karın yüzde kırkı kadardır.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Diğer bölgeleri bilmiyorum, fakat, içilebilir su kaynakları açısından iyi durumda olan Doğu Karadeniz’de pek çok dere daha şimdiden uluslararası şirketlere kiralanmıştır.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Derelerimizin suyunu satıyorlar, dereler bizim değil artık; bize yalnızca derelerimizin ‘peyzajını’ bıraktılar ve suyumuza göz diken kapitalist asalaklar, çok yakında bize ait suyu, kontörlü sayaçlarla ya da plastik şişelerle yine bize satmaya başlayacaklar.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Kapitalizmin bu pervasızlığı, doğrudan insan hayatına dokunduğundan, insanlık suçu sayılmalıdır; ‘kontörü veya parası kadar su’ ile yetinmek zorunda kalacak olan yoksul bıraktırılmış milyarlara karşı işlenmiş bir insanlık suçu…&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#666666;"&gt;Sadık Varer&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2427753506153774536-1816014502726638177?l=enternasyonalle.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2427753506153774536/posts/default/1816014502726638177'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2427753506153774536/posts/default/1816014502726638177'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://enternasyonalle.blogspot.com/2009_03_01_archive.html#1816014502726638177' title='Su Tacirlerinin Dünya Forumu'/><author><name>Sadık Varer</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_Nt4X7oEObnA/ScDBHkhpQnI/AAAAAAAAAkc/T14OzgJz_GY/s72-c/su_platformu_ibb.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2427753506153774536.post-3012052472842822059</id><published>2009-03-10T07:43:00.000-07:00</published><updated>2009-03-25T12:02:43.700-07:00</updated><title type='text'>Lazların Yakın Tarihine Kenar Notları</title><content type='html'>&lt;span style="color:#000000;"&gt;.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_Nt4X7oEObnA/SbZ9Igh8drI/AAAAAAAAAkU/JuAZwj3JFt4/s1600-h/cihan_alptekin.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5311570395654813362" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 317px; CURSOR: hand; HEIGHT: 378px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_Nt4X7oEObnA/SbZ9Igh8drI/AAAAAAAAAkU/JuAZwj3JFt4/s400/cihan_alptekin.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; &lt;span style="font-size:78%;"&gt;&lt;span style="color:#999999;"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;............................................................................................................&lt;/span&gt; Cihan Alptekin&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;1947 Ardeşen doğumlu Cihan Alptekin, Doğu Karadeniz’in yükseklerinde yüz yıllardır Lazlarla birlikte yaşayan Hemşin’li bir devrimciydi.. Ve pek çok Laz, Cihan Alptekin sayesinde devrimci olmuştu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;30 Mart 1972’de Kızıldere’de Mahir’lerle birlikte öldürülen Cihan’dan sonra Ardeşen’li ilk devrimciler olarak her 30 Mart’ta, Cihan’ın doğduğu Hemşin köyü Oce’deki mezarında, Kızıldere’de öldürülen devrimciler için bir hayli ‘gürültülü’ anma törenleri düzenlemeye başlamıştık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anma törenlerinden birine, İstanbul’dan Cihan’ı çok iyi tanıyan bir grup katılmıştı. Gruptan biri Cihan’la ilgili anılarını anlatırken, bizi adamakıllı heyecanlandıran bir olaydan bahsetti; herkes gibi, üniversite gençliği olarak kendileri de bütün Karadeniz halkını Laz sanıyorlarmış. Lazların, binlerce yıldır aynı topraklarda, Pazar, Ardeşen, Fındıklı, Arhavi ve Hopa’da yaşadıklarını, Pazar’ın batısında yaşayan Karadenizlilerin Laz olmadığını, Cihan’ın İstanbul Hukuk’ta okurken yazıp teksir makinesi ile çoğalttığı ‘Lazlar’ başlıklı bir broşürden öğrenmişler…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok etkilendik. Sarı kağıda basıldığı söylenen o broşürün izini sürmeye başladık. Broşürü bilenlere rastladık ama büyük olasılıkla, 12 Mart döneminde ‘yok edilmişti’, Laz tarihi ile ilgili yakın geçmişin ilk çalışmalarından biri sayılabilecek ‘Lazlar’ başlıklı broşürü bulamadık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;70’lı yılların ortalarından sonraki siyasal yaşamı bilenler için anlaşılır bir şey olmalı; artan oranda kitleselleşen savaş ortamında Lazlarla ilgili herhangi bir çalışmaya zaman ayırma ‘lüksümüz’ yoktu. Ancak, bazı mitinglerde atılmaya başlanan “Kürdara Azadi!..” sloganına “Lazepeti Konan!..” (Lazlar da Vardır!) benzeri sloganları katmakla yetiniyorduk.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonrasında, askeri faşist cunta ile başlayan 12 Eylül karanlığı var… On bir yıl kadar süren tutsaklık yıllarımın sonuna doğru, uzunca bir şiirle karşılaştım. Şiir Lazca yazılmıştı ve bu, bildiğim kadarıyla Laz kültür tarihinin ilklerindendi. “Toç’i Var Eyazden Haster’i Sk’iri / Ç’esa Şeni” başlıklı şiiri Bedia Leba adlı bir Laz şair yazmış ve dahası benim için yazmıştı. Şiiri, Cihan Alptekin’in ‘Lazlar’ başlıklı kısa bir tarih çalışması yaptığını duyduğumda yaşadığım heyecana benzer bir heyecanla okumaya çalıştım, olmadı!.. Şiiri ‘tercüme’ etmek için dışarıdan, Lazcayı iyi bilenlerden yardım aldım. Türkçe’yi altı yaşında öğrenmeye başlayan bir Laz olarak anadilimle yazılmış şiiri bile okumakta zorlanmıştım. Doğrusu bu ya, 1924’den beri süren asimilasyon politikasına hiçbir zaman o kadar büyük bir tepki duymamıştım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bedia Leba adlı Lazca yazan ilk kadın şairinin kim olduğunu öğrendim; Selma Çakır Koçiva.. Selma kardeşimi, 12 Eylül öncesinden biliyordum. İstanbul’da yaşayan Ardeşen’li devrimcilerdendi ve cunta döneminde yurtdışına çıkmak zorunda kalmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Laz kültür çalışmasında Selma Koçiva adı önemlidir; Selma, Lazca yazan ilk kadın şairlerimizden biri olması dışında, Laz kültür hareketinin öncülerinden biridir. Yurtdışında başlayıp Türkiye’ye taşınan Laz dili ve kültürü ile ilgili çalışmaların tümünde Selma’nın emeği vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’de, 90’lı yılların başından itibaren hızlanmaya başlayan Laz kültür çalışmasından söz açıldığında aklıma, çıkar çıkmaz Devlet Güvenlik Mahkemesi tarafından toplatılan ve ‘davalık’ olan Ogni dergisi ile Ahmet Hacaloğlu Kırım, Mehmet Ali Barış Beşli, Özcan Sapan, Ali İhsan Aksamaz ve İsmail Bucaklışı gibi Laz aydınlarının isimleri geliyor.. Laz kültür hareketinin mimarlığını ve emekçiliğini yapan bu arkadaşlar, Selma gibi, yakın Laz tarihince kayıt altına alınmış önemli isimlerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Laz Kültür çalışmasının ’yayın cephesinde’ Çiviyazıları’nın kurucusu Özcan Sapan’ın emeğini anmadan geçmek olmaz. Ali İhsan Aksamaz’ın “ Kafkasya’dan Karadeniz’e Lazların Tarihsel Yolculuğu” başlıklı çalışması dahil, Lazlarla ilgili bir dizi çalışma ile birlikte, İsmail Bucaklişi, Hasan Uzunhasanoğlu ve İrfan Aleksiva’nın büyük bir emek ve özveri ile hazırladıkları ve de Lazlar için ilklerden biri olan “Büyük Lazca Sözlük” Çiviyazıları’nın Mjora dizisinden çıktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Laz kültür çalışmasında müzik, çok önemli bir yer tutuyor. Bu konuda, Zuğaşi Berepe (Denizin Çocukları) grubu, tabir yerindeyse bir ‘devrim’ gerçekleştirdi. Türkiye, özellikle Kazım Koyuncu’nun Lazca şarkıları ile Laz dilini ‘tanımaya’ ve ‘anlamaya’ başladı.. Kazım’ı çok erken yitirdik ama onun ’sesi’ yaşıyor ve Kazım’ın ‘sesi’ ile birlikte, Birol Topaloğlu, Mircan Kaya, Efkan Şeşen gibi müzisyenlerin ve Marsis, Helesa, Nena ya da Karmatte gibi grupların müziği sayesinde yalnızca Laz kültürü değil, insanlığın ortak kültürü de zenginleşiyor..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve internet siteleri.. Günümüzün en etkin iletişim araçlarından biri haline gelen internette Lazların hatırı sayılır bir yeri var. Laz aydınlarının çalışmalarını yayınlayan ve okurlarını çoğaltmayı sürdüren, &lt;a href="http://www.lazebura.net/"&gt;http://www.lazebura.net/&lt;/a&gt; , &lt;a href="http://www.lazuri.com/"&gt;http://www.lazuri.com/&lt;/a&gt; ve &lt;a href="http://www.lazurinena.com/"&gt;http://www.lazurinena.com/&lt;/a&gt; gibi sitelerin editörleri, Cengiz Kibaroğlu, Yavuz Yazıcı ve Ebru Koçak, Laz kültür hareketine son derece değerli katkılar sunuyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Laz’ın kendini arayışı” saydığım bu çalışmalar, gerçekte Laz tarihinin yeniden üretilmesidir. Ve ihtimal odur ki Lazlar, irili ufaklı bu çalışmalarla, binlerce yılık tarihlerine binlerce yıl daha katacaklardır..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#666666;"&gt;Sadık Varer&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2427753506153774536-3012052472842822059?l=enternasyonalle.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2427753506153774536/posts/default/3012052472842822059'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2427753506153774536/posts/default/3012052472842822059'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://enternasyonalle.blogspot.com/2009_03_01_archive.html#3012052472842822059' title='Lazların Yakın Tarihine Kenar Notları'/><author><name>Sadık Varer</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_Nt4X7oEObnA/SbZ9Igh8drI/AAAAAAAAAkU/JuAZwj3JFt4/s72-c/cihan_alptekin.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2427753506153774536.post-2119627180858598855</id><published>2009-03-06T04:35:00.000-08:00</published><updated>2009-03-25T08:08:03.912-07:00</updated><title type='text'>8 Mart Dileği...</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_Nt4X7oEObnA/SbEY9szrrRI/AAAAAAAAAkM/OQfN6worBe4/s1600-h/s.varer.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5310052883925544210" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 450px; CURSOR: hand; HEIGHT: 337px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_Nt4X7oEObnA/SbEY9szrrRI/AAAAAAAAAkM/OQfN6worBe4/s400/s.varer.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt; .......................................................................................&lt;/span&gt; &lt;span style="font-family:arial;"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;span style="color:#666666;"&gt;resim: sadık varer&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Sözcüsü olduğum bir sanat derneği, her yıl 8 Mart sergisi düzenliyor. Geçen yıl 38 ressam ve ressam adayının katılımıyla gerçekleştirdiğimiz 8 Mart sergisi ile ilgili, ulusal basının da ‘ilgilendiği’ bir açıklama yapmıştım:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Her yıl düzenlediğimiz ‘8 Mart Sergisi’nin birini daha açıyoruz. Ama kaygıyla!.. Kaygılıyız; çünkü, Pentagon stratejistlerinin dizayn ettiği ‘ılımlı İslam’ projesiyle ülkemizde uygulamaya sokulan yeşil siyasetin, kadınları orta çağın karanlığına sürmeye başladığına tanıklık ediyoruz. Kadınlar, kapitalist dünyanın ‘zarif’ zincirinden kurtuluş mücadelesi verirken, Anadolu toprağına layık görülen yeşil siyaset sayesinde orta çağın ağır ve paslı zincirine mahkum ediliyorlar. Bu nedenle şimdilerde 8 Mart’lar her zamankinden daha önemli… Bu sergimizle yalnızca emekçi kadınları değil, hayatın her alanında kadın erkek eşitliğini isteyen, yalnızca erkeğin kadın üzerinde kurduğu iktidarı ve istismarı değil, aynı zamanda insanın insan üzerinde kurduğu bütün iktidar ve istismar biçimlerinin ortadan kalkmasını isteyen kadınları selamlıyoruz..”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yılki 8 Mart sergisi ile ilgili yapmayı düşündüğüm basın açıklamasında, işsizliği, yoksulluğu ve açlığı tahammül sınırlarını zorlayacak boyutlara çıkartan derin krizli kapitalizme karşı mücadele için, kadınların daha çok Clara Zetkin, daha çok Aleksandra Kollantay, daha çok Rosa Lüksemburg ve daha çok Tanya ‘olmalarını’ dileyecektim, fakat sergiyi ertelemek zorunda kaldığımız için bunu gerçekleştiremiyorum. Sergiye katılacak ressamların önemli bir bölümü, belki de krizin etkisiyle, öngörülen zaman içinde çalışmalarını bitiremediler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;8 Mart sergisinin açılışında çok daha iyi olurdu ya, yine de emek dünyasının dik başlı kadınlarından, gelecek kaygısından uzak, eşitlikçi ve özgürlükçü bir hayat için daha çok Clara, daha çok Kollantay, daha çok Rosa ve daha çok Tanya ‘olmalarını’ diliyorum!.. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Herkesin malumu olduğu üzere, yakın geçmişte binlerce Kürt devrimcisi ve aydını katledildi. Bunlardan bir bölümünün, katledildikten sonra Silopi’deki BOTAŞ kuyularına gömüldükleri açığa çıktı. Şırnak Barosu avukatları ile kayıp yakınları Cumhuriyet Savcılığı’na başvurup kuyuların açılmasını istediler. Silopi Cumhuriyet Başsavcılığı yaptığı incelemeden sonra hazırladığı raporu Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderdi. Ve Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı, şaşırtıcı bir kararla, ‘ölüm kuyularının’ açılması isteğine onay verdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kuyuların açılacağı söylenen günün sabahı, ellerinde ‘kaybedilen’ yakınlarının fotoğrafları ve üzerinde “Ölülerimizin Kemikleri İle Yüzleşeceksiniz’ yazan pankartlarıyla BOTAŞ tesislerinin önünde beklemeye başlayan Kürtler, bir ‘sürprizle’ karşılaştılar: devlet, Kürt kadınlarının yapmayı düşündüğü 8 Mart etkinliğinde bir ‘provokasyon’ ihtimali görmüş ve bu yüzden, kazı işlemini belirsiz bir tarihe kadar ertelemişti..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu durum, iktidarın Kürt kadınına ‘8 Mart mesajı’ sayılabilir!..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yıllar önce katledilip ‘faili meçhuller ve kayıplar’ listesine eklenmiş oğullarını, kızlarını ve eşlerini arayan Kürt kadınlarının yeniden deşilen acısını paylaşıyorum..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#666666;"&gt;Sadık Varer&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2427753506153774536-2119627180858598855?l=enternasyonalle.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2427753506153774536/posts/default/2119627180858598855'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2427753506153774536/posts/default/2119627180858598855'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://enternasyonalle.blogspot.com/2009_03_01_archive.html#2119627180858598855' title='8 Mart Dileği...'/><author><name>Sadık Varer</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_Nt4X7oEObnA/SbEY9szrrRI/AAAAAAAAAkM/OQfN6worBe4/s72-c/s.varer.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2427753506153774536.post-6965106721408392194</id><published>2009-02-25T05:58:00.000-08:00</published><updated>2009-02-25T08:36:43.278-08:00</updated><title type='text'>İslamcılar ve Sol</title><content type='html'>&lt;span style="color:#000000;"&gt;. &lt;/span&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_Nt4X7oEObnA/SaVO8cS_YoI/AAAAAAAAAkE/sXefzp6pWdw/s1600-h/Ã§20.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5306734536220959362" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 296px; CURSOR: hand; HEIGHT: 404px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_Nt4X7oEObnA/SaVO8cS_YoI/AAAAAAAAAkE/sXefzp6pWdw/s400/%C3%A720.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;..........................................................................&lt;/span&gt; &lt;span style="color:#666666;"&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;resim: sadık varer&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Şubat 2009. İran’da Şah Rıza’nın ‘beyaz’ diktatörlüğü yıkıldıktan sonra ‘yeşil’ bir diktatörlük kuran İslamcıların iktidarı otuzuncu yılında...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir süredir, internet ortamında bir mektup dolaşıyor; otuz yıl önce, İslamcıların teröründen kaçarak Türkiye’ye gelen, daha sonra Kanada’ya iltica eden ve Kanada’da felsefe öğretmenliği yapan İran’lı bir aydının mektubu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Devrim sırasında, devrim muhafızları tarafından önce tecavüz edilip, daha sonra ipe gönderilen çok sevgili kız kardeşim Mehtab’ın anısına” cümlesiyle başlayan mektubun bazı bölümleri şöyle:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“(İslamcılar) Türkiye’de hep demokrasi ve özgürlük diyorlar. İran’da da hep demokrasi ve özgürlük dendi. Humeyni, devrimi yapana kadar hep demokrasi ve özgürlük vaat etti. Bu şekilde sol görüşlü insanları da saflarına çekti. Bu insanlar devrim akabinde ipe giden ilk insanlar oldu. (…) Bizim ailemiz İran’da laik, sol görüşlü ve aydın bir aile idi. Devrimden bir ay önce, devrimden sonra durum böyle olacak deselerdi, güler geçerdik, ‘deli misiniz?’ diye sorardık belki de. (…) Büyük kesimi fakirleşen halk dincilerin pençesine düştü. Bu halk yiyecek, giyecek gibi ufak yardımlarla onların safına çekildi…Açlıkla boğuşan halk bu cehaletin pençesine kolaylıkla düştü. Çok fakirleşen Türk halkına da aynı şeyler yapılıyor. (…) Sakın, Türk ordusu olduğu sürece şeriat gelmez demeyin, o gün geldiğinde tüm orduların eli kolu bağlanabilir. (…) Ordunun ancak binde birlik bir bölümü rejim muhafızıdır. Yani harp okullarında eğitim görmüş subaylar ancak bu kadardır. Geri kalan erler, emirlere göre hareket eden vücudun parçaları gibidir. Beyin olan ise az sayıdaki subaylardır. İran devriminde kargaşa ve kaos ortamında kışlaları basan yobazlar, ellerindeki Kur’an ile erleri geçerek direnen subay ve komutanları öldürdüler. Burada kilit nokta, ellerindeki Kur’an ile harekete geçen İslamcılara karşı erlerin silah kullanmakta zorlanacakları gerçeğidir…”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İran’da İslamcıların iktidara çıkarken izledikleri politikaya ve iktidar sonrası şeriat uygulamalarına tanıklık eden İran’lı bir solcunun ‘tarih dersi’ niteliğindeki bu mektubunu ciddiye almak lazım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir ideolojinin maddi bir güç haline gelmesi, kitleselleşmesi ve iktidar olması, o ideolojinin toplumsal çekiciliğine bağlıdır. Bir başka ifadeyle; şayet ideolojinizin çekiciliği yoksa, toplumsal bir devrimle siyasal iktidarı ele geçiremezsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1979 Şubat devrimi, yalnızca İslamcıların değil, İran’daki bütün sol ve demokratik güçlerin aktif olarak yer aldıkları bir devrimdi, fakat siyasal iktidar, zaten hazır, yaygın ve etkin bir ideolojinin, İslam ideolojisinin avantajını kullanan Mollalar’ın eline geçti..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İslam ideolojisinin ‘azizliğine’ uğrayan İran solu ve demokratları, daha ne olduğunu bile anlayamadan ‘İslamın kılıcı’ ile karşılaştılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İran solunun tarihsel hatası, devrim öncesinde, İslam ideolojisiyle siyaset yapan Mollalar’la ‘iyi geçinmek’ ve İslamcı hareketle ittifak yapmaktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve ne yazık ki, İran İslam devriminden otuz yıl sonra, bugün, şeriat tehlikesinin farkında olmayan Türkiye solunun bir kesiminde ve liberal demokrat cenahta benzer bir yaklaşıma tanıklık ediyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’de, şeriat tehlikesinin kalktığını düşünenlerin sayısı hiç de az değildir. Evet, AKP’den şeriat çıkmayabilir; emperyalist efendilerin ‘gözetiminde’ ılımlı İslam siyasetini iktidara, kamusal alanlara, topluma taşıyan AKP, şeriat tehlikesini zayıflatmış gibi gözüküyor, ama diğer yandan, devlet ve hükümet ‘mertebesinden’ başlayarak türbanlıların çoğaltılması, alkollü içki yasağı, kültür merkezlerinde özellikle de resim ve heykele uygulanan sansür benzeri ‘kabul ettirilebilir’ ölçeklerdeki ‘küçük şeriat pratikleri’ni gündelik hayatın bir parçası haline getiren AKP sayesinde toplum, İslam ideolojisine fazlasıyla yakınlaştırılmıştır ve bu durum, kendilerini ‘uygun koşullara’ hazırlayan radikal İslamcılar için müthiş bir olanak sayıldığından, şeriat tehlikesi kalkmıştır denilemez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İslam ideolojisi ile şeriat kavramını ayrıştıramayız. İslam, total bir ideolojidir. Yalnızca ‘tanrı ile kul’ arasındaki ilişkiyi, cennetle cehennem arasındaki trafiği düzenlemekle yetinemez; siyasal ilişkilerden ekonomik ilişkilere, kadın - erkek ilişkisinden insanların giyim tarzına, velhasıl insan ve toplum yaşamının genel ve özel bütün alanlarına müdahale eder. Şeriat, hayatın, asla değiştirilemez ve yorumlanamaz Kur’an ayetlerine göre düzenlenmesidir. İslam ideolojisine yaslanarak siyaset yapan şeriatçıların devlet iktidarını ele geçirdikten sonra yeni bir anayasa ve ceza yasası ile uğraşmalarına gerek yoktur; şeriatçılar için yasa, kutsal ayetlerdir. Devlet ve toplum, bu ayetlere göre yeniden örgütlenecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İslam ideolojisine saygıda kusur etmeyen demokratlar, şayet bu ‘saygıda’ içtenlikli iseler, kutsal ayetlerin emrettiği devlet ve toplum düzenine de saygılı olmak zorundalar!. Ve bu zorunluluk, pek çok şeyin yanında, demokrasinin de ortadan kaldırılmasını gerektiriyor. G. Şaylan’ın “İslamcı Akımlar Ne İstiyor” başlıklı çalışmasında, çok partili rejim mevzuuna ‘açıklık’ getiren bir İslamcı ‘teorisyen’in düşüncesine yer verilmiş:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“İnsan olarak Allah’ın koyduğu kurallara ters davranabiliriz, ama o zaman hem bu dünyada hem de öteki dünyada huzura, rahata kavuşamayız. Bu bakımdan İslami bir düzende bir sürü siyasi partinin ne anlamı ne de gereği vardır. Bir kere düzen adaletli olduğu için kavga yapmanın temeli kalmamıştır. İkincisi ve daha önemlisi, mevcut düzen ve siyasi kurumlar Allah’ın istekleri doğrultusunda biçim almışken buna muhalefet eden, değişmesini talep eden siyasi partilere nasıl müsaade edilebilir?. İslam düzeninde çok partiye gerek yoktur..”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İslam ideolojisine saygı duyan ve yer yer İslamcılarla ittifak yapan demokratlarla bazı solcuların insan hakları, düşünce ve örgütlenme özgürlüğü gibi ‘Batı icadı’ şeylerden vazgeçmeleri gerekebilir!. G: Şaylan’ın aynı çalışmasında bu meseleye de ‘açıklık’ getiren İslamcı ‘teorisyen’ şöyle diyor: “ Elbette bir İslam devletinde fikir yayma ve örgütlenme özgürlüğü tanınamaz. Biz İslamız diye ortaya çıkıp İslama uymayan, ters düşünceleri yayanlara da müsamaha edilemez”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İslamcılar sosyalist ideolojiye hiçbir zaman saygı duymadılar, ama takiye örtüsü kaldırıldığında ayan beyan ortaya çıkan büyük bir düşmanlık duydular ve bu anlaşılır bir şeydir. İslam ideolojisine göre, egemenlik Allah’ındır. Sosyalist ideolojiye göre ise, egemenlik hakkı emeğindir. ’Egemenlik ulusundur’ palavrasıyla örgütlenen burjuva demokrasisine, “egemenliği Allah’tan alıp ulusa verdiği” için tahammül edemeyen İslamcılar, egemenliği emek insanlarına vermeyi amaçlayan sosyalistlere hiç tahammül edemezler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sosyalist - devrimci güçlerin uğruna mücadele ettikleri bütün değerlere düşman olan ve bu değerlerin savunucuları ile birlikte yok edilmesinde hiçbir sakınca görmeyen İslamcılar, bu hususta ne kadar kararlı olduklarını, yakın geçmişte binlerce Kürt devrimcisini, sosyalist ve aydını katlederek gösterdiler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hiç kuşkusuz, inananların tanrıyla kurdukları ibadet ilişkisine saygı duyulur, fakat dünyanın bugününde insan vicdanında kalması gereken dini inancı siyasal amaçlarla değerlendirenlere, orta çağın devlet ve toplum düzenini çağımıza taşımak isteyen İslamcıların düşüncesine saygı duymak solun işi değildir!..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İran deneyi açıktır; İslamcıları motive eden şeriat düşüncesiyle örgütlenecek olan bir devlet , klasik faşist devletlerden daha az tehlikeli olmayacaktır.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#666666;"&gt;Sadık Varer&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2427753506153774536-6965106721408392194?l=enternasyonalle.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2427753506153774536/posts/default/6965106721408392194'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2427753506153774536/posts/default/6965106721408392194'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://enternasyonalle.blogspot.com/2009_02_01_archive.html#6965106721408392194' title='İslamcılar ve Sol'/><author><name>Sadık Varer</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_Nt4X7oEObnA/SaVO8cS_YoI/AAAAAAAAAkE/sXefzp6pWdw/s72-c/%C3%A720.JPG' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2427753506153774536.post-4420777202401497111</id><published>2009-02-14T23:52:00.000-08:00</published><updated>2009-03-25T06:34:55.004-07:00</updated><title type='text'>Emek Siyasetindeki Makyavel</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;.&lt;/span&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_Nt4X7oEObnA/SZfKDyOuCUI/AAAAAAAAAj8/c0kPvbFQ7yg/s1600-h/che.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5302929252623976770" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 433px; CURSOR: hand; HEIGHT: 299px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_Nt4X7oEObnA/SZfKDyOuCUI/AAAAAAAAAj8/c0kPvbFQ7yg/s400/che.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;&lt;span style="color:#666666;"&gt;bizim che ; örnek bir siyasetçi... &lt;/span&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;..............................................................&lt;/span&gt;&lt;span style="color:#333333;"&gt; ( resim: sadık varer )&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="color:#333333;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Verili maddi koşullarca şekillenen ideolojilerden hareketle ‘hayatı kontrol etmek’ ve ‘hayatı değiştirmek’ isteyenler, belirli araçları kullanarak aynı hayata müdahale ederler. Bu müdahaleye siyaset, müdahale eylemine girenlere de siyasetçi diyebiliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kapitalist toplumlarda siyaset, savaş ve barış, insan hakları, gelir dağılımındaki adaletsizlik, sömürü, çevre ya da kadın sorunu gibi insanlığı ilgilendiren pek çok sorunla ilişkilenerek çeşitlenmiş yapısına rağmen, belirleyici iki ana başlık altında yürüyor; popüler kültürde sağ ve sol siyaset şeklinde de okunan burjuva siyaseti ve emek siyaseti..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burjuva siyaseti, kapitalizmin kendini yeniden üretebilmesi ve sistemin bekasıyla ilgilidir. Burjuva siyasetçinin işi de böylece düzenlenmiştir; burjuva siyasetçi, kapitalist sömürüyü disipline eden devlet iktidarının korunması, kapitalizmi ve onun iktidar araçlarını hedefleyen ‘tehditlerin’ bertaraf edilmesi, sömürü ve iktidar olanaklarından nasiplenmek isteyen kimi burjuva kesimlerinin ‘terbiye edilmesi’ gibi çetrefil işleri yerine getirmek üzere vazifelendirilmiş düzen insanıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve ‘doğal’ olarak, bunca çetrefil işlerin üstesinden gelmesi gereken burjuva siyasetçinin tarz-ı siyasetinde, insani değerlere, hümanizma, ahlak, vicdan gibi ‘lüzumsuz’ şeylere yer yoktur!.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Machiavelli’nin “Prens”ini ve Stefan Zweig’in, “Fouche - Bir Politikacının Portresi”ni okuyanlar için bildik bir şeydir; Makyavel ve Fouche tarzı siyaset bahsinde başarılı olanlar, burjuva siyasetinde ‘en makbul siyasetçi’ tipi sayılırlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fransız Devrimi ile hayatımıza giren burjuva demokrasisinin siyasetçi profilini veren Joseph Fouche, Makyavel’in ‘çağdaş’ versiyonu ve Makyavelist siyaset felsefesinin tamamlayıcı figürüdür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Makyavel denildiğinde akla ilk gelen şey, “Amaca ulaşmak için her yol mübahtır” sözüdür. Burjuva siyasetinin amentüsü sayılan Makyavelist siyaset felsefesinde, amaç her şeydir; amaca ulaşmak için bütün insani değerler çiğnenebilir; asla güvenilmemesi gereken insan, yalnızca bir araçtır ve bütün araçlar gibi insan da amaç uğruna hoyratça kullanılabilir ve dahi rahatlıkla silinebilir!..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunları biliyoruz, diyenler olabilir; evet, ama sermaye dünyasının siyasetçi tipi Makyavel’in emek dünyasındaki varlığını ‘fark etmemiz’ için bilinenleri yeniden ve yeniden hatırlamak da gerekebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kuşku yok ki, teorik olarak, emeğin ve insanlığın özgür geleceğini dert edinen bir komünistin tarz-ı siyasetini Makyavelist siyaset felsefesiyle ilişkilendirmek saçma bir şeydir, fakat buna rağmen, objektif olmayı başarabilenlerin rahatlıkla algılayabilecekleri bir gerçeği, bizim dünyanın siyasetçileri içinde, hiç de hafife alınmayacak etkinlikteki Makyavellerin varlığını teslim etmemiz lazım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vahim bir durumdur ve gerçektir; sermaye dünyasının siyasetçi tipi Makyavel, son derece tehlikeli bir virüs gibi emek dünyasının siyasetçi tipine bulaşmıştır!..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Emek dünyasının siyasetçisi için amaç, insandır; bu yüzden, insanlığı ilgilendiren her sorunu kendi sorunu sayar ve özgürlük, eşitlik, dayanışma gibi, siyaset tarzını da biçimlendiren insani değerlerin pratik karşılıklarını kurmak amacıyla müdahale hakkını kullanır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elbette, kişisel bir maddi kazanç veya iktidar beklentisi olmaksızın, işkenceyi, tutsaklığı ve ölümü göze alarak, özgürlük, eşitlik, dayanışma gibi insanlığa en çok yakışan değerlerle siyaset yapan birinin, mücadele ettiği kapitalist haydutların siyasetçi tipi olarak Makyavel’i tanıması, Makyavelist siyaset felsefesini çok iyi bilmesi gerekiyor, ama hepsi bu kadar; komünist siyasetçinin kendi dünyasında ve de ‘kendinde’ Makyavel’e hayat hakkı tanıması, olabilecek en ciddi hatalardan biridir..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşadığımız tarihsel tecrübelerle sabittir; şayet, siyaset alanımız emek dünyasındaki Makyavellerin etkinliği kırılamazsa, güvene dayalı bir ilişkiyi kurmak ve çoğaltmak, çok fazla gereksindiğimiz birliği gerçekleştirmek, eşitlikçi ve özgürlükçü bir toplum kurmak, bir biçimde kurulsa bile o toplumu yaşatmak imkansızdır!..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#666666;"&gt;Sadık Varer&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2427753506153774536-4420777202401497111?l=enternasyonalle.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2427753506153774536/posts/default/4420777202401497111'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2427753506153774536/posts/default/4420777202401497111'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://enternasyonalle.blogspot.com/2009_02_01_archive.html#4420777202401497111' title='Emek Siyasetindeki Makyavel'/><author><name>Sadık Varer</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_Nt4X7oEObnA/SZfKDyOuCUI/AAAAAAAAAj8/c0kPvbFQ7yg/s72-c/che.JPG' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2427753506153774536.post-5954392735342342591</id><published>2009-02-08T23:54:00.000-08:00</published><updated>2009-02-09T00:06:11.008-08:00</updated><title type='text'>Tarihsel Bir Ayıp; Sol İçi Şiddet</title><content type='html'>&lt;span style="color:#000000;"&gt;.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_Nt4X7oEObnA/SY_hetfso_I/AAAAAAAAAj0/Sr3-nL_EuN4/s1600-h/01.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5300703204163232754" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 355px; CURSOR: hand; HEIGHT: 424px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_Nt4X7oEObnA/SY_hetfso_I/AAAAAAAAAj0/Sr3-nL_EuN4/s400/01.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; &lt;span style="font-size:78%;color:#666666;"&gt;resim:sadık varer&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Mesele ile ilgili bir yazıyı okurken, sosyalist dünyanın tarihsel ayıplarından biri saydığım, iç ilişkilerde ‘silahlı tasfiye’ geleneği üzerine yazmaya karar vermiştim. Derken, aklıma, bir dönem yayın kurulunda yer aldığım Devrim dergisinde yayınlanmış bir makale geldi. Makaleyi buldum. On yedi yıl önce, şimdi yazmayı düşündüklerimi yazmışız. Yazmışız, diyorum, çünkü makalenin altında iki kişinin imzası var; Yıldız Tan ve Yalçın Atabey. Ben, Devrim ve Emek Cephesi dergilerinde, siyasal hayata birlikte başladığımız ve talihsiz bir trafik kazasında yitirdiğimiz Yalçın Atabey mahlasıyla yazıyordum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O makaleyi, kısaltarak yeniden yayınlıyorum:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“ ( ….. ) Uluslararası komünist hareketince yaratılan geleneğin olumsuz yanlarından biri, örgütsel iç süreçlerde ve örgütler arasındaki ilişkilerde açığa çıkan sorunların çözümünde ‘kılıç’ kullanmayı ‘meşru’ gören düşüncedir. Türkiye sosyalist hareketi bu düşünceyi de içeren bir mirası devraldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Devralınan mirasın öyküsü oldukça uzun. Özetlemek gerekiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;‘Öykümüz’ iki bölümden oluşuyor. 1920’li yılların öncesindeki süreç boyunca yazılan birinci bölümün teorisi yoktur. Bu sürecin baskın karakteri, şiddet unsurunu dışlayan ‘tasfiye eylemleri’dir. Komünist partilerdeki iç çelişkilerin çözüm yöntemi olarak tasfiyelere başvuruluyor, fakat tasfiyelerde ‘kılıç’ değil, komünistlerin başlıca iç ideolojik mücadele aracı sayılması gereken ‘kalem’ kullanılıyordu. 20’li yılların öncesinde Sosyalist Devrimciler’in beyaz teröründen yansıyan ve Lenin dahil diğer Bolşevik önderleri hedefleyen silahlı saldırılar ve bunun gibi birkaç örnek sayılmazsa, genel olarak sol içinde silahlı tasfiye örneklerine rastlanmaz. Bu durum, örgütsel iç süreçlerde de geçerlidir. Bu konuda, Bolşeviklerin örnek bir tutum sergilediklerini söyleyebiliriz. Mutlak bir gizlilik gerektiren ayaklanma kararını, ayaklanmadan önce kamuoyuna açıklayan Zinovyev ve Kamanev’e karşı bile şiddete başvurma gereği duymayan Bolşevik Parti’nin tutumu, bugünün komünistlerine çok şey anlatmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;20’li yıllardan sonra yazılan öykümüzün ikinci bölümü ise, 10. Kongre’de üretilen ve pek çok şeyin yanında sosyalizm içi farklı düşüncelerden kaynaklanan fraksiyonları, doğal olarak farklı düşüncelerin kendilerini özgürce ifade edebilmelerini yasaklayan konjonktürel politikaların bir süre sonra ‘teori’ katına yükseltilmesiyle yaratılan ‘uygun iklimde’ yazıldı ve bu bölümde gerçekleştirilen tasfiyeler, ağırlıkla şiddet unsurunu içermeye başladı. Eski Bolşevik geleneğe yabancılaşanlarca ‘çelişkisiz birlik’ isteğiyle gerçekleştirilen 30’lu yılların ‘ünlü’ tasfiyelerinde, Merkez Komite üyeleri de dahil binlerce komünist, “komplocu - ajan” ve benzeri suçlamalarla, bugün bile tartışılan ilginç ‘yargılamalardan’ geçirilip kurşuna dizildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tam bir ‘irade birliği’ isteğiyle şekillenen resmi düşünceye ters düşen bir düşüncenin insanı olan Troçki, kalemle susturulamayınca kılıçla susturuldu!..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uluslararası komünist hareketine yön verebilme yeteneğindeki Komintern merkezinde konumlanan ‘tekil irade’den çıkan emirlere uygun olarak, uluslararası komünist hareketin ‘muhalif’ addedilen çok sayıdaki kadrosu öldürüldü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sovyetler Birliği’nden başlayarak, Komintern aracılığıy
